Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Atışma Online Üyeler
(0 oy)

Evin İçindeki Uzaklık

Her şey lisede, o yağmurlu öğleden sonra başladı.


Arkadaşımın babaannesinin ölüm haberiyle sıraya yığılıp hıçkırışını izledim. Ölümün soğuk nefesini ilk kez bir akranımın gözlerinde gördüm ve o gün anladım: Dünya, güvenli bir yer değildi.


Aynı sofradaydık ama benim içim çoktan dağılmıştı. Bir gün her şeyin yalnızca birer anı olarak kalacağını bilmenin ağırlığı çökmüştü üzerimize.


Büyümek; sevdiklerinin yüzüne bakarken, bir gün o yüzü toprağın altında arayacağını erken öğrenmekmiş.


Korktum.


Üniversiteyi bahane edip başka bir şehre kaçtım. Sırf o evden ve kaybetme korkusundan uzaklaşmak için attım kendimi yollara. Şehrin öbür ucunda, yabancı yurt odalarında ve yalnız duvarlar arasında yüzümü ekranların o mavi ve çiğ ışığına gömdüm.


Bir gün boş kalacak kollarımı, şimdiden boş bıraktım.


Annemin telefonunu açmadım.


Sesini duymaya dayanamadığımdan değil,

bir gün o sesin kesileceğini bildiğimden.


Babam bir şey anlatırken

gözlerimi başka yere çevirdim.


Çünkü yüzündeki çizgilerde

gelecekteki bir vedanın provasını görüyordum.


Kardeşlerimin yanından erken kalktım,

sofrada eksilen lokmaları saymadan,

kimsenin fark etmediği suskunluklar bırakarak.


Kendime bir yalan öğrettim:


İnsan biraz uzak durursa

kaybedeceği şey de biraz azalır.


Oysa ölümün böyle bir hesabı yokmuş.

Mesafe, kaderin gözünde

bir milimetre bile etmiyormuş.


Ben sevdiklerimi kaybetmemek için onlardan eksildim.


Önce sesim çekildi evden,

sonra ayak izlerim.


Bir bayram sabahı sandalyem boş kaldı,

bir akşam yemeğinde adım anıldı

ve konuşma hemen başka bir yere döndü.


Kimse kapımı kırmadı.

Kimse beni zorla geri çağırmadı.


İnsan bazen en çok

kendisine hâlâ açık duran kapıdan utanıyor.


Ve yalnızlık...


Ah, yalnızlık!


Dört duvar arasında oturan bir şey değilmiş yalnızlık.


İnsanın başına bir şey geldiğinde

telefon rehberinde annesinin adını bulup

aramaya cesaret edememesiymiş.


Güzel bir şey gördüğünde

bunu kime anlatacağını bilememekmiş.


Kötü bir haber aldığında

çocukluğundaki gibi eve koşmak isteyip

artık eve koşmanın ne demek olduğunu unutmakmış.


Ben bütün bunları

henüz başıma gelmeden öğrenmeye çalışıyordum.


Sanki acıyı önceden tanırsam

beni hazırlıksız yakalayamayacaktı.


Sanki bir insanın yokluğuna

o daha hayattayken alışmak mümkündü.


Oysa insan,

sevdiğinin yokluğuna alışmak için

onun varlığından vazgeçtiğinde

kendine nasıl bir hayat bıraktığını

hesaplayamıyormuş.


Bir gece,

hiçbir şey olmamışken ağladım.


Mutfakta buzdolabının uğultusu vardı.

Dışarıda bir araba geçti.


Saat, duvardaki çivisine asılmış

ölü bir kuş gibi aynı yerde duruyordu.


Telefonumu elime aldım.


Annemin numarası hâlâ oradaydı.

Babamın adı da.

Erkek kardeşimin, kız kardeşimin isimleri de.


İsimler duruyordu.


Ben duramıyordum.


İlk kez anladım:


İnsan bazen ailesinden uzaklaşınca özgürleşmiyor,

yalnızca kendi sesinin yankısına mahkûm oluyor.


Ertesi gün geri döndüm.


Kapıyı çaldım mı, hatırlamıyorum.

Belki de çocukluğumun bir parçası

benden önce içeri girmişti.


Annem yüzüme baktı.


O bakışta bir sorgu yoktu.

Geç kalmışlığımın hesabını soran

tek bir çizgi bile yoktu yüzünde.


İnsan annesinin gözlerinde

kendisi için hâlâ yer olduğunu görünce

bunca zaman nerelerde çürüdüğünü

bir anda hatırlıyor.


Sarılmıştık.


Bazı sarılmalar vardır,

insanın sırtındaki bütün yıllar

birkaç saniyeliğine yere düşer.


Babamın yanında oturdum.


Bu kez anlattıklarını dinledim.

Erkek kardeşimle şakalaştım.

Kız kardeşimin anlattıklarına güldüm.


Sofrada daha uzun kaldım.


Annem bir şey uzattığında elini tuttum.

Babam konuşurken yüzüne baktım.

Kardeşlerim gülerken

o seslerin içinde biraz daha durdum.


Sıradan bir akşamdı.


Kimse bunun sonradan

ömrümün en değerli akşamlarından biri olacağını bilmiyordu.


Ben de bilmiyordum.


Bir gün bitecek diye

güzel şeyleri erkenden terk etmenin

ne korkunç bir israf olduğunu öğrendim.


Ben yeniden yaklaştım.


Aramaya başladım.

Telefonlarımı açtım.

Sofradan hemen kalkmamayı öğrendim.


Sanki kaybetme korkumun karşısına

küçük küçük alışkanlıklar koyarsam

hayatla aramdaki anlaşmayı düzeltebilirdim.


Artık daha az kaçıyordum.


Ama insan,

bir yanlıştan dönünce

hayatın kendisine borçlu kaldığını sanmamalıymış.


Hayatın böyle bir borcu yokmuş.


Bir sabah uyandım.


Dışarıda sıradan bir gündü.

İnsanlar işe gidiyor,

arabalar yollardan geçiyor,

telefonlar çalıyordu.


Ben de kendi hayatımın içindeydim.


Sonra telefonum çaldı.


Ekranda tanımadığım bir numara vardı.


Açtım.


Karşımdaki ses önce adımı sordu.

Sonra nerede olduğumu.


Ardından bir şeyler söyledi.


Bir trafik kazası.


Annem.


Babam.


Erkek kardeşim.


Kız kardeşim.


Dördü de aynı arabadaymış.


Dördü de aynı yoldan geçiyormuş.


Belki annem bir şey anlatıyordu.

Belki babam gözünü yoldan ayırmadan dinliyordu.

Belki erkek kardeşim arka koltukta

kız kardeşime takılıyordu.


Belki kız kardeşim gülüyordu.


Belki annem dönüp

biraz sessiz olmalarını söylüyordu.


Belki babam gülümsüyordu.


Belki de hiçbir şey olmuyordu.


Belki yalnızca eve gidiyorlardı.


Ben o sırada nerede olduğumu hatırlıyorum.

Üzerimde ne olduğunu,

telefonu hangi elimle tuttuğumu bile.


Ama karşımdaki insanın

tam olarak ne söylediğini hatırlamıyorum.


Zihnim bazı kelimeleri içeri almadı.


Yalnızca dört isim kaldı.


Dört yüz.


Dört ses.


Ve hepsinin sustuğunu söyleyen

tek bir gerçek.


İnanmadım.


İnsan bazen gerçeği reddetmiyor aslında;

gerçeğin içine sığabileceği bir beden

bulamıyor.


Telefon elimdeydi.

Parmaklarım sıcaktı.


Dışarıda insanlar yürüyordu.

Birileri gülüyor,

birileri eve yetişmeye çalışıyordu.


Bir adam kaldırımda telefonuyla konuşuyordu.

Bir kadın poşetlerini düzeltiyordu.

Bir çocuk annesinin elini çekiştiriyordu.


Dünya dönüyordu.


Benim dünyam durmuştu.


En çok buna şaşırdım.


Nasıl olurdu?


Annemin artık hiçbir kapıyı açamayacağını,

babamın hiçbir akşam eve dönemeyeceğini,

erkek kardeşimin bir daha bana seslenmeyeceğini,

kız kardeşimin kahkahasının

bir daha hiçbir odayı doldurmayacağını

bütün dünya nasıl olur da bilmezdi?


Nasıl olurdu da birileri

akşam ne yiyeceğini düşünürken

ben artık hiçbir akşamın eskisi gibi olmayacağını öğrenirdim?


Bana kazayı anlattılar.


Ama ben hiçbir şey duymadım.


Aklım bir yerlerde

hâlâ eve dönmenin mümkün olduğu

eski bir yolu arıyordu.


Annemin telefonunu açmadığım günleri düşündüm.


Babam konuşurken çevirdiğim gözlerimi.


Erkek kardeşimin yanından erken kalktığım sofraları.


Kız kardeşimin anlattıklarını yarıda kestiğim akşamları.


Bir gün kaybederim diye

yanlarında eksilttiğim kendimi.


Sonra anladım.


Ben yıllarca ölümden kaçmıştım.


Ölümse benim kaçtığım yerleri bilmiyordu bile.


Ben kendimi evden çekmiştim.

Onlar da bir gün evden çıkmışlardı.


Fakat onlar dönmemişti.


Benim korktuğum şey gerçekleşmişti.


Üstelik korktuğum gibi yavaş yavaş değil,

birbirine benzeyen günlerin arasından

tek bir sabahın içinden geçerek.


Bir insanın hayatı bazen

bir telefonun çalmasıyla ikiye ayrılıyormuş.


Bir tarafında dün varsın.


Öbür tarafında bir daha asla.


Telefon kapandı.


Ama o ses,

kafamın içinde kapanmadı.


Bir daha arayamayacağım dört insan vardı artık.


Dört numara değil yalnızca.


Dört ayrı çocukluğum,

dört ayrı alışkanlığım,

dört ayrı eve dönüş yolum.


Ve ben,

hepsine yeniden kavuşmayı

tam öğrenmişken

hepsini birden kaybetmiştim.


Sonra bir sandalye boşaldı.


Hayır, dört sandalye.


Bunu düşünmek bile istemedim.


Ardından dört ayrı ses,

evin içinde dolaşmayı bıraktı.


Bir kapı artık aynı saatte açılmadı.

Bir tabak sofraya konmadı.


Birinin sevdiği yemek pişti

ama kimse o yemeği eskisi gibi yiyemedi.


Annemin mutfakta bıraktığı telaş yoktu.

Babamın akşamları eve taşıdığı sesi yoktu.

Erkek kardeşimin şakaları yoktu.

Kız kardeşimin kahkahası yoktu.


Ve ben...


Ben o günlerde anladım

ölümün yalnızca öleni almadığını.


Geride kalanın içinden de

bir oda söküp götürüyormuş.


Bazen çocukluğunu,

bazen geleceğe duyduğu güveni,

bazen de sabahları yataktan kalkmasını sağlayan

o küçücük, aptalca umudu.


Evin duvarları yerindeydi.

Perdeler aynıydı.

Koridordaki ışık yine yanıyordu.


Ama ev dediğin şey

duvarlardan ibaret değilmiş.


Bir insanın yokluğu,

bütün eşyaların yerini değiştiriyormuş.


Dört insanın yokluğuysa

insanın kendisine ait bildiği her şeyi.


Masanın başına oturdum.


Karşımda boş sandalyeler vardı.


İçimde bir yer,

hâlâ birazdan kapı açılacakmış gibi bekliyordu.


Aklım gerçeği biliyordu,

kalbimse haberi almamıştı.


İnsan en çok da burada yıkılıyor:


Ölünün dönmeyeceğini bilirken

ona anlatacağı şeyleri biriktirmeye devam ediyor.


Sana bir şey söyleyecektim,

diyordum içimden.


Bugün başıma şu geldi.


Bugün seni düşündüm.


Bugün keşke yanımda olsaydın.


Anne, sana anlatacaklarım vardı.


Baba, sana soracağım şeyler vardı.


Kardeşim, sana söyleyeceğim bir sürü şey vardı.


Küçük kardeşim,

birlikte güleceğimiz daha çok şey vardı.


Cümlelerim vardı.


Muhatapları yoktu.


Ve zamanında uzak durduğum bütün o anlar

birer birer çıkıp karşıma oturdu.


Açmadığım telefonlar.


Yarım bıraktığım konuşmalar.


Erken kalktığım sofralar.


Söylemediğim sevgiler.


Keşke,

insanın içinde hiç kapanmayan

bir mahkeme salonuymuş.


Savcı da sensin,

sanık da.


Hâkim de sensin,

ömrünün sonuna kadar taşıyacağın ceza da.


Kendime sordum:


Neden uzaklaştın?


Kaybetmekten korktum.


Peki, uzaklaşınca kurtuldun mu?


Hayır.


Yalnızca bazı güzel günleri

kendi ellerimle yaşayamadım.


Şimdi de yaşanmamışlıkların yasını tutuyorum,

ölümlerin yanına bir de onları koyarak.


Çünkü ben onları kaybetmeden önce de

bazı anları kaybetmiştim.


Onlar hayattayken

yanlarında olmadığım zamanları.


Aramadığım günleri.


Dinlemediğim cümleleri.


Bir daha tekrarlanmayacağını bilmeden

sıradan saydığım akşamları.


Şimdi bütün bunlar

ölümün yanında ikinci bir kayıp gibi duruyor.


Ve hiçbir cenaze

insanın yaşayamadığı anları

toprağa gömmesine yetmiyor.


İşte bu yüzden yıkıldım.


Sadece gidenler yüzünden değil;

onlar buradayken bile

yokmuşum gibi yaşadığım için.


İnsan sevdiğini kaybedince ağlar.


Kendini affedemediğinde

gözyaşları bile bir yere kadar işe yarar.


Bir yerden sonra

insan sessizce oturur.


Kendi kalbinin enkazında

sağ kalan bir eşya arar gibi

küçük bir anı arar.


Bir kahkaha.


Bir elin sıcaklığı.


Bir akşamüstü.


Annemin bana seslenişi.


Babamın bir şey anlatırken duraksaması.


Erkek kardeşimin gülüşü.


Kız kardeşimin yüzündeki o ifade.


Ve bulduğunda,

o küçücük şeyin başında

bütün bir ömür kadar kalır.


Çünkü artık o anının devamı yoktur.


Birazdan annem başka bir şey söylemeyecek.


Babam sözünü tamamlamayacak.


Kardeşlerim gülmeye devam etmeyecek.


Anı, tam kaldığı yerde bitecek.


İnsan bazen bir hatırayı

yaşandığı için değil,

artık devam edemediği için seviyor.


Şimdi ailemin fotoğraflarına bakıyorum.


Herkes bir anın içinde donmuş.


Kimsenin saçına ak düşmemiş o karede.

Kimsenin yüzü yaşlanmamış.


Annem hâlâ aynı yaşta.

Babamın yüzünde aynı ifade.


Erkek kardeşim gülüyor.

Kız kardeşim bir şey söyleyecekmiş gibi bakıyor.


Kimse henüz son kez sarılmamış.


Kimse o günün son günleri olduğunu bilmiyor.


Fotoğraflar ne acımasız şeyler.


İnsan orada herkesi bir arada görüyor da

bir daha asla o şekilde bir arada olamayacağını

fotoğrafın dışına çıktığında anlıyor.


Bazen düşünüyorum:


Keşke korkumu sevgimin önüne koymasaydım.


Keşke gitmek yerine kalsaydım.


Keşke bir gün değil,

her gün biraz daha yakın olsaydım.


Keşke annemin telefonunu açsaydım.


Keşke babamın anlattığı o sıradan hikâyeleri

sonunu bilmeden dinleseydim.


Keşke kardeşlerimle biraz daha otursaydım.


Keşke hiçbir şey söylemeden yanlarında bulunmanın

bile bir gün özleneceğini bilseydim.


Ama geçmiş,

kapısı içeriden kilitli bir ev.


Anahtarını ne kadar çevirsen de

içeriden gelen sesler artık sana ait değil.


Bir gün eve dönebilirsin.


Ama geçmişteki eve değil.


Çünkü evin kapısı hâlâ orada olsa bile

seni karşılayacak insanlar yoksa

dönüş dediğin şey yalnızca bir yere varmaktır.


Yine de bugün,

hayatımda hâlâ yanımda olanlara

biraz daha dikkatli bakıyorum.


Bir telefon geldiğinde açıyorum.


Bir sofraya çağrıldığımda oturuyorum.


Birisi bir şey anlatırken

dünyayı susturup onu dinliyorum.


Çünkü artık biliyorum:


Sevdiğin insanlarla arana mesafe koymak

onları kaybettiğinde daha az acıtmaz.


Yalnızca elinde daha az hatıra bırakır.


Ve ben,

hatıralarımın bile yetmediği bir yerdeyim şimdi.


Bir zamanlar kaybetmekten korktuğum insanları

şimdi kaybetmiş olmanın içindeyim.


Onlara yaklaşmayı öğrendiğimde

zaman benden çoktan bazı yüzleri almıştı.


Bu, insanın içine çöken

en ağır gecikme.


Ne kadar ağlasan da

geçmiş kapıyı açmıyor.


Ne kadar pişman olsan da ölüm,

senin cümlenin bitmesini beklemiyor.


Yalnızca evin içinde yürüyorsun.


Bir odadan ötekine.


Bir hatıradan ötekine.


Bazen durup dinliyorsun.


Belki bir ses duyarsın diye.


Belki bir sandalye gıcırdar.


Belki mutfaktan biri seslenir.


Belki annenin ayak sesleridir.


Belki baban kapıdadır.


Belki kardeşlerin senden önce eve gelmiştir.


Bir anlığına

bütün bunların mümkün olduğuna inanmak istiyorsun.


Sonra sessizlik.


Ve ev susuyor.


İşte o zaman anlıyorsun:


Bir aileyi kaybetmek,

bir daha eve dönememek değildir yalnızca;


eve döndüğünde

artık kim olduğunu hatırlayan seslerin

birer birer susmuş olmasıdır.


Ben hâlâ o sofranın çocuğuyum.


Büyümüş ellerimle boş tabakları topluyorum.


İçimde, kimsenin görmediği bir kapı var;

her gece biraz aralıyorum.


Ardında eski bir akşam.


Birbirine karışmış sesler.


Annemin telaşı.


Babamın yüzü.


Erkek kardeşimin kahkahası.


Kız kardeşimin sesi.


Ve ben,

henüz hiçbir şey eksilmemişken

her şeyin eksilmesinden korktuğum için

kendimden eksilttiğim bütün yıllar.


Keşke o günleri yeniden yaşayabilsem, diyorum.


Bu kez korkmadan.


Bu kez telefonları açarak.


Bu kez sofradan kalkmayarak.


Bu kez babamı dinleyerek.


Bu kez kardeşlerimle biraz daha gülerek.


Bu kez anneme sarılmak için

bir felaketi beklemeyerek.


Ama dileklerimin karşısında

yalnızca karanlık duruyor.


O karanlığın içinde

bana kalan son şeyle yaşıyorum:


Sevginin,

kaybedildikten sonra da bitmediğini biliyorum.


Fakat bazı sevgiler

insanın içinde yaşamaya devam ederken

insanı da içeriden yıkıyor.


Çünkü sevgi bazen

birine ulaşamamak demek.


Bir sesin sahibine bir daha seslenememek.


Bir sofrayı hatırlayıp

o sofrada bir daha oturamamak.


Ve ben her gece,

o yıkıntının ortasında,

bir zamanlar ev dediğim yere bakıp

aynı cümleyi fısıldıyorum:


Sizi kaybetmekten o kadar korktum ki

yanınızdayken bile gidiyordum.


Şimdi gerçekten yoksunuz.


Annem, yoksun.


Babam, yoksun.


Kardeşlerim, yoksunuz.


Ve ben,

bunca yıl kaçtığım o kaybın içinde

hâlâ size doğru yürümeye çalışıyorum.


Biliyorum,

bu yolun sonunda açılacak bir kapı yok.


Yine de bazen

eski bir akşamın eşiğinde duruyorum.


Bir ses duyacakmışım gibi.


Bir sandalye çekilecekmiş gibi.


Annem birazdan sofraya çağıracakmış gibi.


Babam anlatmaya kaldığı yerden devam edecekmiş gibi.


Kardeşlerim gülecekmiş gibi.


Ve ben bu kez

hiçbir yere gitmeyecekmişim gibi.


Ama ev susuyor.


Fotoğraflar susuyor.


Telefon rehberindeki isimler susuyor.


Benim içimdeyse

o eski ev hâlâ yaşıyor.


Her gece kapısını açıyorum.


İçeri giriyorum.


Sofraya oturuyorum.


Sizi dinliyorum.


Bu kez korkmuyorum.


Bu kez kaçmıyorum.


Bu kez kalıyorum.


Yalnızca bir şeyi değiştiremiyorum:


Siz artık yoksunuz.


Ve ben,

ilk kez kalmak istiyorum.

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Evin İçindeki Uzaklık

Karanlıkta Saklı Işık Karanlıkta Saklı Işık