Evin İçindeki Uzaklık
Her şey lisede, o yağmurlu öğleden sonra başladı.
Arkadaşımın babaannesinin ölüm haberiyle sıraya yığılıp hıçkırışını izledim. Ölümün soğuk nefesini ilk kez bir akranımın gözlerinde gördüm ve o gün anladım: Dünya, güvenli bir yer değildi.
Aynı sofradaydık ama benim içim çoktan dağılmıştı. Bir gün her şeyin yalnızca birer anı olarak kalacağını bilmenin ağırlığı çökmüştü üzerimize.
Büyümek; sevdiklerinin yüzüne bakarken, bir gün o yüzü toprağın altında arayacağını erken öğrenmekmiş.
Korktum.
Üniversiteyi bahane edip başka bir şehre kaçtım. Sırf o evden ve kaybetme korkusundan uzaklaşmak için attım kendimi yollara. Şehrin öbür ucunda, yabancı yurt odalarında ve yalnız duvarlar arasında yüzümü ekranların o mavi ve çiğ ışığına gömdüm.
Bir gün boş kalacak kollarımı, şimdiden boş bıraktım.
Annemin telefonunu açmadım.
Sesini duymaya dayanamadığımdan değil,
bir gün o sesin kesileceğini bildiğimden.
Babam bir şey anlatırken
gözlerimi başka yere çevirdim.
Çünkü yüzündeki çizgilerde
gelecekteki bir vedanın provasını görüyordum.
Kardeşlerimin yanından erken kalktım,
sofrada eksilen lokmaları saymadan,
kimsenin fark etmediği suskunluklar bırakarak.
Kendime bir yalan öğrettim:
İnsan biraz uzak durursa
kaybedeceği şey de biraz azalır.
Oysa ölümün böyle bir hesabı yokmuş.
Mesafe, kaderin gözünde
bir milimetre bile etmiyormuş.
Ben sevdiklerimi kaybetmemek için onlardan eksildim.
Önce sesim çekildi evden,
sonra ayak izlerim.
Bir bayram sabahı sandalyem boş kaldı,
bir akşam yemeğinde adım anıldı
ve konuşma hemen başka bir yere döndü.
Kimse kapımı kırmadı.
Kimse beni zorla geri çağırmadı.
İnsan bazen en çok
kendisine hâlâ açık duran kapıdan utanıyor.
Ve yalnızlık...
Ah, yalnızlık!
Dört duvar arasında oturan bir şey değilmiş yalnızlık.
İnsanın başına bir şey geldiğinde
telefon rehberinde annesinin adını bulup
aramaya cesaret edememesiymiş.
Güzel bir şey gördüğünde
bunu kime anlatacağını bilememekmiş.
Kötü bir haber aldığında
çocukluğundaki gibi eve koşmak isteyip
artık eve koşmanın ne demek olduğunu unutmakmış.
Ben bütün bunları
henüz başıma gelmeden öğrenmeye çalışıyordum.
Sanki acıyı önceden tanırsam
beni hazırlıksız yakalayamayacaktı.
Sanki bir insanın yokluğuna
o daha hayattayken alışmak mümkündü.
Oysa insan,
sevdiğinin yokluğuna alışmak için
onun varlığından vazgeçtiğinde
kendine nasıl bir hayat bıraktığını
hesaplayamıyormuş.
Bir gece,
hiçbir şey olmamışken ağladım.
Mutfakta buzdolabının uğultusu vardı.
Dışarıda bir araba geçti.
Saat, duvardaki çivisine asılmış
ölü bir kuş gibi aynı yerde duruyordu.
Telefonumu elime aldım.
Annemin numarası hâlâ oradaydı.
Babamın adı da.
Erkek kardeşimin, kız kardeşimin isimleri de.
İsimler duruyordu.
Ben duramıyordum.
İlk kez anladım:
İnsan bazen ailesinden uzaklaşınca özgürleşmiyor,
yalnızca kendi sesinin yankısına mahkûm oluyor.
Ertesi gün geri döndüm.
Kapıyı çaldım mı, hatırlamıyorum.
Belki de çocukluğumun bir parçası
benden önce içeri girmişti.
Annem yüzüme baktı.
O bakışta bir sorgu yoktu.
Geç kalmışlığımın hesabını soran
tek bir çizgi bile yoktu yüzünde.
İnsan annesinin gözlerinde
kendisi için hâlâ yer olduğunu görünce
bunca zaman nerelerde çürüdüğünü
bir anda hatırlıyor.
Sarılmıştık.
Bazı sarılmalar vardır,
insanın sırtındaki bütün yıllar
birkaç saniyeliğine yere düşer.
Babamın yanında oturdum.
Bu kez anlattıklarını dinledim.
Erkek kardeşimle şakalaştım.
Kız kardeşimin anlattıklarına güldüm.
Sofrada daha uzun kaldım.
Annem bir şey uzattığında elini tuttum.
Babam konuşurken yüzüne baktım.
Kardeşlerim gülerken
o seslerin içinde biraz daha durdum.
Sıradan bir akşamdı.
Kimse bunun sonradan
ömrümün en değerli akşamlarından biri olacağını bilmiyordu.
Ben de bilmiyordum.
Bir gün bitecek diye
güzel şeyleri erkenden terk etmenin
ne korkunç bir israf olduğunu öğrendim.
Ben yeniden yaklaştım.
Aramaya başladım.
Telefonlarımı açtım.
Sofradan hemen kalkmamayı öğrendim.
Sanki kaybetme korkumun karşısına
küçük küçük alışkanlıklar koyarsam
hayatla aramdaki anlaşmayı düzeltebilirdim.
Artık daha az kaçıyordum.
Ama insan,
bir yanlıştan dönünce
hayatın kendisine borçlu kaldığını sanmamalıymış.
Hayatın böyle bir borcu yokmuş.
Bir sabah uyandım.
Dışarıda sıradan bir gündü.
İnsanlar işe gidiyor,
arabalar yollardan geçiyor,
telefonlar çalıyordu.
Ben de kendi hayatımın içindeydim.
Sonra telefonum çaldı.
Ekranda tanımadığım bir numara vardı.
Açtım.
Karşımdaki ses önce adımı sordu.
Sonra nerede olduğumu.
Ardından bir şeyler söyledi.
Bir trafik kazası.
Annem.
Babam.
Erkek kardeşim.
Kız kardeşim.
Dördü de aynı arabadaymış.
Dördü de aynı yoldan geçiyormuş.
Belki annem bir şey anlatıyordu.
Belki babam gözünü yoldan ayırmadan dinliyordu.
Belki erkek kardeşim arka koltukta
kız kardeşime takılıyordu.
Belki kız kardeşim gülüyordu.
Belki annem dönüp
biraz sessiz olmalarını söylüyordu.
Belki babam gülümsüyordu.
Belki de hiçbir şey olmuyordu.
Belki yalnızca eve gidiyorlardı.
Ben o sırada nerede olduğumu hatırlıyorum.
Üzerimde ne olduğunu,
telefonu hangi elimle tuttuğumu bile.
Ama karşımdaki insanın
tam olarak ne söylediğini hatırlamıyorum.
Zihnim bazı kelimeleri içeri almadı.
Yalnızca dört isim kaldı.
Dört yüz.
Dört ses.
Ve hepsinin sustuğunu söyleyen
tek bir gerçek.
İnanmadım.
İnsan bazen gerçeği reddetmiyor aslında;
gerçeğin içine sığabileceği bir beden
bulamıyor.
Telefon elimdeydi.
Parmaklarım sıcaktı.
Dışarıda insanlar yürüyordu.
Birileri gülüyor,
birileri eve yetişmeye çalışıyordu.
Bir adam kaldırımda telefonuyla konuşuyordu.
Bir kadın poşetlerini düzeltiyordu.
Bir çocuk annesinin elini çekiştiriyordu.
Dünya dönüyordu.
Benim dünyam durmuştu.
En çok buna şaşırdım.
Nasıl olurdu?
Annemin artık hiçbir kapıyı açamayacağını,
babamın hiçbir akşam eve dönemeyeceğini,
erkek kardeşimin bir daha bana seslenmeyeceğini,
kız kardeşimin kahkahasının
bir daha hiçbir odayı doldurmayacağını
bütün dünya nasıl olur da bilmezdi?
Nasıl olurdu da birileri
akşam ne yiyeceğini düşünürken
ben artık hiçbir akşamın eskisi gibi olmayacağını öğrenirdim?
Bana kazayı anlattılar.
Ama ben hiçbir şey duymadım.
Aklım bir yerlerde
hâlâ eve dönmenin mümkün olduğu
eski bir yolu arıyordu.
Annemin telefonunu açmadığım günleri düşündüm.
Babam konuşurken çevirdiğim gözlerimi.
Erkek kardeşimin yanından erken kalktığım sofraları.
Kız kardeşimin anlattıklarını yarıda kestiğim akşamları.
Bir gün kaybederim diye
yanlarında eksilttiğim kendimi.
Sonra anladım.
Ben yıllarca ölümden kaçmıştım.
Ölümse benim kaçtığım yerleri bilmiyordu bile.
Ben kendimi evden çekmiştim.
Onlar da bir gün evden çıkmışlardı.
Fakat onlar dönmemişti.
Benim korktuğum şey gerçekleşmişti.
Üstelik korktuğum gibi yavaş yavaş değil,
birbirine benzeyen günlerin arasından
tek bir sabahın içinden geçerek.
Bir insanın hayatı bazen
bir telefonun çalmasıyla ikiye ayrılıyormuş.
Bir tarafında dün varsın.
Öbür tarafında bir daha asla.
Telefon kapandı.
Ama o ses,
kafamın içinde kapanmadı.
Bir daha arayamayacağım dört insan vardı artık.
Dört numara değil yalnızca.
Dört ayrı çocukluğum,
dört ayrı alışkanlığım,
dört ayrı eve dönüş yolum.
Ve ben,
hepsine yeniden kavuşmayı
tam öğrenmişken
hepsini birden kaybetmiştim.
Sonra bir sandalye boşaldı.
Hayır, dört sandalye.
Bunu düşünmek bile istemedim.
Ardından dört ayrı ses,
evin içinde dolaşmayı bıraktı.
Bir kapı artık aynı saatte açılmadı.
Bir tabak sofraya konmadı.
Birinin sevdiği yemek pişti
ama kimse o yemeği eskisi gibi yiyemedi.
Annemin mutfakta bıraktığı telaş yoktu.
Babamın akşamları eve taşıdığı sesi yoktu.
Erkek kardeşimin şakaları yoktu.
Kız kardeşimin kahkahası yoktu.
Ve ben...
Ben o günlerde anladım
ölümün yalnızca öleni almadığını.
Geride kalanın içinden de
bir oda söküp götürüyormuş.
Bazen çocukluğunu,
bazen geleceğe duyduğu güveni,
bazen de sabahları yataktan kalkmasını sağlayan
o küçücük, aptalca umudu.
Evin duvarları yerindeydi.
Perdeler aynıydı.
Koridordaki ışık yine yanıyordu.
Ama ev dediğin şey
duvarlardan ibaret değilmiş.
Bir insanın yokluğu,
bütün eşyaların yerini değiştiriyormuş.
Dört insanın yokluğuysa
insanın kendisine ait bildiği her şeyi.
Masanın başına oturdum.
Karşımda boş sandalyeler vardı.
İçimde bir yer,
hâlâ birazdan kapı açılacakmış gibi bekliyordu.
Aklım gerçeği biliyordu,
kalbimse haberi almamıştı.
İnsan en çok da burada yıkılıyor:
Ölünün dönmeyeceğini bilirken
ona anlatacağı şeyleri biriktirmeye devam ediyor.
Sana bir şey söyleyecektim,
diyordum içimden.
Bugün başıma şu geldi.
Bugün seni düşündüm.
Bugün keşke yanımda olsaydın.
Anne, sana anlatacaklarım vardı.
Baba, sana soracağım şeyler vardı.
Kardeşim, sana söyleyeceğim bir sürü şey vardı.
Küçük kardeşim,
birlikte güleceğimiz daha çok şey vardı.
Cümlelerim vardı.
Muhatapları yoktu.
Ve zamanında uzak durduğum bütün o anlar
birer birer çıkıp karşıma oturdu.
Açmadığım telefonlar.
Yarım bıraktığım konuşmalar.
Erken kalktığım sofralar.
Söylemediğim sevgiler.
Keşke,
insanın içinde hiç kapanmayan
bir mahkeme salonuymuş.
Savcı da sensin,
sanık da.
Hâkim de sensin,
ömrünün sonuna kadar taşıyacağın ceza da.
Kendime sordum:
Neden uzaklaştın?
Kaybetmekten korktum.
Peki, uzaklaşınca kurtuldun mu?
Hayır.
Yalnızca bazı güzel günleri
kendi ellerimle yaşayamadım.
Şimdi de yaşanmamışlıkların yasını tutuyorum,
ölümlerin yanına bir de onları koyarak.
Çünkü ben onları kaybetmeden önce de
bazı anları kaybetmiştim.
Onlar hayattayken
yanlarında olmadığım zamanları.
Aramadığım günleri.
Dinlemediğim cümleleri.
Bir daha tekrarlanmayacağını bilmeden
sıradan saydığım akşamları.
Şimdi bütün bunlar
ölümün yanında ikinci bir kayıp gibi duruyor.
Ve hiçbir cenaze
insanın yaşayamadığı anları
toprağa gömmesine yetmiyor.
İşte bu yüzden yıkıldım.
Sadece gidenler yüzünden değil;
onlar buradayken bile
yokmuşum gibi yaşadığım için.
İnsan sevdiğini kaybedince ağlar.
Kendini affedemediğinde
gözyaşları bile bir yere kadar işe yarar.
Bir yerden sonra
insan sessizce oturur.
Kendi kalbinin enkazında
sağ kalan bir eşya arar gibi
küçük bir anı arar.
Bir kahkaha.
Bir elin sıcaklığı.
Bir akşamüstü.
Annemin bana seslenişi.
Babamın bir şey anlatırken duraksaması.
Erkek kardeşimin gülüşü.
Kız kardeşimin yüzündeki o ifade.
Ve bulduğunda,
o küçücük şeyin başında
bütün bir ömür kadar kalır.
Çünkü artık o anının devamı yoktur.
Birazdan annem başka bir şey söylemeyecek.
Babam sözünü tamamlamayacak.
Kardeşlerim gülmeye devam etmeyecek.
Anı, tam kaldığı yerde bitecek.
İnsan bazen bir hatırayı
yaşandığı için değil,
artık devam edemediği için seviyor.
Şimdi ailemin fotoğraflarına bakıyorum.
Herkes bir anın içinde donmuş.
Kimsenin saçına ak düşmemiş o karede.
Kimsenin yüzü yaşlanmamış.
Annem hâlâ aynı yaşta.
Babamın yüzünde aynı ifade.
Erkek kardeşim gülüyor.
Kız kardeşim bir şey söyleyecekmiş gibi bakıyor.
Kimse henüz son kez sarılmamış.
Kimse o günün son günleri olduğunu bilmiyor.
Fotoğraflar ne acımasız şeyler.
İnsan orada herkesi bir arada görüyor da
bir daha asla o şekilde bir arada olamayacağını
fotoğrafın dışına çıktığında anlıyor.
Bazen düşünüyorum:
Keşke korkumu sevgimin önüne koymasaydım.
Keşke gitmek yerine kalsaydım.
Keşke bir gün değil,
her gün biraz daha yakın olsaydım.
Keşke annemin telefonunu açsaydım.
Keşke babamın anlattığı o sıradan hikâyeleri
sonunu bilmeden dinleseydim.
Keşke kardeşlerimle biraz daha otursaydım.
Keşke hiçbir şey söylemeden yanlarında bulunmanın
bile bir gün özleneceğini bilseydim.
Ama geçmiş,
kapısı içeriden kilitli bir ev.
Anahtarını ne kadar çevirsen de
içeriden gelen sesler artık sana ait değil.
Bir gün eve dönebilirsin.
Ama geçmişteki eve değil.
Çünkü evin kapısı hâlâ orada olsa bile
seni karşılayacak insanlar yoksa
dönüş dediğin şey yalnızca bir yere varmaktır.
Yine de bugün,
hayatımda hâlâ yanımda olanlara
biraz daha dikkatli bakıyorum.
Bir telefon geldiğinde açıyorum.
Bir sofraya çağrıldığımda oturuyorum.
Birisi bir şey anlatırken
dünyayı susturup onu dinliyorum.
Çünkü artık biliyorum:
Sevdiğin insanlarla arana mesafe koymak
onları kaybettiğinde daha az acıtmaz.
Yalnızca elinde daha az hatıra bırakır.
Ve ben,
hatıralarımın bile yetmediği bir yerdeyim şimdi.
Bir zamanlar kaybetmekten korktuğum insanları
şimdi kaybetmiş olmanın içindeyim.
Onlara yaklaşmayı öğrendiğimde
zaman benden çoktan bazı yüzleri almıştı.
Bu, insanın içine çöken
en ağır gecikme.
Ne kadar ağlasan da
geçmiş kapıyı açmıyor.
Ne kadar pişman olsan da ölüm,
senin cümlenin bitmesini beklemiyor.
Yalnızca evin içinde yürüyorsun.
Bir odadan ötekine.
Bir hatıradan ötekine.
Bazen durup dinliyorsun.
Belki bir ses duyarsın diye.
Belki bir sandalye gıcırdar.
Belki mutfaktan biri seslenir.
Belki annenin ayak sesleridir.
Belki baban kapıdadır.
Belki kardeşlerin senden önce eve gelmiştir.
Bir anlığına
bütün bunların mümkün olduğuna inanmak istiyorsun.
Sonra sessizlik.
Ve ev susuyor.
İşte o zaman anlıyorsun:
Bir aileyi kaybetmek,
bir daha eve dönememek değildir yalnızca;
eve döndüğünde
artık kim olduğunu hatırlayan seslerin
birer birer susmuş olmasıdır.
Ben hâlâ o sofranın çocuğuyum.
Büyümüş ellerimle boş tabakları topluyorum.
İçimde, kimsenin görmediği bir kapı var;
her gece biraz aralıyorum.
Ardında eski bir akşam.
Birbirine karışmış sesler.
Annemin telaşı.
Babamın yüzü.
Erkek kardeşimin kahkahası.
Kız kardeşimin sesi.
Ve ben,
henüz hiçbir şey eksilmemişken
her şeyin eksilmesinden korktuğum için
kendimden eksilttiğim bütün yıllar.
Keşke o günleri yeniden yaşayabilsem, diyorum.
Bu kez korkmadan.
Bu kez telefonları açarak.
Bu kez sofradan kalkmayarak.
Bu kez babamı dinleyerek.
Bu kez kardeşlerimle biraz daha gülerek.
Bu kez anneme sarılmak için
bir felaketi beklemeyerek.
Ama dileklerimin karşısında
yalnızca karanlık duruyor.
O karanlığın içinde
bana kalan son şeyle yaşıyorum:
Sevginin,
kaybedildikten sonra da bitmediğini biliyorum.
Fakat bazı sevgiler
insanın içinde yaşamaya devam ederken
insanı da içeriden yıkıyor.
Çünkü sevgi bazen
birine ulaşamamak demek.
Bir sesin sahibine bir daha seslenememek.
Bir sofrayı hatırlayıp
o sofrada bir daha oturamamak.
Ve ben her gece,
o yıkıntının ortasında,
bir zamanlar ev dediğim yere bakıp
aynı cümleyi fısıldıyorum:
Sizi kaybetmekten o kadar korktum ki
yanınızdayken bile gidiyordum.
Şimdi gerçekten yoksunuz.
Annem, yoksun.
Babam, yoksun.
Kardeşlerim, yoksunuz.
Ve ben,
bunca yıl kaçtığım o kaybın içinde
hâlâ size doğru yürümeye çalışıyorum.
Biliyorum,
bu yolun sonunda açılacak bir kapı yok.
Yine de bazen
eski bir akşamın eşiğinde duruyorum.
Bir ses duyacakmışım gibi.
Bir sandalye çekilecekmiş gibi.
Annem birazdan sofraya çağıracakmış gibi.
Babam anlatmaya kaldığı yerden devam edecekmiş gibi.
Kardeşlerim gülecekmiş gibi.
Ve ben bu kez
hiçbir yere gitmeyecekmişim gibi.
Ama ev susuyor.
Fotoğraflar susuyor.
Telefon rehberindeki isimler susuyor.
Benim içimdeyse
o eski ev hâlâ yaşıyor.
Her gece kapısını açıyorum.
İçeri giriyorum.
Sofraya oturuyorum.
Sizi dinliyorum.
Bu kez korkmuyorum.
Bu kez kaçmıyorum.
Bu kez kalıyorum.
Yalnızca bir şeyi değiştiremiyorum:
Siz artık yoksunuz.
Ve ben,
ilk kez kalmak istiyorum.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu