Son Tanık
Vakti zamanında yine bir düşünce deneyinin sonunda karaladığım bir şiir. Ciddiye almayın, keyifli okumalar dilerim.
---
İnsanlık, yıldızların yaşını hesaplayabilecek kadar ilerlediğinde artık hiçbir şeye inanmıyordu.
Tanrılar ölmüştü.
İmparatorluklar yıkılmıştı.
Dinler, uluslar ve diller, ardında yalnızca unutulmuş yankılar bırakarak tarihin karanlığına gömülmüştü.
Geriye sadece ölçülebilen şeyler kalmıştı: ışığın hızı, kara deliklerin kütlesi, galaksilerin uzaklığı ve evrenin durmaksızın artan düzensizliği.
Bilim buna entropi diyordu.
Fakat evrenin son tanığı, bunun başka bir adı olduğuna inanıyordu.
Ayin.
Çünkü bütün varlık, görünmeyen bir törenin ağır ve kaçınılmaz adımlarını izliyordu.
Son insanın artık bir adı yoktu.
İsimler, onları söyleyecek dillerle birlikte çoktan ölmüştü.
Bir zamanlar ona birçok ad verilmişti. Çocukken başka, yetişkinken başka, yıldızlara göç ettiğinde bambaşka. Fakat milyarlarca yıl sonra bunların hiçbirinin anlamı kalmamıştı.
Artık evrende onu çağıracak tek bir ses yoktu.
O da kendisini çağırmıyordu.
Çünkü isim, başkasının ağzında yaşayan bir şeydi.
Kendisine kalan tek görev, evrenin sonuna tanıklık etmekti.
Dünya artık yoktu.
Güneş, çok uzun zaman önce beyaz bir cüceye dönüşmüş; ardından yavaş yavaş sönerek geriye donmuş taşlardan başka hiçbir şey bırakmamıştı.
İnsanlık ise etten vazgeçmişti.
Bilinçler, yıldızlar arasında dolaşan devasa kuantum ağlarına aktarılmış, beden yalnızca eski bir alışkanlık olarak hatırlanır olmuştu.
Şimdi o ağlardan geriye yalnızca tek bir bilinç kalmıştı.
Son tanık.
İlk başlarda evren hâlâ hareket ediyordu.
Uzak galaksiler ağır ağır dönüyor, kara delikler ışığı yutuyor, nötron yıldızları son titreşimlerini uzayın sessizliğine bırakıyordu.
Sonra bir gün gökyüzü eksilmeye başladı.
Yeni hiçbir yıldız doğmadı.
Eski yıldızlar birer birer söndü.
Galaksiler birbirlerinden öylesine uzaklaştılar ki ışıkları artık birbirine ulaşamaz oldu.
Evren, kendi yüzünü göremeyecek kadar büyümüştü.
İşte o zaman son tanık ilk kez korktu.
Çünkü sessizlik, boşluk kadar büyük değildi.
Daha büyüktü.
Sanki görünmeyen eller, evrenin dikişlerini tek tek söküyor; zamanı, sabırla çözülmüş eski bir kumaş gibi dağıtıyordu.
O, yine de kayıt tutmayı sürdürdü.
"Bir yıldız daha söndü."
"Son gezegen de dondu."
"Işık biraz daha yaşlandı."
Milyarlarca yıl geçti.
Kayıtlar değişmeye başladı.
"Bugün sessizlik büyüdü."
"Bugün boşluk beni fark etti."
"Bugün hiçlik nefes aldı."
Bu kayıtları okuyacak kimse kalmamıştı.
Ama yazmak, unutulmaya karşı verilen son mücadeleydi.
Belki de evren, yalnızca hatırlandığı sürece vardı.
Sonra hafızası çözülmeye başladı.
İlk unuttuğu şey, çocukluğunun kokusuydu.
Sonra annesinin yüzü silindi.
Ardından denizin sesi.
Rüzgâr.
Yağmur.
Toprağın kokusu.
Bir gün "insan" sözcüğünü düşündü.
Ne anlama geldiğini hatırlayamadı.
Hafıza da yıldızlar gibi ölüyordu.
Her anı, kozmik rüzgârın önünde savrulan ince bir kül bulutuna dönüşüyordu.
Geçmiş hafifledikçe kendi varlığı da inceliyor, sanki hatırlamak bile madde kadar ağırlık taşıyormuş gibi evren onu yavaşça üzerinden alıyordu.
Konuşmayı denedi.
Çünkü sesini duymayalı çağlar olmuştu.
Ama hiçbir kelime doğmadı.
Dil, tek başına yaşayamazdı.
Her sözcük, başka bir bilince uzanmak isterdi.
Artık uzanacağı kimse yoktu.
"Ben..."
dedi.
Cümle tamamlanamadı.
Çünkü "ben", yalnızca "sen" var olduğunda anlam kazanıyordu.
Evren, son zamirini de kaybetmişti.
Zaman anlamını yitirdi.
Kara delikler bile Hawking ışınımıyla çözülüp yok oldu.
Madde dağıldı.
Enerji inceldi.
Uzay, neredeyse kusursuz bir sessizliğe dönüştü.
Artık ne yön vardı ne mesafe.
Ne önce vardı ne sonra.
Son tanık, kendi varlığının sınırlarını hissedemiyordu.
Belleği gitmişti.
Dili gitmişti.
Kimliği gitmişti.
Geriye yalnızca çıplak farkındalık kalmıştı.
O da usul usul çözülüyordu.
Tam o sırada sessizliğin içinden bir titreşim yükseldi.
Ne ses denebilirdi ona ne düşünce.
Kulakla duyulmuyor, zihinle kavranmıyordu.
Doğrudan varlığın özünde yankılanıyordu.
"Tamamlandı."
Son tanık sormak istedi.
"Sen kimsin?"
Soru oluşmadan cevap geldi.
"Ben son değilim."
"Ben başlangıcın unutulmuş yüzüyüm."
O anda her şey anlaşıldı.
Entropi, evrenin hastalığı değildi.
Onun en eski duasıydı.
Yıldızların doğuşu...
Gezegenlerin oluşumu...
Canlıların nefes alışı...
Hafızanın kurulması...
Dilin ilk sözcüğü...
Hepsi tek bir ayinin bölümleriydi.
Şimdi son ilahi de söylenmişti.
Boşluk, kendi içinden doğan her şeyi sessizce geri çağırıyordu.
Son tanık, direnmedi.
Çünkü sonunda anladı:
Hiçlik, varlığın düşmanı değildi.
Onun ilk evidi.
Son ışık söndüğünde karanlık da yok oldu.
Çünkü karanlık bile ışığın hatırasına muhtaçtı.
Ve evren,
doğduğu o tarifsiz sessizliğe,
hiç acele etmeden,
yeniden döndü.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 1
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu