Kendi Zindanının Algoritması
Bir zamanlar
hakikati öldürmek için
önce matbaaya giderlerdi.
Bir gazetenin manşetini eğmek,
bir ülkenin boynunu eğmekti bazen.
Bir radyonun düğmesini çevirmekle milyonlarca insan aynı yalanın içine uyanır,
aynı kelimelerle öfkelenir,
aynı düşmana bilenirdi.
Televizyonun karşısında bir ülke susmayı öğrenirdi;
ekrandaki takım elbiseli adam konuşur, salondaki baba sesini kısardı.
Bazı evlerde gerçek, sofraya oturmadan önce iktidardan izin alırdı.
Sonra dünya değişti.
Duvarlar yıkılmadı;
yalnızca görünmez olmayı öğrendi.
Artık her insanın cebinde bir dünyanın kapısı var.
Dokunuyoruz, açılıyor.
Bir görüntüye bakıyoruz,
bir başkasını daha getiriyorlar.
Bir yalana öfkeleniyoruz,
aynı yalanın daha parlak bir sürümünü önümüze bırakıyorlar.
Ve biz buna özgürlük diyoruz.
Çünkü seçebiliyoruz artık:
Hangi habere inanacağımızı,
hangi görüntüye ağlayacağımızı,
hangi ölüye üzüleceğimizi,
hangi çocuğun yüzünü
başparmağımızın tek hareketiyle hayatımızdan sileceğimizi.
Oysa bir şeyi seçebilmekle
seçeneklerin arasına hapsedilmek
aynı şey değildir.
Bunu kimse söylemiyor.
Söyleyenlerin sesi de
bir sonraki videoya geçerken
yarıda kesiliyor.
Bir yerlerde, kliması hiç susmayan odalarda ülkelerin nabzını tutuyorlar.
Bir grafikte yükselen öfke,
ötekinde düşen umut,
bir haritanın üzerinde renk renk işaretlenmiş insan kalabalıkları...
Bir danışman,
hangi cümlenin korku yaratacağını söylüyor.
Bir şirket,
hangi yüzün daha çok tıklanacağını hesaplıyor.
Bir yönetici,
hangi gerçeğin bugün söylenmemesi gerektiğini takvimine not ediyor.
Kimse masaya yumruğunu vurmuyor. Kimse karanlık bir kahkaha atmıyor.
Sadece rakamlar konuşuyor.
Ve en ürkütücü emirler
artık emir kipinde verilmiyor.
Bir düğmeye basılıyor.
Bir içerik öne çıkarılıyor.
Bir başkası görünmez oluyor.
Sonra milyonlarca insan
aynı sabaha uyanıp dünyanın bambaşka yerlerinde yaşadığını sanıyor.
Birinin ekranında ekonomi büyüyor,
ötekinin mutfağında ekmek küçülüyor. Birinin ekranında zafer naraları,
ötekinin evinde ödenmemiş faturalar.
Aynı ülke.
Aynı gökyüzü.
Birbirinden habersiz
iki ayrı gerçeklik.
Ve ikisi de
kendi gördüğüne yemin ediyor.
Markalar da öğrendi bu yeni dili.
Eskiden bir yüz çizerlerdi
bir ilan panosuna;
gülümseyen bir kadın,
kusursuz bir araba,
mutluluğa benzeyen soğuk bir ışık.
Şimdiyse
senin yalnızlığını bekliyorlar.
Gece yarısı,
herkes uyurken açtığın o videoyu, kendini başkalarıyla kıyasladığın o fotoğrafı,
bir türlü susturamadığın eksiklik duygusunu birer veri olarak saklıyorlar.
Sonra tam kırıldığın yerden
bir ürün uzatıyorlar.
Yorgunluğuna kahve,
yalnızlığına bir flört uygulaması,
değersizliğine pahalı bir saat,
unutulmuşluğuna yeni bir yüz.
Sana bir şey satmıyorlar yalnızca;
bazen önce içinde bir boşluk açıyor,
sonra o boşluğun anahtarını taksitle veriyorlar.
Ve sen,
bir gece daha kendini satın alabilmek için biraz daha çalışıyorsun.
Ne acı.
İnsanın kendi yarasına reklam yerleştirilmiş.
Algoritma seni tanıyor.
Hangi haberde durduğunu,
hangi cümlede dişlerini sıktığını,
hangi acıyı başkasının başına gelince daha uzun izlediğini biliyor.
Ama senin kim olduğunu bilmiyor; sadece ne zaman durduğunu biliyor.
Aradaki fark
belki de çağımızın son özgürlük kırıntısı.
Çünkü insan,
bazen kendi karanlığına bakar
ve ondan çıkmak ister.
Algoritma ise
karanlığa baktığını görünce
ışığı kapatıp
sana daha derin bir karanlık gösterir.
Öfkeliysen öfkeni besler,
korkuyorsan korkuna delil bulur,
bir fikre inanıyorsan
o fikrin yankısını çoğaltır.
Bir süre sonra
karşındaki insanlar değil,
kendi düşüncelerinin yankılarıdır.
Duvarların ardında kimse yoktur.
Yine de her gece
birileriyle kavga edersin.
Dışarıda dünya geniştir;
içeride senin için ayrılmış
daracık bir koridor.
Ve en korkuncu,
kapıyı kilitleyen sen değilsindir.
Anahtarı da aramazsın.
Çünkü duvarlar sana benzemektedir.
Bir gün,
belki de çoktan oldu bu,
bir çocuk soracak babasına:
“Baba, eskiden insanlar dünyada neler olduğunu nasıl biliyordu?”
Babası elindeki telefondan başını kaldıracak.
Bir an düşünecek.
Gazeteleri anlatacak,
radyoları, televizyonları,
meydanlarda toplanan insanları...
Sonra susacak.
Çünkü çocuğuna
hakikatin eskiden daha kolay bulunduğunu söyleyemeyecek.
Yalan o zaman da vardı.
Güç o zaman da gerçeği eğip bükerdi. Ama şimdi yalanın cebimizde bir evi var; bizimle yemek yiyor,
bizimle yatağa giriyor,
uyumadan önce son kez
yüzümüze bakıyor.
Üstelik bazen bize hakikati de gösteriyor.
Yalnızca öyle bir sırayla,
öyle bir açıdan,
öyle eksik bir ışıkta gösteriyor ki
bütün parçaları birleştirmeye ömrümüz yetmiyor.
Çünkü bir gerçeği saklamanın
en kusursuz yolu
onu bütünüyle yok etmek değildir.
Bir parçasını gösterip
gerisini insana unutturmaktır.
Yönetenler değişir.
Logolar değişir.
Ekranların renkleri,
uygulamaların isimleri,
çağın putları değişir.
Ama insanın korkusu
aynı yerde durur.
Bir işini kaybetmekten korkar.
Çocuğunun aç kalmasından.
Yalnız ölmekten.
Yanlış tarafta kalmaktan.
Herkes inanırken
tek başına şüphe etmekten.
İşte bütün sistemler
bir gün bu korkuların dilini öğrenir.
Kimi ona bir bayrak gösterir,
kimi bir banka hesabı,
kimi bir düşman yüzü,
kimi de satın alabileceği
yeni bir hayat.
Ve insan,
kendisine sunulan kurtuluşun
bedelini öderken
zincirini bileklik sanabilir.
Böyle zamanlarda
en tehlikeli tutsaklık
demir parmaklıkların ardında değildir.
İnsan,
kendi fikrini kendi seçtiğine
emin olduğu yerde de tutsak olabilir.
Yine de...
Bir sabah,
ekranın ışığı yüzüne vururken
elini durdurabilirsin.
Bir haberi hemen paylaşmamak,
sana benzeyenlerin arasından çıkıp
sana benzemeyen birinin sesini dinlemek,
inandığın bir şeyin karşısına oturup
ona dürüstçe sorular sormak...
Bunlar dünyayı bir anda kurtarmaz.
Bir algoritmayı çökertmez.
Bir hükümeti değiştirmez.
Bir şirketin kasasını boşaltmaz.
Ama insanın içinde
küçük bir pencere açar.
Ve bazen
bütün karanlığı dağıtmak için değil,
karanlığın nerede başladığını görebilmek için bir pencere yeter.
Belki özgürlük,
her şeyi bilmek değildir.
Belki özgürlük,
bilmediğin şeylerin de
var olabileceğini unutmamaktır.
Bir haberin dışında başka haberler,
bir insanın dışında başka insanlar,
bir ülkenin anlattığı hikâyenin dışında anlatılmayı bekleyen başka hayatlar olduğunu...
Hatırlamaktır.
Çünkü dünya
senin ekranına sığmayacak kadar büyük, bir başkasının acısını
kaydırıp geçemeyeceğin kadar gerçektir.
Ve insan,
kendisine gösterilen her şeyi gördüğünü sanmayı bıraktığı gün
ilk kez gerçekten bakmaya başlayabilir.
O gün
belki kimse alkışlamaz onu.
Sadece bir insan,
gecenin bir saatinde
telefonunu masaya bırakır.
Pencereye yürür.
Dışarıda,
aynı göğün altında
hiç izlemediği bir hayat akmaktadır.
Ve ilk kez
dünyanın kendisine gösterilenden
daha büyük olduğunu hisseder.
İşte o an,
bir insanın zihninde
görünmez duvarlardan biri yıkılır.
Ve hiçbir ekran,
o yıkıntının sesini
ona dinletmeye cesaret edemez.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 1
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu