Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Atışma Online Üyeler
(0 oy)

Kendi Zindanının Algoritması

Bir zamanlar 

hakikati öldürmek için 

önce matbaaya giderlerdi.


Bir gazetenin manşetini eğmek, 

bir ülkenin boynunu eğmekti bazen. 

Bir radyonun düğmesini çevirmekle milyonlarca insan aynı yalanın içine uyanır, 

aynı kelimelerle öfkelenir, 

aynı düşmana bilenirdi.


Televizyonun karşısında bir ülke susmayı öğrenirdi; 

ekrandaki takım elbiseli adam konuşur, salondaki baba sesini kısardı. 

Bazı evlerde gerçek, sofraya oturmadan önce iktidardan izin alırdı.


Sonra dünya değişti.


Duvarlar yıkılmadı; 

yalnızca görünmez olmayı öğrendi.


Artık her insanın cebinde bir dünyanın kapısı var. 

Dokunuyoruz, açılıyor. 

Bir görüntüye bakıyoruz, 

bir başkasını daha getiriyorlar. 

Bir yalana öfkeleniyoruz, 

aynı yalanın daha parlak bir sürümünü önümüze bırakıyorlar.


Ve biz buna özgürlük diyoruz.


Çünkü seçebiliyoruz artık: 

Hangi habere inanacağımızı, 

hangi görüntüye ağlayacağımızı, 

hangi ölüye üzüleceğimizi, 

hangi çocuğun yüzünü 

başparmağımızın tek hareketiyle hayatımızdan sileceğimizi.


Oysa bir şeyi seçebilmekle 

seçeneklerin arasına hapsedilmek 

aynı şey değildir.


Bunu kimse söylemiyor.


Söyleyenlerin sesi de 

bir sonraki videoya geçerken 

yarıda kesiliyor.


Bir yerlerde, kliması hiç susmayan odalarda ülkelerin nabzını tutuyorlar.


Bir grafikte yükselen öfke, 

ötekinde düşen umut, 

bir haritanın üzerinde renk renk işaretlenmiş insan kalabalıkları...


Bir danışman, 

hangi cümlenin korku yaratacağını söylüyor. 

Bir şirket, 

hangi yüzün daha çok tıklanacağını hesaplıyor. 

Bir yönetici, 

hangi gerçeğin bugün söylenmemesi gerektiğini takvimine not ediyor.


Kimse masaya yumruğunu vurmuyor. Kimse karanlık bir kahkaha atmıyor.


Sadece rakamlar konuşuyor.


Ve en ürkütücü emirler 

artık emir kipinde verilmiyor.


Bir düğmeye basılıyor. 

Bir içerik öne çıkarılıyor. 

Bir başkası görünmez oluyor.


Sonra milyonlarca insan 

aynı sabaha uyanıp dünyanın bambaşka yerlerinde yaşadığını sanıyor.


Birinin ekranında ekonomi büyüyor,

ötekinin mutfağında ekmek küçülüyor. Birinin ekranında zafer naraları, 

ötekinin evinde ödenmemiş faturalar.


Aynı ülke. 

Aynı gökyüzü. 

Birbirinden habersiz 

iki ayrı gerçeklik.


Ve ikisi de 

kendi gördüğüne yemin ediyor.


Markalar da öğrendi bu yeni dili.


Eskiden bir yüz çizerlerdi 

bir ilan panosuna; 

gülümseyen bir kadın, 

kusursuz bir araba, 

mutluluğa benzeyen soğuk bir ışık.


Şimdiyse 

senin yalnızlığını bekliyorlar.


Gece yarısı, 

herkes uyurken açtığın o videoyu, kendini başkalarıyla kıyasladığın o fotoğrafı, 

bir türlü susturamadığın eksiklik duygusunu birer veri olarak saklıyorlar.


Sonra tam kırıldığın yerden 

bir ürün uzatıyorlar.


Yorgunluğuna kahve, 

yalnızlığına bir flört uygulaması,

değersizliğine pahalı bir saat,

unutulmuşluğuna yeni bir yüz.


Sana bir şey satmıyorlar yalnızca; 

bazen önce içinde bir boşluk açıyor,

sonra o boşluğun anahtarını taksitle veriyorlar.


Ve sen, 

bir gece daha kendini satın alabilmek için biraz daha çalışıyorsun.


Ne acı.


İnsanın kendi yarasına reklam yerleştirilmiş.


Algoritma seni tanıyor.


Hangi haberde durduğunu, 

hangi cümlede dişlerini sıktığını, 

hangi acıyı başkasının başına gelince daha uzun izlediğini biliyor.


Ama senin kim olduğunu bilmiyor; sadece ne zaman durduğunu biliyor.


Aradaki fark 

belki de çağımızın son özgürlük kırıntısı.


Çünkü insan, 

bazen kendi karanlığına bakar 

ve ondan çıkmak ister.


Algoritma ise 

karanlığa baktığını görünce 

ışığı kapatıp 

sana daha derin bir karanlık gösterir.


Öfkeliysen öfkeni besler, 

korkuyorsan korkuna delil bulur, 

bir fikre inanıyorsan 

o fikrin yankısını çoğaltır.


Bir süre sonra 

karşındaki insanlar değil, 

kendi düşüncelerinin yankılarıdır.


Duvarların ardında kimse yoktur. 

Yine de her gece 

birileriyle kavga edersin.


Dışarıda dünya geniştir; 

içeride senin için ayrılmış 

daracık bir koridor.


Ve en korkuncu, 

kapıyı kilitleyen sen değilsindir.


Anahtarı da aramazsın.


Çünkü duvarlar sana benzemektedir.


Bir gün, 

belki de çoktan oldu bu, 

bir çocuk soracak babasına:


“Baba, eskiden insanlar dünyada neler olduğunu nasıl biliyordu?”


Babası elindeki telefondan başını kaldıracak. 

Bir an düşünecek.


Gazeteleri anlatacak, 

radyoları, televizyonları, 

meydanlarda toplanan insanları...


Sonra susacak.


Çünkü çocuğuna 

hakikatin eskiden daha kolay bulunduğunu söyleyemeyecek.


Yalan o zaman da vardı. 

Güç o zaman da gerçeği eğip bükerdi. Ama şimdi yalanın cebimizde bir evi var; bizimle yemek yiyor, 

bizimle yatağa giriyor, 

uyumadan önce son kez 

yüzümüze bakıyor.


Üstelik bazen bize hakikati de gösteriyor.


Yalnızca öyle bir sırayla, 

öyle bir açıdan, 

öyle eksik bir ışıkta gösteriyor ki 

bütün parçaları birleştirmeye ömrümüz yetmiyor.


Çünkü bir gerçeği saklamanın 

en kusursuz yolu 

onu bütünüyle yok etmek değildir.


Bir parçasını gösterip 

gerisini insana unutturmaktır.


Yönetenler değişir. 

Logolar değişir. 

Ekranların renkleri, 

uygulamaların isimleri, 

çağın putları değişir.


Ama insanın korkusu 

aynı yerde durur.


Bir işini kaybetmekten korkar.

Çocuğunun aç kalmasından. 

Yalnız ölmekten. 

Yanlış tarafta kalmaktan. 

Herkes inanırken 

tek başına şüphe etmekten.


İşte bütün sistemler 

bir gün bu korkuların dilini öğrenir.


Kimi ona bir bayrak gösterir, 

kimi bir banka hesabı, 

kimi bir düşman yüzü, 

kimi de satın alabileceği 

yeni bir hayat.


Ve insan, 

kendisine sunulan kurtuluşun 

bedelini öderken 

zincirini bileklik sanabilir.


Böyle zamanlarda 

en tehlikeli tutsaklık 

demir parmaklıkların ardında değildir.


İnsan, 

kendi fikrini kendi seçtiğine 

emin olduğu yerde de tutsak olabilir.


Yine de...


Bir sabah, 

ekranın ışığı yüzüne vururken 

elini durdurabilirsin.


Bir haberi hemen paylaşmamak, 

sana benzeyenlerin arasından çıkıp 

sana benzemeyen birinin sesini dinlemek, 

inandığın bir şeyin karşısına oturup 

ona dürüstçe sorular sormak...


Bunlar dünyayı bir anda kurtarmaz.


Bir algoritmayı çökertmez. 

Bir hükümeti değiştirmez. 

Bir şirketin kasasını boşaltmaz.


Ama insanın içinde 

küçük bir pencere açar.


Ve bazen 

bütün karanlığı dağıtmak için değil,

karanlığın nerede başladığını görebilmek için bir pencere yeter.


Belki özgürlük, 

her şeyi bilmek değildir.


Belki özgürlük, 

bilmediğin şeylerin de 

var olabileceğini unutmamaktır.


Bir haberin dışında başka haberler, 

bir insanın dışında başka insanlar, 

bir ülkenin anlattığı hikâyenin dışında anlatılmayı bekleyen başka hayatlar olduğunu...


Hatırlamaktır.


Çünkü dünya 

senin ekranına sığmayacak kadar büyük, bir başkasının acısını 

kaydırıp geçemeyeceğin kadar gerçektir.


Ve insan, 

kendisine gösterilen her şeyi gördüğünü sanmayı bıraktığı gün 

ilk kez gerçekten bakmaya başlayabilir.


O gün 

belki kimse alkışlamaz onu.


Sadece bir insan, 

gecenin bir saatinde 

telefonunu masaya bırakır.


Pencereye yürür.


Dışarıda, 

aynı göğün altında 

hiç izlemediği bir hayat akmaktadır.


Ve ilk kez 

dünyanın kendisine gösterilenden 

daha büyük olduğunu hisseder.


İşte o an,


bir insanın zihninde 

görünmez duvarlardan biri yıkılır.


Ve hiçbir ekran, 

o yıkıntının sesini 

ona dinletmeye cesaret edemez.

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 1
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Kendi Zindanının Algoritması

Karanlıkta Saklı Işık Karanlıkta Saklı Işık