Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Atışma Online Üyeler
(0 oy)

Külün Üstündeki Siyah 4 Bölüm

İnsanlar adaleti, kendilerine sıra gelene kadar seviyordu.


Kâr bunu, yanan mahallenin üzerinde uçarken öğrendi.


Alevler bir apartmanın dördüncü katından dışarı taşıyordu. Camlar patlıyor, duman gökyüzüne yükseliyor, sokaktaki insanlar birbirlerini iterek kaçıyordu. Bir kadın, yanan binanın girişinde dizlerinin üzerine çökmüş, içeride kalan çocuğunun adını haykırıyordu.


İtfaiye araçları sokağa giremiyordu. Yol, gelişigüzel park edilmiş otomobillerle doluydu.


Kâr bir çatıya kondu.


Aşağıda bir adam, telefonunu yüzüne tutarak yangını kaydediyordu. Kadının çığlıkları arasında, görüntüyü daha iyi alabilmek için birkaç adım yana kaydı.


Kâr adamın yüzünü unutmadı.


İnsanların dünyasında başkasının acısı bile bazen iyi bir görüntüden ibaretti.


Sonunda itfaiyeciler çocuğu çıkardı. Küçük beden bir battaniyeye sarılmıştı. Kadın ona koştu. Çocuğun göğsü yükselip alçalıyordu.


Yaşıyordu.


Kâr, çatının kenarında bir süre bekledi.


Sonra yanan binanın karşısındaki reklam panosuna baktı.


Geleceği birlikte inşa ediyoruz.


Panonun altındaki şirket logosunu tanıdı.


Aynı şirket, ormanın bulunduğu araziyi satın almıştı. Orman yangınından sonra bölgeyi temizleyip yeni konutlar inşa edeceğini duyurmuştu. Kâr, insanların planlarını okuyamıyordu; fakat artık onların davranışlarını birbirinden bağımsız olaylar olarak görmüyordu.


Bir yerde ağaçlar kesiliyor, başka bir yerde hayvanlar ölüyor, daha ileride insanlar nefes alamıyordu.


Her olayın arkasında aynı soru duruyordu:


Birilerinin kazancı için kimlerin hayatı feda ediliyordu?


Ertesi sabah Kâr, sürüsünü eski taş ocağında topladı.


Bu kez kimse bağırmadı. Kimse kanatlarını öfkeyle çırpmadı. Genç kargalar, yaşlılar ve yaralılar bir aradaydı.


Kuzgun ortalarına çıktı.


"Artık ne yapacağımıza karar vermeliyiz."


Genç kargalardan biri öne atıldı.


"İnsanları öldürelim."


Sözleri taş ocağının duvarlarına çarpıp geri döndü.


"Evlerine saldırırız. Yavrularını korkuturuz. Bize yaptıklarını onlara da yaşatırız. Belki o zaman anlarlar."


Kâr genç kargaya baktı.


"Ya anlamazlarsa?"


"O zaman daha fazlasını yaparız."


"Ya yine anlamazlarsa?"


Genç karga sustu.


Kâr yaklaştı.


"Kaç kişiyi öldürmemiz gerekecek? Bin mi? Bir milyon mu? İnsanların hepsi suçlu olana kadar mı devam edeceğiz?"


"Onlar bizim yavrularımızı öldürdü!"


"Biliyorum."


"Ormanımızı yaktılar!"


"Biliyorum."


"Bizi öldürmeye devam edecekler!"


Kâr'ın sesi yükseldi.


"Biliyorum!"


Sessizlik çöktü.


Kâr, öfkesini bastırmaya çalışmadı. Öfkesinin gerçek olduğunu biliyordu. İçinde ölen genç karganın sesi, yanan ağaçların çıtırtısı ve metal parçalarıyla dolmuş bir dere yatağı vardı.


Nefret etmek için nedenleri vardı.


Sorun, nefretin nedenleri değildi.


Sorun, nefretin kendisine ne yapmaya başladığıydı.


"Onları öldürürsek," dedi Kâr, "bir süreliğine acımız hafifleyebilir. Belki kendimizi güçlü hissederiz. Belki intikam aldığımız için adaletin yerini bulduğunu sanırız. Ama ertesi gün ölen yavrularımız yine ölü olacak. Ormanımız yine yanmış kalacak."


Genç karga başını çevirdi.


"Peki ne öneriyorsun? Onlara yalvaralım mı?"


"Hayır."


Kâr, taş ocağının çıkışına doğru yürüdü. Oradan şehir görünüyordu.


"Onlara yaptıklarının bedelini ödetelim. Ama bedel, başka masumların kanı olmasın."


Kuzgun başını kaldırdı.


"Nasıl?"


Kâr uzun süre şehre baktı.


"İnsanlar kendilerini dünyanın en akıllı canlıları sayıyor. Öyleyse yaptıklarının sonuçlarını görmelerini sağlayacağız. Sakladıklarını açığa çıkaracağız. Tehlikeli olanı birbirimize bildireceğiz. Yuvalarımıza yaklaşanları durduracağız. Onların görmezden geldiği hayatları görünür kılacağız."


"İnsanlar kargaların sözünü mü dinleyecek?" diye sordu biri.


"Hayır," dedi Kâr. "Ama belki birbirlerinin sözünü dinlerler. Ve dinlemeseler bile, artık ne yaptıklarını bilmediklerini söyleyemeyecekler."


Kuzgun, Kâr'a dikkatle baktı.


"Bu bir savaş olacak."


"Zaten savaşın içindeyiz," dedi Kâr. "Tek fark, şimdiye kadar yalnızca biz öldüğümüz için adına başka şeyler deniyordu."


Planları, insanların planlarından farklıydı.


Kargalar mahkemeler kurmayacaktı. İnsanların yaptığı gibi, bir canlının değerini onu kimin öldürdüğüne göre belirlemeyeceklerdi. Bir karga öldürüldüğünde başka bir karganın intikam yemini etmesi gerekmeyecekti.


Onların adaleti, öncelikle hayatta kalanları korumak üzerine kurulacaktı.


İlk iş olarak sürü üçe ayrıldı.


Bir grup, ormanın çevresindeki insan faaliyetlerini izleyecekti. Bir grup, tehlikeli bölgeleri diğer hayvanlara bildirecekti. Kâr'ın başında bulunduğu üçüncü grupsa insanların sakladığı şeyleri araştıracaktı.


İnsanların çöplerini karıştırmak, onların en mahrem sırlarını açığa çıkarmak anlamına geliyordu. Kargalar yıllardır insanların attığı eşyalarla yaşıyordu. Şimdiye kadar yalnızca yiyecek aradıkları yerde, ilk kez başka bir şey arıyorlardı.


İz.


Kimin ne yaptığını, nerede yaptığını ve neden sakladığını gösterecek izler.


Kâr kısa sürede bir şey fark etti: İnsanlar, kendi yaptıkları kötülüklerin kanıtlarını da çöpe atıyordu.


Yırtılmış belgeler. Kırılmış cihazlar. Üzerinde işaretler bulunan plastik parçalar. Çöplüğün arka tarafında, diğer atıklardan ayrı tutulan metal kutular.


Kargalar bunların ne anlama geldiğini bilmiyordu.


Ama insanların saklamak istedikleri şeylere gösterdikleri dikkati tanıyorlardı.


Bir gece, fabrikalardan birinin arkasında toplandılar. Boruların arasından ağır bir koku yükseliyordu. Yakındaki su kanalında balıklar ters dönmüş, kıyıda böcekler hareketsiz kalmıştı.


Kâr, suyun yüzeyine baktı.


Bir zamanlar bu suyun içtiği dünyaya ait olduğunu düşünürdü. Şimdi su, kendi ölümünü taşıyordu.


Bir karga kanalın kenarından küçük, mavi bir plastik parça aldı. Parçanın üzerinde fabrika logosuna benzeyen beyaz bir işaret vardı.


Kâr onu gagasına aldı.


Sonra şehrin ışıklarına doğru uçtu.


Ertesi gün aynı işareti taşıyan başka parçalar buldular. Bir kamyonun kasasında, fabrikanın arkasındaki çöp yığınında, ormanın kıyısındaki kazı alanında…


Kargalar bağlantıyı kuramıyordu.


Fakat aynı nesneyi farklı yerlerde bulduklarını biliyorlardı.


Kâr, mavi parçayı Elif'in yaşadığı sokağa götürdü.


Elif onu pencerenin önünde buldu. Önce güldü.


"Yine bana hediye mi getirdin?"


Sonra parçayı çevirdi.


Üzerindeki işareti görünce gülümsemesi kayboldu.


Elif, parçanın üzerindeki logoyu tanıyordu.


Babasının çalıştığı fabrikanın logosuydu.


Akşam yemeğinde parçayı masaya koydu. Babası önce ona baktı, sonra parçayı eline aldı.


"Nereden buldun bunu?"


"Bir karga getirdi."


Babası başını kaldırdı.


"Ne?"


"Karga. Pencereye bıraktı."


Adam parçayı masaya geri koydu.


"Bunu çöpe at."


"Neden?"


"Elif, her bulduğun şeyi eve getiremezsin."


"Ama bu fabrikanın parçası. Fabrikadan mı geldi?"


Babası çatalını bıraktı.


"Benim işimle ilgisi yok."


"Ben daha bir şey sormadım ki."


Adam kızına baktı. Yorgun görünüyordu. Gözlerinin çevresinde derin çizgiler vardı. Ellerinin üzerinde, yıllarca ağır makinelerle çalışmış insanların taşıdığı küçük yaralar bulunuyordu.


"Her şeyi kurcalamak zorunda değilsin," dedi.


Elif, babasının yüzündeki ifadeyi ilk kez fark ediyordu.


Bu öfke değildi.


Korkuydu.


"Baba, orman yangınıyla fabrikanın ilgisi var mı?"


Adam ayağa kalktı.


"Yeter."


"Bir şey mi biliyorsun?"


"Odana git."


Elif yerinden kıpırdamadı.


Babası kapıya yöneldi, sonra durdu.


"Sen dünyayı düzeltmeye çalışırken kendini mahvedeceksin."


Elif'in cevabı sessizdi.


"Ya dünya zaten mahvoluyorsa?"


Babası arkasını döndü.


Bir an için konuşacak gibi oldu. Sonra kapıyı kapatıp çıktı.


Elif, masanın üzerindeki mavi parçaya baktı.


O gece uyumadı.


Kâr ise su kulesinde bekliyordu.


Elif'in penceresinde ışık sabaha kadar sönmedi.


İki gün sonra Elif, fabrikanın arka tarafına gitti.


Kâr ve sürüden iki karga onu uzaktan takip etti.


Elif, paslı çitlerin arasından geçerek dere yatağına ulaştı. Orada, toprağın altından çıkan geniş bir boru vardı. Borunun ağzından koyu renkli su akıyordu. Suyun üzerinde ince, gökkuşağı renkli bir tabaka yüzüyordu.


Elif diz çöktü.


Kokudan yüzünü buruşturdu.


Telefonuyla fotoğraflar çekti. Borunun çevresindeki işaretleri kaydetti. Sonra birkaç metre ileride, çamura gömülmüş bir dosya kapağı buldu.


Üzerinde fabrikanın adı yazıyordu.


Elif kapağı açtı. İçindeki kâğıtların çoğu ıslanmış ve okunamaz hâle gelmişti. Fakat bir sayfada tarih, miktar ve atık kodları hâlâ seçilebiliyordu.


Elif bütün bunları anlamıyordu.


Ama bir şey biliyordu.


Birileri buraya bir şey bırakmıştı.


Ve bırakmamaları gerekiyordu.


Kâr, yüksek bir dalın üzerinden onu izliyordu.


Elif başını kaldırıp kargaya baktı.


"Sen bunları nereden buluyorsun?"


Kâr cevap vermedi.


Elif gülümsedi. Bu defa sevinçten değil.


"Tamam. Anladım."


Kâğıtları çantasına koydu ve oradan ayrıldı.


Akşam olduğunda babası eve geldi. Elif, masanın üzerinde fotoğrafları ve belgeleri hazırlamıştı.


Adam onları görünce yüzündeki kan çekildi.


"Oraya gittin."


"Ne olduğunu biliyorsun."


Babası sandalyeye oturdu.


Uzun süre konuşmadı.


Sonra ellerini yüzüne kapattı.


"Ben o boruyu yapmadım," dedi. "Atıkları ben dökmedim. Yangını da ben çıkarmadım."


Elif sessiz kaldı.


"Ama biliyordun," dedi sonunda.


Babası ellerini indirdi.


"Bazı şeyleri duydum."


"Ne zamandır?"


Adam cevap vermedi.


Elif'in sesi titredi.


"Ne zamandır, baba?"


"Bir yıldır."


Bu cevap, Elif'in içindeki bir şeyi kırdı.


Bir yıl.


Bir yıl boyunca insanlar o suyu içmiş, hayvanlar o kanalda yaşamaya çalışmış, ağaçların kökleri zehirlenmişti. Babasıysa her sabah işe gitmiş, her akşam eve dönmüş, kızına dünyanın ne kadar tehlikeli olduğunu anlatmıştı.


Kötülük bazen birinin elinde tuttuğu silah değildi.


Bazen birinin bildiği hâlde söylemediği şeydi.


"Niye sustun?" diye sordu Elif.


Babası gözlerini kaçırdı.


"İşimden olacaktım."


Elif'in yüzü değişti.


"Baba…"


Adam başını salladı.


"Evimiz var. Borçlarımız var. Senin okulun var. Ben konuşursam işimi kaybederdim."


Elif'in gözleri doldu.


"Peki ya onlar?"


"Kim?"


"Balıklar. Kuşlar. Ormandaki hayvanlar. O suyun içindeki her şey. Onların da yaşamı var."


Babası sustu.


Elif devam etti:


"Sen kendi hayatını korumak için onların hayatını tehlikeye attın."


Adamın yüzü buruştu.


"Ben kimseyi öldürmedim."


Elif, masadaki fotoğrafı önüne itti.


"Öldürmek için elinle boğman gerekmiyor."


Odanın içindeki sessizlik ağırlaştı.


Babası fotoğrafa baktı. Sonra ellerine.


Bir an için, o ellerin yıllar önce Elif'in bisikletini tamir ettiğini, düştüğünde onu yerden kaldırdığını, hastalandığında alnına dokunduğunu hatırladı.


Aynı eller, her gün bir fabrikanın makinelerini çalıştırıyordu.


İnsan, kendisini iyi biri olarak görebilmek için geçmişte yaptığı iyilikleri öne çıkarabiliyordu. Sanki bir çocuğun alnına dokunmuş olmak, başka bir yerde yaşanan kötülükleri ortadan kaldırıyordu.


Babası ağlamadı.


Sadece başını eğdi.


"Ne yapmamı istiyorsun?"


Elif'in cevabı hazırdı.


"Doğruyu söylemeni."


Adam, bunun bedelini biliyordu.


İşini kaybedebilirdi. Arkadaşlarını karşısına alabilirdi. Yıllardır kurduğu düzeni kaybedebilirdi.


Elif'in yüzüne baktı.


"Ya hiçbir şey değişmezse?"


Elif, pencerenin dışındaki karanlığa baktı.


"En azından değişmemesi için sessiz kalmış olmayız."


Ertesi hafta haber yayıldı.


Fabrikanın dereye atık boşalttığına ilişkin görüntüler, fotoğraflar ve belgeler kamuoyuna ulaştı. Yetkililer inceleme başlattı. Şirket, iddiaları reddeden bir açıklama yayımladı. Yönetim, görüntülerin bağlamından koparıldığını söyledi.


Bir gün sonra şirketin önünde insanlar toplandı.


Bazıları dereyi korumak için gelmişti. Bazılarıysa fabrikanın kapanmasını istemiyordu. Orada çalışanların maaşlarını nasıl ödeyeceğini soruyorlardı.


Kâr, kalabalığı bir çatının üzerinden izledi.


İnsanlar birbirlerine bağırıyordu.


"Doğayı koruyalım!"


"İşimizden olmayalım!"


"Şirket hesap versin!"


"Bizim suçumuz ne?"


Kâr, bu son soruyu duyduğunda başını eğdi.


Gerçekten de herkes aynı ölçüde suçlu değildi.


Fabrikada çalışan bir işçiyle, atıkların dereye boşaltılmasını bilerek emreden yönetici aynı sorumluluğu taşımıyordu. Ailesini geçindirmek için makine başında çalışan biriyle, kârını artırmak için zehirli atıkları gizleyen biri aynı yerde durmuyordu.


Ama şirketin kapısının önündeki öfke, bütün insanları tek bir kalıba dökmeye başlamıştı.


Kâr'ın korktuğu şey buydu.


İnsanlar gerçeği öğrendiklerinde bile adaleti seçmeyebilirlerdi. Bazen yalnızca kendi acılarını daha yüksek sesle anlatırlardı.


O gün bir işçi, elinde küçük bir pankartla kalabalığın önüne çıktı.


Pankartta şu yazıyordu:


Ben de bu suyun kenarında büyüdüm.


Adam konuşurken sesi titriyordu.


"Ben burada yirmi yıldır çalışıyorum. Bu fabrikanın çocuklarını büyüttüğü, evler kurduğu doğrudur. Ama derenin öldüğünü de görüyorum. Benim çocuğum da bu şehirde yaşayacak. Onun geleceğini korumak için bugün işimi kaybetmek zorunda kalırsam, bunun hesabını şirkete sormak istiyorum. Bana değil."


Kalabalık sustu.


Kâr, adamın yüzüne baktı.


İlk kez bir insan, kendi kaybını inkâr etmeden başkasının kaybını da kabul ediyordu.


Adalet belki de burada başlıyordu.


Herkesin acısını eşit derecede büyük ilan etmekte değil; kimin ne yaptığını, kimin ne bildiğini ve kimin hangi sorumluluğu taşıdığını birbirinden ayırabilmekte.


Çünkü suçluyu bulmak kolaydı.


Asıl mesele, suçun bedelini masumların ödemesini engellemekti.


İnceleme aylar sürdü.


Şirketin bazı yöneticileri görevden alındı. Dereye atık boşaltılması nedeniyle para cezaları kesildi. Ormanın yakılmasıyla ilgili soruşturma yeniden açıldı. Fabrikanın çevresindeki topraklardan numuneler alındı.


Ama bütün sorular cevaplanmadı.


Yangını kimin başlattığı kesin olarak kanıtlanamadı. Ölen hayvanlar için kimse mahkemeye çağrılmadı. Kuruyan derenin eski hâline dönmesi mümkün görünmüyordu. Şirketin ödediği para, kaybolan hayatların karşılığı değildi.


İnsanlar gazetelerde davanın sonucunu okudu. Birkaç gün konuştular. Sonra başka bir olay çıktı ve dikkatlerini ona çevirdiler.


Şehir yaşamaya devam etti.


Sanki dünya, kendi yaralarını unutmak için insanlara sürekli yeni şeyler gösteriyordu.


Kâr, su kulesinin tepesinde durup şehri izledi.


Elif yanına geldi.


"Her şeyin değişeceğini sanmıştım," dedi.


Kâr başını ona çevirdi.


"Bir şeyler değişti. Ama yeterli değil."


Elif, elindeki küçük torbayı açtı. İçinden meşe palamutları çıkardı.


"Ormanın kenarına götüreceğim."


Kâr aşağı baktı.


Palamutlar küçüktü. Bazılarının kabukları çatlamıştı. Hiçbiri kendisinden sonra gelecek ormanı görecek kadar uzun yaşayacağını garanti etmiyordu.


Elif bir tanesini avucuna aldı.


"Biliyor musun, bazen bütün bunların hiçbir anlamı yokmuş gibi geliyor. İnsanlar yine aynı şeyleri yapacak. Birileri konuşacak, birileri susacak. Bir şeyler yıkılacak. Sonra başka birileri yeniden yapmaya çalışacak."


Kâr sessiz kaldı.


Elif devam etti:


"Belki de hiçbir şeyi tamamen düzeltemeyeceğiz."


Kâr, onun elindeki palamuda baktı.


Sonra uzaklardaki ormana.


Belki de Elif haklıydı.


Belki hiçbir canlı, kendisinden önceki bütün kötülükleri ortadan kaldırabilecek kadar güçlü değildi. Belki adalet hiçbir zaman eksiksiz olmayacaktı. Belki bazı kayıpların ardından geriye yalnızca boşluk kalacaktı.


Ama bunlar, hiçbir şey yapmamak için gerekçe değildi.


Kâr kanatlarını açtı.


Elif gülümsedi.


"Geliyor musun?"


Kâr onun elindeki palamutlardan birini aldı.


Birlikte ormana doğru yola çıktılar.


O gece, ormanın kıyısında bir ateş yakıldı.


Kargalar, uzaktaki ağaçların dallarına konmuş, insanları izliyordu. Elif ve babası da oradaydı. Adam, aylar sonra ilk kez ormana gelmişti.


Elinde küçük bir kürek vardı.


Uzun süre toprağa baktı. Sonra diz çöktü ve bir çukur açtı.


Palamudu içine bıraktı.


Üzerini toprakla örttü.


Hiçbir şey söylemedi.


Kâr, onun ellerini izledi. Bu eller bir zamanlar gerçeği saklamıştı. Şimdi küçük bir ağacın büyüme ihtimalini korumaya çalışıyordu.


Geçmiş değişmiyordu.


Ama geçmişin ardından gelen her karar, geleceğe başka bir şey bırakabilirdi.


Elif babasının yanına çömeldi.


"Bir gün burada yeniden orman olur mu?"


Babası uzun süre cevap vermedi.


"Belki."


"Biz görebilecek miyiz?"


"Bilmiyorum."


Elif toprağa baktı.


"O zaman neden ekiyoruz?"


Babası, kızının omzuna elini koydu.


"Çünkü biz göremeyecek olsak bile, burada bir orman olmasını istiyoruz."


Kâr gözlerini kapattı.


Kuzgun'un sözlerini hatırladı.


Emanet, senden sonra da yaşamasını istediğin şeydir.


O gece ilk kez, insanların bunu anlayabileceğine inandı.


Hepsinin değil.


Her zaman değil.


Ama bazılarının.


Ve belki de bir türün geleceğini belirleyen şey, içindeki herkesin iyi olması değildi. Kötülük yapabilenlerin yanında, kötülüğe karşı çıkmayı seçenlerin de bulunmasıydı.


Yine de Kâr kendini kandırmıyordu.


Bir palamut, bir orman değildi.


Bir itiraf, adalet değildi.


Bir insanın pişmanlığı, ölen bir canlının geri dönmesi anlamına gelmiyordu.


Bazı borçlar ödenemezdi.


Ama ödenemeyen borçların varlığı, yenilerini açmak için izin sayılamazdı.


Kâr gökyüzüne baktı.


Şehir uzakta parlıyordu. Bacalarından duman yükseliyor, yollarında otomobiller ilerliyordu. İnsanlar hâlâ dünyayı kendilerine ait sanıyordu.


Fakat toprağın altında, karanlığın içinde, küçük bir palamut bekliyordu.


Kendisini eken insanın iyi biri olup olmadığını bilmiyordu.


Onu koruyacak karganın hangi türden olduğunu bilmiyordu.


Gelecekte ne olacağını bilmiyordu.


Yalnızca büyümek için uygun bir fırsat bekliyordu.


Belki yaşamın adalete en yakın tarafı buydu: Geçmişte kimin haklı olduğunu sormadan, gelecekte neye dönüşebileceğini hâlâ saklaması.


Kâr, kanatlarını kapattı.


O gece intikam düşünmedi.


Ama affetmiş de değildi.


Adalet, unutmak değildi.


Adalet, unutamadığın hâlde aynı kötülüğü yeniden üretmemekti.

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Külün Üstündeki Siyah 4 Bölüm

Karanlıkta Saklı Işık Karanlıkta Saklı Işık