Gönül Çırasında Demlenen Sır
Gönül Çırasında Demlenen Sır
Gönül denizinin sakin kıyılarında, dalgaların kayalara çarparak çıkardığı o kadim mırıltıdan başka hiçbir sesin bulunmadığı bir ikindi vaktiydi. Derviş Hasan, elindeki ceviz ağacından yontulmuş bastonuna yaslanmış, ufukta kaybolan güneşin kızıllığına bakıyordu. İçindeki sızı ne bir yoksulluk ne de gurbet derdiydi; bu, kelimelerin kifayetsiz kaldığı, "dem" alınmış bir yalnızlıktı. O sırada sahil boyunca ağır ağır yürüyen genç bir adam dikkatini çekti. Delikanlının omuzları, taşıdığı yükten değil, kalbine indirdiği ağır bir kederden düşmüştü. Elinde sımsıkı tuttuğu eski, bez cildi yıpranmış bir defter vardı. Derviş Hasan, gencin yanına yaklaşmasına izin verdi ve hafifçe tebessüm ederek yer gösterdi:
— "Buyur oğul, gönül limanına demir atacak gibi bir halin var. Nedir o elindeki yük?"
Delikanlı, gözlerindeki buğuyu saklamaya gerek görmeden, defteri taşa bıraktı ve titreyen bir sesle konuştu:
— Erenler, ben bu ömrü hep bir şeyleri tamamlamaya adadım. İstedim ki yazdığım her cümle, yaptığım her iş kusursuz olsun. İnsanların hayranlığını kazandım, lakin aynamda kendime bakamaz oldum. Kalbim, zihnimin hesaplarıyla kurak bir toprak haline geldi. Şimdi yazmaya çalıştığım her hikâye yapay, her duygu sahte duruyor. İçimdeki pınar kurudu.
Derviş Hasan, bastonunu yere vurarak derinden bir “Hû” çekti. Gencin yüzüne dikkatle bakıp Türk Dil Kurumu’nun kurallarına, dilin asaletine ve en önemlisi samimiyete vurgu yaparak şöyle dedi:
— Oğul, dilin inceliklerini bilmek güzeldir; lakin kelime asaletini ruhun hakikatiyle beslemezsen, yazdıkların sadece kuru birer harf yığını olur. Yapaylık, insanın kendinden kaçtığı yerde başlar. Gönül denizinde gezinmek istiyorsan, önce zihninin gürültüsünü susturmalısın. Su, berraklığını kile bulanmadığı zaman korur. Senin derdin kusursuz yazmak değil, eksik kalmayı göze alamamak.
Delikanlı, bu sözlerin kalbine bir merhem gibi damladığını hissetti. Defteri açtı; sayfalar dolusu süslü, fakat ruhsuz cümlelerin arasında kaybolduğunu fark etti. Derviş Hasan’ın gösterdiği sadelik, ona asıl hikâyenin zihnin labirentlerinde değil, kalbin dar sokaklarında saklı olduğunu öğretti.
O akşam sahil kenarında ikisi de tek kelime etmedi. Lakin suskunlukları, binlerce sayfadan daha çok şey anlatıyordu. Gönül çırasında demlenen sır, nihayet sahibini bulmuştu. Aradan kaç mevsim geçti, rüzgâr sahildeki kumları kaç kez yer değiştirdi bilinmez; lakin o genç adam bir ikindi vakti yine aynı kıyıya, Derviş Hasan’ın yanına döndü. Bu kez yüzü iyiden iyiye solmuş, omuzlarındaki yükün ağırlığı iki kat daha artmıştı. Elindeki defter bu defa boştu; çünkü kalem tutacak dermanı kalmamıştı.
Derviş Hasan, delikanlının yaklaşmakta olduğunu görünce oturduğu taştan kalktı, kollarını açarak onu bağrına bastı. Genç, dervişin göğsüne başını yaslar yaslamaz içindeki acıyı zapt edemeyerek hıçkırıklara boğuldu:
— Erenler... Gitti. O bahar dalım, ömrümün baharı hakka yürüdü. Hastalığı canına kıydı, ellerimle toprağa verdim. Şimdi bu dünya bana bir zindan, nefes almak bir azap oldu. Gönül denizim kurudu, kurşun gibi ağırlaştı.
Derviş Hasan, gencin sırtını şefkatle sıvazladı. Gözlerini ufuktaki batan güneşe dikip derin bir nefes aldı ve tasavvufun o sarsılmaz tesellisiyle, kelimeleri birer merhem gibi sürerek konuşmaya başladı:
— "Ağlama oğul, ağlama ki gök kubbe bu feryattan incinmesin. Ölüm dediğin nedir ki? Hak âşığı için bu dünya bir gurbet, asıl vatan ise o mukaddes makamdır. O ki amansız bir illetle pençeleşiyordu, bil ki ruhu o ten kafesinin darlığından kurtulup özgürlüğüne kavuştu. Emanet olan can, sahibine iade edildi.
Delikanlı gözyaşlarını silmeye çalışarak dervişin yüzüne baktı:
— Lakin hasreti pek yaman erenler, ona doyamadım...
Derviş Hasan tebessüm etti, sesindeki tatlı sükûnet denizin mırıltısına karıştı:
— Doyamadığın senin nefsindir oğul, aşkın kendisi değil. Âşık, sevdiğini toprakta aramaz; çünkü hakiki âşık, maşukunu gönlünün tahtına öyle bir nakşeder ki zaman da mekân da hükümsüz kalır. Biz bu âleme kalbimizi terbiye etmeye, Hakk’ın yazdığı kadere boyun eğmeye geldik. O şimdi bizim acımızın değil, kavuşmanın kıyısında. Ayrılık dediğin, sadece bizim gözümüzün perdelenmesidir. Gönül gözünü açarsan göreceksin ki; o ne senden uzakta ne de toprağın altındadır. O, inandığın Hakikat ’in ta kendisidir."
Sözün bittiği yerde derviş ile delikanlı yan yana oturdular. Gencin kalbindeki o keskin sızı, tasavvufun derin hikmetiyle yavaş yavaş sükûnete erdi. Artık ağlamıyordu; çünkü biliyordu ki ölüm, vuslatın diğer adıydı.
Zaman, kederin en keskin bıçağını bile yavaş yavaş bileyip incelten ilahi bir merhametti. Aradan geçen ayların ardından delikanlı, sahipsiz bırakmadığı o sahil yolunu yine tuttu. Adımlarında artık eskinin o ezici kamburu yoktu; bilakis, toprakla gök arasında köprü kurmuş bir derviş sükûnetiyle yürüyordu.
Derviş Hasan, her zamanki gibi aynı taşın üstünde oturmuş, tespihini çekiyordu. Gencin yaklaştığını görünce yüzünde çiçek açan o kadim gülümsemeyle başını kaldırdı. Delikanlı bu kez ağlamıyordu; gözlerinde hüzünden ziyade, sedefin kabuğunda pişip inciye dönüştüğü bir berraklık vardı. Heybesinden çıkardığı yeni ve tertemiz defteri, nazikçe Derviş Hasan’ın önüne bıraktı. Kalemini eline almış, parmaklarının ucundaki o titreme dinmişti.
— "Erenler," dedi, sesi rüzgârın ezgisine karışarak. "Gözümdeki perde kalktı. Anladım ki sevda ne kavuşmanın telaşında ne de ayrılığın mateminde saklıymış. Sevda, yandığın ateşte pişip incelmek, eksildiğini sandığın yerden çoğalmakmış. O gitti zannettiğim, meğer içimdeki pınarın ta kendisi olmuş."
Derviş Hasan memnuniyetle başını salladı, nasırlı eliyle gencin omzuna hafifçe dokundu:
— İşte şimdi kalemini hakkıyla eline aldın oğul," diye fısıldadı. "Zihnin gürültüsü sustu, gönlün teli akort tuttu. Artık yazacağın her harf bir feryat değil, bir vuslat muştusu olacak. Kalemini hakikate batır ve yaz; çünkü geriye kalan, sadece aşkın izidir.
Delikanlı denize doğru döndü. Ufukta batan güneş, denizin yüzeyine altın yaldızlı bir yol çizerken, o da ilk kelâmı defterine damıttı. Gönül çırasında demlenen sır, nihayet mısralara dökülmeye başlamıştı. Delikanlının deftere damıttığı ilk mısralar, sahilin sessizliğini bozmadan rüzgâra karıştı. O an, dervişin sessiz duasıyla birlikte kalbindeki tüm sızı bir türkü nağmesine dönüştü. Bağlamanın tellerine vurulmuş gibi içli ve derin döküldü dizeler:
Gönül bahçesinde güllerim soldu,
Ayrılık derdi de serime doldu,
Sandım ki bu dünya zindan bana yar,
Meğer vuslat demleri gönülde buldu.
Fani olan tenler elbet unutulur,
Hak âşığın gamı dermanı bulunur,
Ağlama Kul Mehmet, vuslat yakındır,
Gönül çırasında demlenen sır budur.
Mehmet Aluç
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu