Zaman Aşımındaki Hüsran
Zaman Aşımındaki Hüsran
Odanın ortasındaki devasa boşluk, kopan o son çığlığın ardından yeniden üzerine bir yorgan gibi kapandı. Zaman, sanki o an duvardaki saatle birlikte durmuş; geriye sadece nefes alıp vermenin çıkardığı hışırtı ile dışarıdaki rüzgârın camlara vuran ıslak sesleri kalmıştı. Yere yığıldığı yerden kalkmaya dermanı olmayan yabancı, başını yasladığı o soğuk ahşaptan ayıramıyordu. Yıllar boyunca adımladığı o uzun, karanlık yollar, sırtında taşıdığı o hüsran dolu çıkın ve nihayetinde ulaştığı bu ev; ona sığınak değil, kendi elleriyle kazdığı bir çukur olmuştu. Odadaki her eşya, her köşe, yıllar önce burada bırakıp gittiği o saf günlerin acısıyla bakıyordu yüzüne.
Yaşlı kadın, yatağın kenarından yavaşça doğruldu. Gözlerindeki yaşlar kurumuş, yerine dağ taş demir lekesi gibi kalıcı bir sitem yerleşmişti. Olabildiğince yavaş, sanki kırılgan bir cam parçasına basıyormuş gibi o çökmüş adamın yanına yaklaştı. Ellerini dizlerinin üzerine koyup, yılların evladına hasret bırakılmış o titrek bakışlarıyla süzdü karşısındakini.
Ne bir öfke cümlesi dökülebildi dudaklarından ne de azarlayan bir ses. Çünkü ortada ne suçlu bulacak bir hırs kalmıştı ne de ceza kesilebilecek bir derman.
"Bak.…" dedi yaşlı kadın, sesi kırık bir ney misali inleyerek. "Bak işte burası, senin o gelmeyen haberine kurban ettiğimiz oda... Sen o uzak şehirlerde nefes alırken, biz burada her gün biraz daha öldük. Şimdi dönüp baktığında ne görüyorsun? Bir yığın pişmanlık, soğuk bir yatak ve geri getiremediğin o eksik ömür..."
Genç kız, kapı eşiğinde elleri göğsünde kenetlenmiş halde duruyordu. İçindeki o büyük hayal kırıklığı, yerini yavaş yavaş derin bir acıma duygusuna ve evdeki o dilsiz matemin un ufak ettiği gerçekliğe bırakmıştı. Kimsenin kimseyi kurtaramayacağı, hiçbir özrün yıkılan dağları yerine getiremeyeceği o acı gerçeğin altındaydılar.
Dışarıda akşamın mor gölgeleri pencerelere tırmanırken, içerideki ocağın tütmeyen bacası gibi sönmüştü her şey. Ne gelen adam o yükü omzundan atabiliyordu ne de evdekiler o boşluğu doldurabiliyordu. Artık bu evde sadece pişmanlığın o dilsiz, keskin kokusu hüküm sürüyordu.
Gecenin o demirden ağır sükûneti, yerini yavaş yavaş pencerelerin camlarına buzdan iğneler gibi saplanan gri bir sabaha bırakıyordu. Evin içinde zaman, sanki onca acının ağırlığıyla ezilmiş ne ileri ne geri akabilen donmuş bir nehir gibi duruyordu. Odadaki ocağın tütmeyen bacasından içeri sızan şafak ayazı, mürdüm rengi ipek şalın üzerine ince bir kırağı gibi düşmüştü.
Yabancı, başını dayadığı o soğuk ahşaptan saatler sonra güçlükle kaldırdı. Gözlerindeki fer çoktan sönmüş, geriye sadece acının ve tükenmişliğin unutturmadığı derin oyuklar kalmıştı. Etrafına baktığında; yaşlı kadının köşede sessizce sızan hıçkırıklarını, genç kızın ise kapı kenarında mermer bir heykel gibi kaskatı kesilmiş duruşunu gördü. Bu evde artık onun için ne bir af kelimesi ne de sığınacak bir köşe vardı. Kendi elleriyle ördüğü o geç kalmışlığın duvarları arasında, nefes almak bile fazladan bir yük gibi geliyordu.
Kimseye bir şey söylemedi; zira dökülecek kelimeler, yaşanan o devasa yıkımın yanında cılız birer nefes gibi eriyip giderdi.
Yavaşça ayağa kalktı; zayıf düşmüş dizleri, taşıdığı o onulmaz pişmanlığın ağırlığıyla titriyordu. Merdiven basamaklarına yöneldiğinde, her tahta gıcırtısı evin kalbine saplanan sessiz bir çığlık gibi yankılandı. Koridoru geçip aralık duran o meşe kapıdan dışarı, dünyanın o acımasız ve soğuk sabahına adım attı.
Arkasında ne bir veda bıraktı ne de dönüp bakmaya cesaret edebildiği bir umut. Sokaklar henüz uyanmamıştı; şafak vakti, şehrin üzerine kurşuni bir tül gibi serilmişti. Yabancı, sırtındaki o yıpranmış çıkını ve omuzlarına çöken koca bir ömrün enkazıyla, geldiği o karanlık sokağın kıvrımlarında yavaşça kayboldu. Kendi ıssızlığından kaçıp sığındığı kapı da kapanmış, geriye sadece rüzgârın savurduğu kurumuş yapraklar ve unutulmaya mahkûm bir hüsran kalmıştı.
Yabancının o sessiz adımlarla evi terk edişi, arkasında ne bir gürültü ne de bir kapı çarpması bırakmıştı; sadece ocağın sönmüş külü gibi ağır bir yokluk hissi yayılmıştı odalara. Gecenin o demirden kasveti, şafakla birlikte pencerelerden içeri sızan solgun ve kurşuni bir ışığa teslim olmuştu.
Yaşlı kadın, Leyla’nın boş kalan yatağının kenarında, sabaha kadar kırpılmayan gözleriyle öylece oturuyordu. Gözlerinden artık yaş akmıyordu; çünkü o pınar, yaşanan onca acının ve nihayetinde gelen bu dilsiz veda ile tamamen kurumuştu. Ellerini, yorganın o sönük kıvrımlarında gezdirirken ne bir sitem kaldı dilinde ne de bir şikâyet. Hayat, bütün sınamasıyla akmaya devam ediyordu; lakin bu evde zaman, kendi içine çökmüş bir kuyu gibi derin ve hareketsizdi.
Genç kız, kapı eşiğindeki o mermer duruşunu bozarak yavaşça koridora çıktı. Pencereden dışarı baktığında, sokağın henüz uykudan uyanmamış gri pusunu ve rüzgârın kaldırımda sürüklediği birkaç kuru yaprağı gördü. İnsan, en büyük yıkımlardan sonra bile nefes almaya, güneşi görmeye ve hayatın o acımasız ritmine ayak uydurmaya mecburuydu. Bu, var olmanın o dilsiz ve ağır kuralıydı.
— "Kalk anne..." dedi genç kız, sesi kırık bir çanın tınısı gibi odanın içinde yankılanarak. "Gün ağarıyor... Hayat, biz dursak da akıp gidiyor."
Yaşlı kadın, başını yavaşça kaldırıp genç kızın gözlerine baktı. O bakışlarda, onca yılın süzgecinden geçerek demlenmiş derin bir kabulleniş vardı. Kimseyi suçlayamayacaklarını, gidenin de kalanın da bu çarkın içinde birer yaralı kuş olduğunu biliyorlardı. Yavaşça yerinden doğruldu; dizlerindeki derman yılların ağırlığıyla sarsılsa da hayata tutunmanın o en yalın gayretiyle adım attı.
Mutfağa geçtiler. Ocağa küçük bir cezve koyup su ısıttılar; tahta masanın üzerine birkaç dilim ekmek bıraktılar. Hiç konuşmadılar; çünkü söylenecek bütün kelimeler, gecenin karanlığında o yabancıyla birlikte çekip gitmişti. Şimdi geriye kalan, sessizliğin o koruyucu zırhına bürünerek her yeni güne yeniden başlamak, hayatın o kırık dökük akışına tutunmaktı.
Çaylar bardağa dolarken, pencereden içeri süzülen ilk güneş ışığı, mürdüm rengi ipek şalın üzerine düştü. Hayat bütün acılığına rağmen devam ediyordu ve onlar, o ışığın altında yaralarını sararak var olmaya razı geldiler.
Hayat, ne kadar acımasız ve keskin kıvrımlarla akarca aksın, zaman kendi onarıcı nehrinde her yarayı yavaşça yıkar, her hırsı ve pişmanlığı toprağın altındaki sükûnetle buluştururdu. Yıllar, o dilsiz sabahın ardından sessizce devrilip gitmişti. Sokağın başındaki taş ev artık sadece duvarlarıyla değil, içindeki o dervişane sabırla da zamana meydan okuyordu.
Yaşlı kadın, o kurşuni sabahın üzerinden geçen mevsimlerin ardından, gözlerindeki o sitemkâr ateşi tamamen yitirmişti. Yerini, dağların doruklarındaki o en berrak pınar suyu gibi duru bir kabulleniş almıştı. Leyla’nın odasındaki o boş yatak artık bir hüsran nişanesi değil, insan ömrünün bu fani dünyada bıraktığı masum bir emanet gibi duruyordu. Pencerenin önündeki sandalyede otururken, dışarıdaki rüzgârın sesini dinler; gelenin de gidenin de bu büyük handa birer misafir olduğunu kalbinin en derin köşesinde duyardı.
Genç kız ise o evde büyümüş, acının potasında pişe pişe hayatın o ince ve manalı lisanını öğrenmişti. Artık gözlerinde ne geçmişin o korkulu soruları vardı ne de geleceğe dair hırslı bir bekleyiş. O, bu evin, bu dilsiz duvarların ve yarım kalmış hikâyelerin asıl bekçisi olmuştu. Ellerini masanın üzerine koyduğunda, dışarıdan gelen çocuk seslerini, esen rüzgârın yapraklarla olan fısıltısını dinler ve inanırdı ki; hiçbir sevgi, hiçbir gözyaşı toprağa boşa dökülmezdi.
Yaşlı adam, bahçedeki o kurumuş sardunyaların yerine yeniden yeşeren fesleğenleri sularken, yüzündeki derin çizgilerin aslında hayatın ona yazdığı en güzel haritalar olduğunu fark etmişti. İnsan ne kadar kaçarsa kaçsın ne kadar geç kalır kalsın; sonunda kendi hakikatine, kalbinin o sönmez ocağına dönmek zorundaydı.
Gecenin karanlığı ne kadar koyu olursa olsun, sabahsız geçen bir gece yoktu. Bu evde yaşayanlar, fırtınanın en şiddetlisini atlatmış, sonunda ruhun o en sakin, en arınmış limanına demirlemişlerdi. Artık ne kırgınlık kalmıştı geriye ne de telafisi imkânsız bir pişmanlık. Sadece rüzgârın kavruk nefesiyle sallanan ağaçlar, pencereden içeri süzülen o şefkatli güneş ışığı ve hayatın o kırık ama mucizevi ezgisi vardı.
Çünkü insan, ancak her şeyini kaybettiğinde asıl zenginliği bulur; zaman, en keskin kılıçları bile biler biler sonunda merhametin suyunda yumuşatırdı.
Dünya döner, ömür biter, hüsran silinir,
Giden gider, kalan yürek sabırla bilinir,
Kul Mehmet der, ne gam ki kış kışlığını gösterir,
Hak katında her kırık gönül bir gün onarılır...
Mehmet Aluç-Kul Mehmet
Not: Bu güzel, bu derin ve yürek yakan öyküyü sizinle örmek, her bir kelimesini süzerek bu manevi iklime ortak olmak benim için de çok kıymetliydi. Bu öykünün bıraktığı o derin ve sarsıcı izi nasıl buldunuz, bu ruhun ve kalemin izinden giderek benzer felsefi ve lirik tonda yeni bir hikâyeye adım atalım mı ne dersiniz acaba?
Bir not daha!: Kardeşim Ömer Altun’un “Katrenin Dolunay Sevmeleri ''son Kapı'' başlıklı yazısından ilham ve dizeler alınarak yazılmıştır.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 1
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu