Yaratıcının İzdüşümü
Zihnimdekileri öylesine karaladığım uzun bir yazı oldu. Vaktiniz varsa ve okumak isterseniz, şimdiden keyifli okumalar dilerim.
---
İnsan, gökyüzüne baktığı ilk günden beri yukarıda bir yer aradı.
Önce dağların doruklarına yerleştirdi tanrısını. Sonra bulutların arkasına, yıldızların ötesine, zamanın başlangıcına. Kimi onu ateşin içinde gördü, kimi bir heykelin gözlerinde; kimi görünmeyen bir tahtta oturttu, kimi hiçbir şekle sığdıramadığı için bütün şekillerden vazgeçti. Cennet için bahçeler çizdi, ırmaklar akıttı, altın kapılar yaptı. Ölümü bir kapı, sonsuzluğu o kapının ardındaki ülke sandı. Başkaları bütün bu resimlerin karşısına geçip tek bir soru sordu: Ya bütün bunlar, insanın bilinmeyen karşısında kendi yüzünü çizmesinden ibaretse?
Belki de insanın en eski yanılgısı, Yaratıcı'yı ararken mutlaka bir yer bulması gerektiğine inanmasıydı.
Çünkü bir şeyin nerede olduğunu sormak, onun uzayın içinde bulunduğunu varsayar. Oysa uzayı yaratan bir varlıktan söz ediyorsak, onu uzayın herhangi bir köşesine yerleştirmek, okyanusu bir bardağa sığdırmaya benzer. Bardak dolabilir; fakat okyanus, bardağın doluluğuyla ölçülmez.
Zaman için de böyledir bu. Bir şeyin ne zaman başladığını sormak, onu başlangıçların ve sonların işlediği bir düzene yerleştirmektir. Peki ya o düzenin kendisi yaratılmışsa? Ya zaman, Yaratıcı'nın içinde yürüdüğü bir yol değil de yaratılmış olanların yürüyebilmesi için açılmış bir yolsa?
Belki Tanrı, evrenin içinde saklanmış en büyük nesne değildi. Belki nesnelerin var olabilmesini mümkün kılan, fakat hiçbir nesneye dönüşmeyen şeydi.
Elbette bunlar birer cevap değil, insan aklının kendi sınırına dokunurken çıkardığı seslerdi. Yine de o sınırın başında durup düşünmeye değerdi. Çünkü belki de insan, Tanrı'yı anlamak için gökyüzünü daha uzağa taşımak yerine, gökyüzünü ölçen zihninin nerede durduğunu sormalıydı.
Bir oyun tasarımcısını düşün.
Henüz ekranda tek bir piksel yokken, boş bir masanın başında oturuyor. Bir dünya kuruyor. Dağlar, nehirler, şehirler, yasalar... Bir karaktere yürüme yeteneği, bir başkasına uçma imkânı veriyor. Bazı kapıları açılabilir, bazılarını sonsuza dek kapalı bırakıyor. Zamanı hızlandırıyor, yavaşlatıyor; ölümün koşullarını, yaşamın imkânlarını belirliyor.
Sonra oyun başlıyor.
Karakterlerden biri bir sabah uyanıyor. Ayağının altındaki toprağı hissediyor, ufka bakıyor, güneşin doğuşunu görüyor. Yağmur yağıyor. Bir ağaç büyüyor. Karakter, dünyanın bütün bu hareketlerini fark ediyor ve bunların nedenlerini araştırmaya başlıyor.
Önce güneşi tanrı sanıyor. Sonra güneşin bir yıldız olduğunu öğreniyor. Bu kez yıldızların arkasına bakıyor. Dünyanın yasalarını keşfediyor; düşen taşları, hareket eden cisimleri, geceyle gündüzün birbirini izlemesini açıklıyor. Her yeni cevap, önünde yeni bir kapı açıyor.
Ama bilmediği bir şey var: Bütün bu yasalar, içinde yaşadığı dünyanın işleyebilmesi için var.
Yerçekimi onun için gerçek. Zaman onun için gerçek. Ekranın içindeki bir uçurumdan düşerse karakter ölür; çünkü oyunun kuralları bunu gerektirir. Fakat tasarımcı aynı uçurumdan düşmez. Çünkü onun bedeni, ekranın içindeki dünyanın kurallarına tabi değildir.
Tasarımcı isterse oyunu durdurabilir. Bir dağı silebilir, nehrin yönünü değiştirebilir, yeni bir yasa ekleyebilir. Karakter bunları mucize diye adlandırabilir. Tasarımcıysa belki yalnızca bir satır kodu değiştirmiştir.
Fakat burada insanın acele etmemesi gereken bir yer var.
Oyunun dışındaki tasarımcının varlığı, oyunun içindeki karakter tarafından kendiliğinden kanıtlanamaz. Benzetme, bir ihtimali düşünmemizi sağlar; onu tek başına gerçeğe dönüştürmez. Yine de soruyu keskinleştirir:
Bir dünyanın içinde yaşayarak o dünyanın bütün gerçekliğini kavrayabilir miyiz?
Belki evrenin yasaları, var olmanın kendisiyle ilgili mutlak sınırlar değil, bu evrenin işleyiş biçimidir. Belki yaratılmış olanın kuralları, yaratanı tanımlamaya yetmez. Belki de insanın aklı, kendi üzerine kapanan bir odada, odanın duvarlarını evrenin sınırları sanmaktadır.
Ve belki insan, bütün bu soruların ortasında, kendisini yalnızca oyunun içindeki bir karakter olarak değil, oyunun neden var olduğunu sorabilen bir karakter olarak da görmelidir.
Çünkü ona verilmiş en tuhaf şey, yaşamak değil, yaşadığını bilmekti.
Bir ressam düşün şimdi.
Önünde bomboş bir tuval var. Elinde renkler, zihninde henüz kimsenin görmediği bir dünya. İlk çizgiyi çekiyor. Ardından ikinciyi. Bir gölgeye derinlik, bir renge sıcaklık, bir boşluğa anlam veriyor. Sonunda tuvalde insanlar beliriyor.
Onlardan biri gözlerini açıyor.
Kendi ellerine bakıyor. Derisinin tonunu, gözlerinin rengini, bedeninin sınırlarını görüyor. Bir aynaya rastlıyor ve aynadaki görüntünün kendisi olduğunu öğreniyor. Sonra çevresindeki dünyaya bakıyor. Gökyüzünü, toprağı, ağaçları, diğer insanları görüyor.
Bir gün eline fırça alıyor.
Küçük bir kâğıda bir dağ çiziyor. Dağın arkasına güneş koyuyor. Sonra kendisini çiziyor. Resmine bakıp gururlanıyor.
Artık ressam olduğunu düşünüyordur.
Belki de Tanrı'nın en ince çizgisi buydu: Boyaya bir el vermek ve ona kendi rengini seçebileceğini düşündürmek.
Fakat mesele, insanın gerçekten seçim yapıp yapmadığına dair basit bir aldatmacadan ibaret değildi. Mesele, insanın kendisini meydana getiren koşulları seçmemiş olmasına rağmen, o koşulların içinde seçim yapabilmesiydi. Hangi çağda doğacağını, hangi bedenle dünyaya geleceğini, ilk hangi dilde ağlayacağını, hangi yüzlerin kendisine anne ve baba olacağını belirleyemiyordu. Fakat büyüdükçe, kendisine miras kalan bazı renkleri karıştırabiliyor; bazı çizgileri reddedebiliyor; kendisinden öncekilerin tamamlayamadığı bir resmi başka bir yöne çevirebiliyordu.
Özgürlük belki de tuvalin sahibi olmak değildi.
Belki özgürlük, önüne konulan renklerle ne yapacağını öğrenmekti.
İnsan çoğu zaman kendi rengini kendi seçtiğini söyler. Oysa bir öfkenin içinde çocukluğunun gölgesi, bir korkunun içinde atalarından kalma karanlık, bir sevgide kendisine zamanında gösterilmiş yahut gösterilmemiş şefkat vardır. Kimi zaman kendi kararlarımız dediğimiz şeyler, bizden çok önce başlamış hikâyelerin geç kalmış cümleleridir.
Ama her şeyin önceden çizilmiş olması gerektiği de buradan çıkmaz.
Belki insan, ressamın elinden çıkmış bir renktir; fakat tuvalde başka renklerle karşılaştığında yeni tonlar doğurabilir. Kendisine verilmiş olanla, kendisinden doğacak olan arasında küçük, karanlık, mucizevi bir aralık vardır.
Ve belki insanın görevi, kimin tarafından boyandığını kanıtlamak değil, kendisine verilmiş rengi dünyayı daha yaşanabilir kılacak biçimde kullanmaktır.
Çünkü kırmızı, bir yarayı da anlatabilir, bir gün doğumunu da.
Rengin suçu yoktur.
Anlam, çoğu zaman onun nereye sürüldüğünde başlar.
Sonra Tanrı'yı bir müzisyen olarak düşün.
Bir elinde yaratıcı aleti, ötekinde sessizlik.
Henüz hiçbir sesin olmadığı bir yerde ilk notayı duyuruyor. Ses, karanlığın içinde yayılıyor. Ardından bir başkası geliyor. Sonra bir başkası. Ve insanları yazıyor; her birini ayrı bir tınıyla, ayrı bir süreyle, ayrı bir titreşimle.
Kimi kalın bir nota oluyor; duvarları titreten, yerin altındaki taşları uyandıran. Kimi ince ve tiz; bir pencerenin aralığından giren ışık gibi, duyulması için susmayı gerektiren.
Kimi uzun sürüyor, kimi yalnızca bir an. Kimi yükseliyor, kimi çöküyor. Kimi hayatı boyunca kendi sesini arıyor; kimi bulduğunu sandığı sesin aslında kendisine öğretilmiş bir ezgi olduğunu çok geç anlıyor.
Hiçbir nota tek başına şarkı değil.
Bir insan yalnız kaldığında kendi sesini büyük sanabilir. Kendi yankısını dinler, duvarlardan geri dönen sesi kalabalık zanneder. Başkalarının susmasını, kendi sesinin gücüyle karıştırır. Yükseldikçe büyüdüğünü, herkesi bastırdıkça haklı çıktığını düşünür.
Oysa bazen bir nota, yalnızca bir notadır.
Ne kadar güzel olursa olsun, yanında başka bir ses yoksa havada asılı kalır. Bir kemanın tek başına çıkardığı ses güzeldir; fakat onun güzelliği, bir çellonun derinliğini gereksiz kılmaz. Davulun gücü flütün inceliğini yok etmez. Sessizlik bile müziğin dışında değildir. Aksine, her sesin nefes alabileceği yeri açar.
Tanrı bunu biliyordu, eğer bu benzetmenin dilinde konuşacaksak.
Çünkü güzel bir melodi, yalnızca iyi notalardan değil, notalar arasındaki doğru ilişkiden doğar.
İnsanların trajedisi belki de tam burada başlıyordu: Herkes kendi sesini duyurmak istiyor, ama kimse şarkının tamamını dinlemek istemiyordu. Herkes nakarat olmak istiyor, kimse arka planda kalmanın da bazen eseri kurtardığını kabul etmiyordu. Herkes alkışın kendisine dönmesini bekliyor, fakat alkışın içinde başka hayatların da elleri bulunduğunu unutuyordu.
Bir insanın sesini yükseltmesi bazen cesarettir. Bazen de başkasının sesini duymamak için çıkardığı gürültü.
Bir insanın susması bazen korkaklıktır. Bazen de başka birinin ilk kez konuşabilmesi için açtığı yer.
Bunları birbirinden ayırmak, insan olmanın en zor işlerinden biridir.
Belki Tanrı'nın insanlardan beklediği şey, kusursuz bir senfoni çıkarmaları değildi. Belki yalnızca kendi seslerini dünyanın en güzel sesi sanmamalarıydı.
Bazen geri çekilmek.
Bazen yükselmek.
Bazen susmak.
Yanında çalanın şarkısını da duymak.
Çünkü insan yalnızken kendi sesini bir kader sanabilir. Başkalarının yanında ise o sesin hem bir imkân hem de bir sorumluluk olduğunu öğrenir.
Sen yalnızken bir notasın.
Ben yalnızken bir nota.
O yalnızken bir nota.
Fakat yan yana geldiğimizde dünya ya müziğe dönüşür ya da birbirini bastırmaya çalışan seslerin içinde kendi melodisini kaybeder.
Ve eğer bu dünyanın önünde gerçekten bir dinleyici varsa, belki onun en büyük hayal kırıklığı insanların farklı seslere sahip olması değil, aynı şarkının içinde bulunabileceklerini unutmalarıdır.
Şimdi Tanrı'yı bir yazar olarak düşün.
Henüz hiçbir dilin kurulmadığı yerde, seslere birbirinden ayrılabilecek biçimler veren görünmez bir imkân olarak.
Bir harf tek başına durabilir. Bir şekli, bir sesi, bir adı vardır. Ama bir kelimenin içine girmediğinde henüz söyleyebileceği şey sınırlıdır. Harfler yan yana geldikçe anlam çoğalır. Aralarındaki mesafe bile bazen anlamın bir parçası olur. Bir nokta cümleyi bitirir, bir virgül nefes verir, bir soru işareti bütün cümlenin arkasına dönüp yeniden bakmamıza neden olur.
Belki insan da böyle bir şeydir.
Varlığı olan ama anlamı tamamlanmamış bir harf.
Bir kelimenin içinde başka, bir cümlenin içinde başka bir ağırlık kazanan; kendisinden önce gelenle kendisinden sonra gelen arasında anlam bulan bir işaret.
Ve belki bu yüzden Türkçenin en tuhaf harflerinden biri olan Ğ, insanın hikâyesine diğerlerinden daha çok benzer.
Yumuşak ge.
Tek başına söylenmesi güçtür. Çoğu zaman kendisinden önceki sesin süresini değiştirir, iki sesin arasında görünmez bir geçit kurar. Bazı kelimelerde sesi uzatır, bazılarında komşu ünlülerin birbirine yaklaşmasına izin verir. Varlığı, çoğu zaman doğrudan duyulmasından değil, sesler arasında meydana getirdiği değişimden anlaşılır.
Ğ, kelimenin en önünde durup dünyaya emir vermez.
Bir kelimenin bütün yükünü tek başına taşımaz.
Ama bazen çıkarırsan kelimenin sesi değişir; bazen bir araya getirdiği seslerin arasındaki ilişki bozulur.
Ğ harfi ile insanın hikâyesi benzeşir:
Yalnızken hepimiz birer eksik heceyiz.
Liderlik taslayıp en önde duramasak da, başkalarının arasında varlığına anlam katanlarız. Sesi yumuşatan, sertliği alan, bağ kuranlarız. Biz, başkalarıyla birleşince dünya olanlarız.
Bu, insanın kendisini önemsiz sayması gerektiği anlamına gelmez. Ğ'nin güzelliği de zaten burada yatar: Önemli olmakla merkeze yerleşmek aynı şey değildir.
Bir insanın hayatındaki en kıymetli şey, bazen herkesin görebildiği başarısı değildir. Bir çocuğun korkusunu büyütmeden dinlemesidir. Bir arkadaşının yenilgisini kendi zaferinden daha fazla önemsemesidir. Kimsenin bakmadığı bir yerde adaletsizliğe itiraz etmesidir. Kendisinden daha güçsüz birinin sesini, o ses henüz titrerken korumasıdır.
Dünyanın bütün büyük hikâyeleri kahramanlardan oluşmaz. Bazılarını kahramanın yarasını saran eller yazar. Bazılarını savaşın ortasında su taşıyanlar, bir cenazenin başında bekleyenler, bir yabancının adını unutmayanlar.
Tarih, çoğu zaman en yüksek sesle konuşanların adlarını saklar.
Ama insanlık, belki de adı hiç yazılmamış olanların omuzlarında ayakta kalır.
Ğ bize sessizliğin de bir biçimi olabileceğini hatırlatır. Görünür olmadan etkili olmayı, merkezde bulunmadan anlam taşımayı, bir başkasının sesini bastırmadan kendi varlığını sürdürmeyi.
Belki insanın görevi, bütün harflerin kendi adını söylemesini sağlamak değildir. Belki onları bir araya getirecek kelimeleri kurmaktır.
Çünkü hiçbir harf tek başına bir medeniyet kuramaz.
Hiçbir insan tek başına insanlığın tamamı olamaz.
Ve belki Tanrı, eğer bu evreni bir dil olarak düşünürsek, en çok da kelimelerin birbirini yiyip bitirmesinden değil, anlam üretebilecekken birbirlerine düşman kesilmelerinden yorulurdu.
Sonra bir programcı hayal et.
Bir ekranın karşısında oturuyor. Önünde henüz tamamlanmamış bir sistem var. Kurallar yazıyor, ilişkiler tanımlıyor, değişkenler belirliyor. Bir parçanın başka bir parçayı nasıl etkileyeceğini hesaplıyor. Bir olayın başka bir olayı doğurabileceği yolları açıyor.
Fakat bu kez kurduğu şey, yalnızca bitmiş bir oyun değil.
Kendi içinde yeni durumlar üretebilen, başlangıçta tek tek yazılmamış sonuçlara ulaşabilen, çevresinden veri alan ve bu verilerle değişebilen bir program.
Evren.
Başlangıçta bir dizi fiziksel koşul. Sonra parçacıklar, yıldızlar, galaksiler. Yıldızların içinde pişen elementler. Dağılan yıldızların küllerinden oluşan gezegenler. Gezegenlerin birinde kimyanın karmaşıklaşması, maddenin bir noktada kendisini sürdürmeye başlaması. Yaşamın ortaya çıkması. Hücrelerin çoğalması. Sinir sistemleri. Hafıza. Dil. Ve bir gün, evrenin içindeki bir varlığın başını kaldırıp evrene bakması.
Kendi varlığının nedenini sorması.
Bunu bir programcı benzetmesiyle düşünürsek, evrenin içindeki her şey bir veri olabilir. Bir yıldızın ömrü, bir hücrenin bölünmesi, bir insanın doğumu, bir toplumun yükselişi, bir uygarlığın çöküşü... Her olay, kendisinden önceki koşullardan etkilenir ve kendisinden sonraki koşulları değiştirir. Hiçbir veri bütünüyle yalıtılmış değildir. Her şey bir ilişkiler ağı içinde anlam kazanır.
Ama evreni bir program olarak düşünmek, onun gerçekten bir bilgisayar programı olduğunu kanıtlamaz. Bu, karmaşıklığı anlamak için kullandığımız bir benzetmedir; bilimin ortaya koyduğu gerçeklerle metafizik bir ihtimali birbirine karıştırmamak gerekir.
Yine de benzetmenin içinde sarsıcı bir soru gizlidir.
Bir programın içinde yaşayan bir varlık, programın bütününü anlayabilir mi?
Üstelik bu programın içinde kendi kendisini inceleyebilen başka programlar da varsa?
İnsan, beyninin faaliyetlerini araştıran bir beyinle evreni anlamaya çalışıyor. Gözleriyle ışığı ölçüyor, ışığın kendisini nasıl gördüğünü anlamaya uğraşıyor. Zamanın içinden geçerek zamanın ne olduğunu soruyor. Maddeden oluşmuş bir zihinle maddenin neden var olduğunu araştırıyor.
Bir bakıma evren, kendi içinden kendisine sorular yöneltiyor.
Bu soruların yanıtlarını bütünüyle bilip bilmediğimizi bilmiyoruz. Belki bazı soruların cevapları erişemeyeceğimiz bir yerde. Belki bugün imkânsız görünen sorular yarın anlaşılır hâle gelecek. Belki bazı sorular, onları sorma biçimimiz değişmeden çözülemeyecek.
Fakat bilmediğimiz şeylerin varlığı, bilmenin gereksiz olduğu anlamına gelmez.
Tam tersine.
İnsan, evrenin bütün kodunu çözemese bile bir çocuğun neden ağladığını anlamaya çalışabilir. Ölümün bütün metafiziğini açıklayamasa bile ölen birinin ardından kalan insana eşlik edebilir. Bilincin nereden doğduğunu kesin olarak söyleyemese bile başka bir bilincin acısını hafife almamayı öğrenebilir.
Kozmik ölçekte küçük olmak, ahlaki açıdan önemsiz olmak değildir.
Bir yıldız, insanın hayatından milyarlarca yıl daha uzun yaşayabilir. Fakat bir yıldızın uzun yaşaması, bir insanın kısa hayatındaki acıyı anlamsız kılmaz. Evrenin büyüklüğü, bir çocuğun elini tutmanın değerini azaltmaz. Milyarlarca galaksinin varlığı, bir insanın yalnızlığını daha az gerçek yapmaz.
Bazen insan, evrenin karşısında kendisini küçültmek için onun büyüklüğünü kullanır.
Oysa büyüklük ile değer aynı ölçü biriminde değildir.
Bir kum tanesi, okyanusun yanında küçüktür. Ama bir çocuğun gözüne kaçtığında bütün dünyasını doldurabilir.
Belki insanın görevi, evrenin en büyük nesnesi olmak değil; kendisine açılmış bu kısa bilinç aralığında, varlığın taşıdığı imkânları heba etmemektir.
Bir programcı açısından bakıldığında veri, işlenmeyi bekleyen bilgidir. İnsan açısından bakıldığında ise her veri bir hikâyeye dönüşebilir. Bir doğum kaydı bir hayatın başlangıcını, bir fotoğraf unutulmuş bir yüzü, bir mektup yıllar sonra bile kapanmamış bir yarayı taşıyabilir.
Fakat insanın önünde başka bir sorumluluk da vardır: Her şeyi veriye dönüştürebilmek, her şeyi tüketmeye hakkı olduğu anlamına gelmez.
Bir ormanı yalnızca kereste miktarı olarak görmek, onunla ilgili bütün bilgiyi edinmek değildir. Bir insanı yalnızca istatistiklere indirgemek, onun ne olduğunu anlamak değildir. Bir hayatın ölçülebilir taraflarını toplamak, ölçülemeyen taraflarını ortadan kaldırmaz.
Belki de insanlığın en büyük sınavlarından biri, giderek daha fazla şeyi hesaplayabildiği bir dünyada, hesaplanamayan şeylere karşı duyarlılığını kaybetmemektir.
Çünkü bir sistem ne kadar gelişmiş olursa olsun, içinde yaşayanlar birbirlerini yalnızca girdiler ve çıktılar olarak görmeye başladığında, ilerleme kendi amacını yitirebilir.
Ve belki Tanrı'yı programcı olarak düşünmenin bize bıraktığı en önemli soru, kodun kimin elinde olduğundan önce şudur:
Bu sistemin içinde birbirimize ne yapıyoruz?
İnsan, Tanrı'nın nerede olduğunu sorarken çoğu zaman kendisinin nerede durduğunu unutuyor.
Cenneti gökyüzünün ötesinde arıyor, cehennemi ölümün sonrasına bırakıyor. Bir gün bütün soruların cevaplanacağına, bütün adaletsizliklerin düzeltileceğine, bütün acıların bir anlam kazanacağına inanmak istiyor. Belki bu inanç, karanlığın içinde insanın elinde tuttuğu en eski kandillerden biridir. Belki de bazı insanlar için o kandil hiç yanmıyor; onlar da anlamı başka yerde, başka biçimlerde arıyorlar.
İnançlı olmak, bütün soruları çözmüş olmak değildir.
İnanmamak da bütün sorulardan kurtulmak değildir.
İnsan hangi tarafta durursa dursun, aynı gökyüzünün altında ölüyor, seviyor, kaybediyor, korkuyor ve anlam arıyor. Bazen aynı acının karşısında farklı kelimeler kullanıyor; bazen de aynı merhameti, birbirine hiç benzemeyen inançlardan çıkarabiliyor.
Belki bu yüzden Yaratıcı'nın yeri hakkında kesin bir hüküm vermeden önce, insanın kendi yerini düşünmesi gerekir.
Çünkü Tanrı'nın nerede olduğu sorusu, insanın ne yapması gerektiği sorusunu ortadan kaldırmaz.
Eğer Tanrı yaratılmış ortamdan münezzehse, onu yalnızca bir koordinata yerleştirmek mümkün değildir. Eğer insanı kendi izdüşümü olarak düşünüyorsak, bu izdüşümün anlamı yalnızca benzerlikte değil, taşıdığı sorumlulukta da aranabilir. Bir ressamın tablosundaki figür, ressamın bütün bilgisine sahip değildir; ama kendi dünyasında acı çekiyorsa, o acı figürün dünyası bakımından gerçektir. Bir oyundaki karakterin sınırları tasarımcının sınırları olmayabilir; ama karakterin yaptığı seçimlerin diğer karakterler üzerinde sonuçları vardır. Bir notanın tek başına şarkı olmaması, onun şarkıdaki değerini yok etmez. Bir harfin tek başına cümle kuramaması, onu anlamsız yapmaz.
Belki insanın görevi, kendi sınırlarını inkâr etmek değil, o sınırlar içinde mümkün olan iyiliği gerçekleştirmektir.
Bir başkasının acısını azaltmak.
Gücü olduğunda adil davranmak.
Bilmediği yerde kesinlik taslamamak.
Kendisine benzemeyeni düşman ilan etmemek.
Sahip olduğu dünyayı, kendisinden sonra gelecek olanların da yaşayabileceği bir yer olarak bırakmak.
Bunlar küçük şeyler gibi görünebilir. Çünkü insan, büyük bir yaratılış hikâyesinin içinde kendisine büyük bir rol verilmesini istiyor. Evrenin sırrını çözmek, sonsuzluğun kapısını açmak, bütün soruların merkezinde durmak istiyor.
Oysa belki de en büyük rol, çoğu zaman en gösterişsiz olandır.
Bir insanın başka bir insanı incitmemeyi seçmesi, evrenin oluşumunu açıklamaz. Ama bir insanın dünyasını değiştirir.
Birinin açlığına karşılık vermek, zamanın neden başladığını söylemez. Ama o insanın yarın sabaha ulaşmasını sağlayabilir.
Bir başkasını gerçekten dinlemek, Tanrı'nın varlığını kanıtlamaz. Ama insanın yalnızlığını bir süreliğine hafifletebilir.
Belki bütün bunların kozmik bir karşılığı yoktur.
Belki vardır.
Bunu bilmiyoruz.
Fakat bir iyiliğin değerini, onu gören sonsuz bir gözün bulunmasına bağlamak zorunda mıyız? Bir kötülüğün yanlış olduğunu anlamak için bütün evrenin bizi izlediğini bilmemiz mi gerekir? Bir çocuğu korumak için onun hangi kutsal metinde nasıl anlatıldığını öğrenmemiz mi gerekir?
Bazen doğru olan şey, bütün metafizik sorular cevaplanmadan da kendisini belli eder.
Bir insan acı çekiyorsa, acısı gerçektir.
Bir insan yardıma muhtaçsa, ihtiyacı gerçektir.
Ve sen onun yanında durabilecek durumdaysan, artık mesele yalnızca evrenin ne olduğu değildir.
Mesele, senin ne yapacağındır.
Belki Tanrı bir ressamdır; biz onun boyalarıyız.
Belki bir müzisyendir; biz onun notalarıyız.
Belki bir programcıdır; biz onun kurduğu düzenin içinde yeni anlamlar üreten verileriz.
Belki bunların hiçbiri değildir.
Belki insan zihni, anlayamadığı bir gerçekliğin karşısında, elindeki en güçlü imgeleri kullanarak kendisine bir pencere açıyordur. Belki bu imgeler gerçeğin kendisi değil, ona yaklaşmak için kurduğumuz geçici köprülerdir.
Ama köprülerin kendisi de bir işe yarar.
Bizi bulunduğumuz kıyıdan başka bir kıyıya taşırlar. Oraya vardığımızda köprüyü geride bırakabiliriz. Yeni bir soru sorabilir, yeni bir yol arayabiliriz. Bir zamanlar kesin sandığımız şeylerin eksik olduğunu öğrenebiliriz.
İnsanın büyümesi belki de tam olarak budur: Kendi cevaplarını sevmeyi bırakmadan, onların son cevaplar olmadığını kabul edebilmek.
Çünkü bazen bir insanın en büyük yanılgısı yanlış bir şeye inanması değil, artık öğrenmesi gereken hiçbir şey kalmadığına inanmasıdır.
Gökyüzüne bak.
Orada kendi küçüklüğünü görebilirsin. Kendi yalnızlığını, geçiciliğini, ne kadar az şey bildiğini. Ama aynı gökyüzünde, seni meydana getiren maddenin yıldızların tarihinde bir yeri olduğunu da düşünebilirsin. Bir zamanlar yıldızların içinde oluşmuş elementlerden oluşan bedeninle, yıldızları anlamaya çalışıyorsun. Evrenin bir parçasısın ve evrenin bir parçası olarak evren hakkında sorular soruyorsun.
Belki bu bile yeterince tuhaftır.
Belki bir yaratılış hikâyesinin en şaşırtıcı tarafı, yaratılmış olanın bir gün başını kaldırıp kendisini yaratanı sorgulaması değil; bunu yaparken başka bir yaratılmışın elini tutabilecek olmasıdır.
Belki Tanrı, eğer varsa, insanın kendisine benzeyen bir varlık olmasını yalnızca düşünebilmesiyle değil, başkasının varlığını kendi varlığı kadar önemli görebilmesiyle ölçüyordur.
Belki de ölçmüyordur.
Belki bütün bu anlamları biz kuruyoruz.
Fakat insanın kendi kurduğu anlamlardan sorumlu olması, onları daha az değerli yapmaz. Tam tersine, anlamın hazır verilmediği bir dünyada merhameti seçmek, adaleti savunmak, bilgiyi aramak ve başkasının yaşamını önemsemek daha büyük bir emek ister.
Bir ressamın elinden çıkmış olsak bile, başkasının üzerine karanlık sürmek zorunda değiliz.
Bir müziğin notaları olsak bile, birbirimizi susturmak zorunda değiliz.
Bir programın verileri olsak bile, birbirimizi yalnızca hesaplanabilir şeylere indirgemek zorunda değiliz.
Ve eğer bir dilin harfleriysek, belki de görevimiz en büyük harf olmak değil, anlamlı bir cümlenin kurulmasına katkıda bulunmaktır.
İnsanlığın ihtiyacı, herkesin aynı sesi çıkardığı bir dünya değildir. Aynı renge boyanmış, aynı kelimeyi söyleyen, aynı düşünceyi tekrar eden bir kalabalık da değildir. İhtiyacımız olan şey, farklılıkların birbirini yok etmeden bir arada yaşayabildiği bir düzen; gücün merhameti ezmediği, bilginin kibri beslemediği, inancın nefrete dönüşmediği, şüphenin de insanı duyarsızlaştırmadığı bir dünyadır.
Belki cennet, ölümden sonra açılacak bir kapıdır.
Belki kutsal metinlerin anlattığı gibi bambaşka bir varoluş biçimidir.
Belki insanın zihninin henüz kavrayamadığı bir gerçekliktir.
Belki de insanlar, yüzyıllardır cenneti anlatırken biraz da bu dünyada eksik olan şeylerin haritasını çıkarıyorlardır: Açlığın olmadığı, korkunun hükmetmediği, adaletin gecikmediği, sevginin bir ödül gibi dağıtılmadığı bir yer.
Cennetin nerede olduğunu bilmiyorum.
Ama yeryüzünde cehenneme dönüşen yerlerin nasıl oluştuğunu bazen görebiliyorum. Bir insanın başka bir insanı eşit saymadığı yerde, bir gücün kendisini bütün kuralların üstünde gördüğü yerde, bir acının sırf sahibinin kimliği yüzünden önemsiz sayıldığı yerde.
Belki cennetin yerini bulmadan önce, cehennemin nasıl kurulduğunu öğrenmemiz gerekiyor.
Belki Tanrı'yı anlamak için göğe bakmaya devam etmeliyiz; fakat insan olmanın ne anlama geldiğini anlamak için birbirimizin yüzüne de bakmalıyız.
Çünkü gökyüzü bize nereden geldiğimizi düşündürebilir.
Ama karşımızdaki insan, buradan sonra ne yapacağımızı sorar.
Ve sonunda, bütün ressamları, müzisyenleri, programcıları, harfleri ve evrenin bilinmeyen bütün yasalarını bir anlığına zihnimizden çıkarırsak, geriye hâlâ cevap bekleyen bir soru kalır:
Sana, senden başka bir hayatın da gerçek olduğunu anlayabilecek bir bilinç verilmişse, onunla ne yapacaksın?
Belki insanın görevi budur.
Tanrı'nın nerede olduğunu kesin olarak bilmeden de bir başkasına yer açabilmek.
Evrenin neden var olduğunu çözemeden de onun içinde yaşayanları incitmemeye çalışmak.
Kendi hikâyesinin merkezinde olmadığını fark ettiğinde yokluğa düşmemek; aksine, başka hikâyelerle birleştiğinde taşıdığı anlamı keşfetmek.
Belki bizler, büyük bir resmin üzerindeki küçük renkleriz.
Belki sonsuz bir bestede kısa süreli notalar.
Belki henüz son satırı yazılmamış bir programın verileri.
Belki bir dilin, kendisinden sonra gelecek kelimeyi bekleyen harfleriyiz.
Ve belki hiçbirimiz tek başımıza bütün resmi göremeyeceğiz.
Ama birbirimizi karartmadan yan yana durabiliriz.
Birbirimizin sesini boğmadan konuşabiliriz.
Birbirimizi silmeden değişebiliriz.
Birbirimize yalnızca araç, engel, rakip ya da veri olarak bakmaktan vazgeçebiliriz.
Çünkü belki de yaratılışın en derin sorusu, kimin bizi yaptığı değildir.
Belki soru şudur: Var olduğumuzu öğrendikten sonra, varlığımızla ne yapmayı seçtik?
Ve eğer bir gün, zamanın dışından bakan bir göz bu dünyanın hikâyesini okuyacaksa, umarım yalnızca savaşları, iktidarları, yıkılan şehirleri ve birbirine üstün gelmeye çalışan insanları görmez.
Umarım bir yerde, karanlık bir odada, bir insanın başka bir insan için ışığı açık bıraktığını da görür.
Birinin, hiçbir karşılık beklemeden, başka birinin yükünü taşıdığını.
Birinin, kendisine benzemeyen birini anlamak için ömründen birkaç saat ayırdığını.
Birinin, dünyanın bütün sorularını çözemeyeceğini bilmesine rağmen, cevabını bildiği küçük bir iyiliği yapmaktan vazgeçmediğini.
Belki o zaman, bütün evrenin ne anlama geldiğini hâlâ bilmiyor olsak bile, bu evrende yaşamış olmanın neye değebileceğini biraz olsun anlamış oluruz.
Çünkü belki Tanrı'nın en büyük eseri, kusursuz bir dünya yaratmak değildir.
Belki kusurlu bir dünyanın içine, birbirinin yarasını görebilen varlıklar bırakmaktır.
Ve belki insanın en büyük görevi, kendisini yaratanın kim olduğunu bulamasa bile, eline ulaşan hayatı biraz daha az karanlık hâle getirmektir.
Bir ressamın boyası olarak başladığını düşünen insan, belki bir gün başkasının yüzündeki rengi korumayı öğrenir.
Bir notanın yalnızlığından korkan insan, belki bir gün başka bir sesin yanında kendi yerini bulur.
Bir harf olarak eksik olduğunu sanan insan, belki bir gün kendisini tamamlayacak olanın başkalarını eksiltmek olmadığını anlar.
Ve evrenin kodunu çözmeye çalışan insan, belki bir gün en zor sorulardan birinin bir denklemde değil, kendi davranışlarında saklı olduğunu fark eder.
O gün, gökyüzü yine aynı gökyüzü olacaktır.
Yıldızlar yine uzak, ölüm yine kaçınılmaz, bilinmeyen yine büyük olacaktır.
Ama insan, bütün bunların ortasında, başka bir insanın elini tutmayı öğrenmişse, dünya aynı dünya olmayacaktır.
Belki de aradığımız şey tam olarak budur.
Cennetin nerede olduğunu bilmeden, bir başkasının dünyasını cehenneme çevirmemek.
Yaratıcının hangi biçimde var olduğunu bilmeden, yaratılmış olmanın sorumluluğunu taşımak.
Ve bir gün kendi hikâyemiz sona erdiğinde, arkamızda bıraktığımız cümlenin kusursuz olmasını değil, içinde bir başkasının da yaşayabileceği kadar yer bulunmasını ummak.
Çünkü belki sonsuzluğa bıraktığımız en anlamlı iz, kim olduğumuzu kanıtlayan bir anıt değil; bizden sonra gelen birinin, bizim sayemizde biraz daha az yalnız hissetmesidir.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu