Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Atışma Online Üyeler
(0 oy)

Kopya Kâğıdının Öteki Yüzü

Sınıfın arka sıralarında her zaman aynı fısıltı dolaşırdı.


— Biraz kâğıdını kaydırsana.

— Şu sorunun cevabı ne?

— Oğlum, arkadaşız, aramızda bir şey mi var?


Çocuk, başını kaldırmadan soruları çözmeye devam ederdi. Kaleminin ucunda küçük bir dünyanın bütün ağırlığı vardı. Önündeki kâğıt, yalnızca bir sınav kâğıdı değildi onun için; gecelerden, uykusuz sabahlardan, yarım bırakılmış oyunlardan ve annesinin kapının aralığından sızan endişeli bakışlarından yapılmış bir gelecekti.


Yan sırasındaki çocuk dirseğiyle dürttü.


— Birader, şu beşinci soruyu göstersene.


Başını çevirdi. Arkadaşının gözlerinde bilmediği bir şeyi öğrenme arzusu değil, bilmesi gereken bir şeyi başkasından alma rahatlığı vardı.


— Çalışsaydın bilirdin, dedi.


Arkadaşı güldü.


— Ne olacak sanki? Alt tarafı bir not. Biraz yardım etsen ölecek misin?


Çocuk cevap vermedi.


Ona göre mesele bir not değildi. Mesele, insanın kendi emeğiyle arasına bir başkasının kalemini sokmasıydı. Bir sınavda kopya çekmekle bir ömrü başkasının omuzlarına basarak geçirmek arasında görünmez bir akrabalık olduğuna inanıyordu.


Arkadaşlarının aldığı notlar umurunda değildi. Onların karnelerindeki doksanlar, yüzler, takdir belgeleri onu ne kıskandırıyor ne de korkutuyordu. Çünkü o, bir notun insanın bilgisini değil, bazen yalnızca o günkü kurnazlığını ölçtüğünü düşünüyordu.


Bir gün yine sınavdan önce etrafını sardılar.


— Sen zaten yapıyorsun, bize de göster. Ne kaybedeceksin?


Çocuk, çantasından kalemini çıkarırken sakince cevap verdi:


— Benim kaybedeceğim bir şey yok. Ama sizin kazanacağınız şeyin ne olduğunu da bilmiyorum.


O gün sınıfta herkes yüksek not almıştı. Öğretmen sonuçları okurken birkaç isim özellikle öne çıktı. Çocuğun arkadaşları birbirlerine göz kırptılar. Çocuk ise kâğıdını katlayıp çantasına koydu.


Onların sevincini bozmak istemediğinden değil, o sevincin ne kadar kısa süreceğini bildiğinden.


Yıllar geçecekti.


Üniversite sınavı gelecekti. Çocuk, aylarca çalıştığı soruların karşısında oturacak, bildiklerini kendi zihninden çekip çıkaracaktı. Arkadaşları ise bir şekilde yine yollarını bulmaya çalışacaktı. Kimisi başkasının cevaplarına bakacak, kimisi ezberlediği birkaç kalıbı sınav kâğıdına dökecek, kimisi de şansına güvenecekti.


Sonuçlar açıklandığında aralarındaki mesafe belirginleşecekti.


O, istediği üniversitenin kapısından içeri girecekti.


Arkadaşlarının bir kısmı daha düşük puanlarla farklı bölümlere yerleşecek, bir kısmı yeniden hazırlanacak, bir kısmı ise çoktan başka hesapların peşine düşecekti.


Çocuk, üniversitenin ilk günü kampüsün taş merdivenlerinde durup geriye bakacaktı. Lisedeki sınıfını, tebeşir tozunu, sıraların üzerine kazınmış isimleri hatırlayacaktı. İçinden, Demek ki insan gerçekten çalıştığında bir yere varabiliyor, diye geçirecekti.


Yıllar boyunca bu düşünceyi büyütecekti.


Çalışmaya devam edecekti.


Lisansını bitirecek, yüksek lisans yapacak, doktora tezi yazacak, akademik makaleler hazırlayacak, sabahlara kadar araştırmaların içinde kaybolacaktı. Kimi geceler bilgisayar ekranındaki bir paragrafı saatlerce düzeltecek, kimi sabahlar kahvesi soğurken bir fikrin peşinden koşacaktı.


Bir zamanlar kopya vermemek için dirseklerini sıralarına siper eden çocuk, şimdi üniversite amfisinde yüzlerce öğrenciye ders anlatacaktı.


Profesör olacaktı.


Bir gün, yıllar önce kendisini kopya vermeye zorlayan arkadaşlarından biriyle karşılaşacaktı. Adamın saçlarına ak düşmüş, yüzüne geçim derdinin çizgileri yerleşmiş olacaktı.


— Ne yaptın bakalım? diye soracaktı eski arkadaşı.


— Üniversitedeyim. Profesör oldum.


Adam gülümseyecek, biraz da hayranlıkla başını sallayacaktı.


— Helal olsun. Sen zaten çocukluğundan beri çalışkandın.


Çocuk, bu cümleyi duyunca garip bir huzur hissedecekti. Yıllar önce verdiği emeğin, gecelerce çektiği sıkıntının, vazgeçmediği doğruların karşılığını aldığını düşünecekti.


Belki de insanın en güzel ödülü, bir zamanlar kendisine inanmayanların önünde hiçbir şey kanıtlamaya ihtiyaç duymadan durabilmekti.


Ne var ki hikâye burada bitmeyecekti.


Hayat, bazen insanın en çok inandığı cümleyi alır, onu kendi boğazında düğümlerdi.


Bir sabah profesör, üniversitenin koridorlarında yürürken ilan panosunda bir duyuru görecekti.


Bölüm başkanlığına yeni bir atama yapılmıştı.


Kendi alanında yıllardır çalışan, bilimsel yayınları bulunan, öğrencilerinin saygısını kazanmış bir akademisyen olarak bu göreve kendisinin de aday olabileceğini düşünmüştü. Başvurusunu hazırlamış, dosyasını teslim etmişti.


Fakat koltuğa başka biri oturmuştu.


Yeni bölüm başkanını tanıyordu.


Bir zamanlar sınavlarda başkasının kâğıdına bakarak yüksek notlar alan, ders çalışmak yerine başkalarının emeğinden pay çıkarmaya çalışan insanlardan biriydi. Üniversite yıllarında da pek değişmemişti. Doğru insanlarla doğru masalarda oturmayı, doğru kişilerin önünde doğru cümleleri kurmayı öğrenmişti.


Profesör, önce bunun bir tesadüf olduğunu düşündü.


Sonra başka atamaları gördü.


Yıllardır biriken emeğiyle o koltuklara yaklaşamayan insanlar vardı. Buna karşılık, akademik yeterliliği tartışmalı olduğu hâlde tanıdıkları, bağlantıları ve kendilerine açılan kapılar sayesinde yükselenler...


Bir süre sonra mesele yalnızca üniversiteyle sınırlı kalmadı.


Eski arkadaşlarından biri bir kamu kurumunda yönetici olmuştu. Bir diğeri, sınavlarda başkalarının cevaplarını arayan o çocuk, şimdi bir şirketin insan kaynakları bölümünde işe alım yapıyordu. Başka biri, yıllarca emek veren insanların önüne geçerek önemli bir pozisyona yerleşmişti.


Bir zamanlar kopya çekerken başkasının başarısını kendi hanesine yazanlar, şimdi hayatın daha büyük sınavlarında aynı şeyi yapıyorlardı.


Ve bu defa yanlarında bir gözetmen yoktu.


Profesör, odasına geçti. Masasının üzerindeki kitaplara baktı. Yıllarını vermişti. Bir insanın bilmediğini öğrenmesi, bildiğini geliştirmesi, başkasına aktarabilmesi için ömründen parçalar bırakmıştı.


Şimdi karşısında, bütün bu emeği bir kenara iten bir düzen duruyordu.


Kendi kendine sordu:


Ben nerede yanlış yaptım?


Çalışmakta mı?


Dürüst olmakta mı?


Hak etmediğim bir şeyi istememekte mi?


Bir insanın ömrünü kitapların arasında geçirmesi, bir başka insanın birkaç telefon görüşmesiyle elde ettiği koltuğa ulaşmasına yetmiyorsa, hangi başarıdan söz edilebilirdi?


O gün ilk defa lisedeki arkadaşlarının aldığı notları hatırladı.


Bir zamanlar onların kendisinden geride kalacağını düşünmüştü. Çünkü çalışmanın insanı ileri taşıyacağına inanmıştı. Ama hayatın önüne koyduğu manzara, yıllardır ezberlediği bütün doğruları sorgulatıyordu.


Belki de onlar geride kalmamıştı.


Belki de o, yanlış bir yarışın kurallarına inanmıştı.


Belki de sınav kâğıdında kopya çeken insan, hayatın sınavında da kopya çekebileceğini çok erken öğrenmişti. Üstelik bu kez cevap anahtarını saklayan bir öğretmen, itiraz eden bir gözetmen, haksızlığı kayda geçiren bir tutanak da yoktu.


Sadece kapalı kapılar, tanıdık isimler ve birbirine açılan koltuklar vardı.


Profesör, pencereden dışarı baktı.


Kampüsün bahçesinde bir öğrenci, elinde kitaplarla yürüyordu. Bir başkası bankta not çıkarıyordu. Bir diğeri telefonundan arkadaşına bir şeyler gösteriyor, birlikte gülüyorlardı.


Bir an için o öğrencilerin geleceğini düşündü.


İçlerinden biri belki de yıllar sonra kendisi gibi profesör olacaktı. Geceleri çalışacak, araştırmalar yapacak, iyi bir insan ve iyi bir bilim insanı olmak için uğraşacaktı.


Ama ya bütün bunların sonunda hak ettiği yere gelemeyecekse?


Ya bir başkası, onun yıllarca çalışarak hazırlandığı koltuğu birkaç doğru tanıdık sayesinde alacaksa?


Profesörün boğazına bir şey düğümlendi.


Ve tam o sırada gözlerini açtı.


Önünde kitaplar yoktu.


Üniversitenin koridorları yoktu.


Profesör unvanı, akademik makaleler, bölüm başkanlığı ilanı, yıllar sonra karşılaştığı eski arkadaşları...


Hiçbiri yoktu.


Bir sınıfın ortasındaydı.


Öğretmen sınav kâğıtlarını dağıtıyordu. Arkasından bir ses geldi:


— Kâğıdını biraz kaydırsana. Şu soruyu da göreyim.


Çocuk başını kaldırdı.


Henüz üniversiteye gitmemişti. Henüz profesör olmamıştı. Henüz yıllarca çalışıp hak ettiği yere gelememişti.


Hepsi, sınavdan önce birkaç saniyeliğine gözlerini kapattığında gördüğü bir hayaldi.


Ama o hayalin içindeki acı, gördüğü her şeyden daha gerçekti.


Çocuk aslında geleceğinden emin değildi. Çalışmanın onu nereye götüreceğini bilmiyordu. Dürüstlüğün bir gün karşılığını bulacağından da emin değildi.


Sadece başka türlü yaşamak istemiyordu.


Arkadaşları yine kopya istiyordu.


Öğretmen sınıfta dolaşıyordu.


Sorular önündeydi.


Ve çocuk, bir kez daha kâğıdını kimseye göstermedi.


Bu defa bunu arkadaşlarından daha başarılı olacağına inandığı için yapmadı. Bir gün onların önüne geçeceğini düşündüğü için de değil.


Yalnızca bir insanın, henüz kimse görmüyorken de kendisine karşı dürüst kalması gerektiğini biliyordu.


Fakat asıl soru, çocuğun ileride ne olacağı değildi.


Asıl soru şuydu:


Bu çocuk yıllarca çalışırsa, büyüdüğünde gerçekten hak ettiği yere gelebilecek miydi?


Toplumların en büyük adaletsizliği, çalışkan insanlara çalışmayı öğütleyip karşılığında onlara hak ettiklerini vermemeleridir.


Bir çocuğa dürüst olmayı öğretmek kolaydır. Zor olan, o çocuk büyüdüğünde dürüstlüğün onu cezalandırmadığı bir ülke kurabilmektir.


Kopya çeken bir öğrenciye kızabiliriz. Başkasının emeğini kendi başarısı gibi gösteren bir çalışanı eleştirebiliriz. Liyakatsiz bir atamaya öfkelenebiliriz. Fakat bunların hepsi aynı meselenin farklı yaşlardaki yüzleridir.


Okulda kopya çekmekle hayatta torpille yükselmek arasında yalnızca ölçek farkı vardır. Birinde başkasının cevabını kendi kâğıdına geçirirsin, diğerinde başkasının emeğiyle açılmış kapıdan kendi adınla girersin.


Ve her ikisinde de birileri hak etmediği bir şeyi kazanırken, birileri hak ettiği şeyi kaybeder.


Bir toplum, çocuklarına çalışmayı öğütlerken yetişkinlerine haksızlık yapma hakkı tanıyorsa, orada eğitim yalnızca sınavlara insan yetiştirir; hayata değil.


Adalet, yalnızca hırsızlık yapmamak değildir. Başkasının hakkını gasp ederek elde ettiğin başarıya da başarı dememektir.


Bir koltuğa oturmak, o koltuğu hak etmek anlamına gelmez. Bir unvan taşımak, o unvanın gerektirdiği emeği vermiş olmak değildir. Bir sınavı kazanmak, o sınavın ölçmesi gereken bilgiye sahip olmakla aynı şey değildir.


Ve belki de en acı gerçek şudur:


Dürüst insanların başarısız olması, her zaman yeterince çalışmamalarından kaynaklanmaz. Bazen onların önünü kesenler, yeterince çalışmadıkları hâlde ödüllendirilenlerdir.


Bu yüzden çalışkan çocuklara yalnızca sabretmelerini söylemeyelim. Onlara emeklerinin karşılığını alabilecekleri bir düzen de bırakalım.


Bir çocuğun kalemini kopyaya kapatması için ona dürüstlüğün erdem olduğunu anlatmak yetmez. O kalemin yıllar sonra da değer göreceğini göstermek gerekir.


Aksi hâlde bir gün o çocuk büyür, üniversiteyi bitirir, yıllarca çalışır ve bir başkasının hak etmediği koltuğa oturduğunu görür.


O gün, kaybedilen yalnızca bir iş, bir makam ya da bir terfi değildir.


Bir çocuğun adalete duyduğu inanç da kaybedilmiştir.


Ve hiçbir toplum, en çalışkan çocuklarının hayallerini mezuniyet töreninden önce toprağa gömerek yükselemez.

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 1
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Kopya Kâğıdının Öteki Yüzü

Karanlıkta Saklı Işık Karanlıkta Saklı Işık