Tema
Üye Ol Giriş Yap
Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Sesli Şiirler Yazarlar Forum Sohbet Online Üyeler
(0 oy)

Mevsim Gülbahar - Kaçak Avı...

Bu gün Halil’e tanıdıkları beş gün doluyordu. Akşam olmuştu ve son geceydi Halil ile diyalogsuz geçirmek zorunda kalacağı. Ümmühan, yarın sabahtan itibaren Halil’in tepesinde bitebilecekti. Onun, kafasını bir şekle sokup sokamadığını öğrenmek için sabırsızlanıyordu.

Akşam olduğu halde Halil’in hala evlerine dönmemesinden dolayı meraklanan Ümmühan, yerinde duramaz oldu. Telefonun başına gelerek alıcıyı kaldırıp, abisinin çalıştığı avukatlık bürosunu aradı. "Alo?"

Karşısındaki Makbule Hanım, "Avukat Hakkı Öz’ün yazıhanesi. Buyurun!" diye cevap verdi.

Ümmühan, karşıdan gelen kadın sesinin Makbule’ ye ait olduğunu anladığı halde, her ihtimale karşılık, yine de "Makbule hanım, siz misiniz?" diye sordu.

Bu defa da, Makbule onun sesini tanıdığı halde, "Siz kimsiniz? Kimi aramıştınız?" diye sordu. Makbule’ nin bu soruyu sorma nedeni Ümmühan’ınki ile aynı değildi. O zaman kazanıp, alıcının ağzını eliyle kapatarak, masasının önünde oturan Erol’a fısıltıyla, "Kardeşin, ne diyeyim?" diye sorabilmek içindi. Erol, karşısından, işaretle yok de, derken,

Ümmühan da, "Ben Erol Soylu’nun kız kardeşi Ümmühan’ ım!" diyordu.

Makbule hanım, kızla dalga geçerek, "Ben de Makbule’ yim. Buyur Ümmühan’cığım," dedi.

"Abimle görüşecektim..."

Makbule, "Abin yok, şekerim," diyerek gülümsedi.

Ümmühan, hayal kırıklığı ile, inler gibi "Öyle mi?" dedi. "Nereye gittiğini biliyor musunuz?"

Makbule, kasıtlı, "Ne biliyim ben, şekerim? Çıktı, gitti," diyerek sertleşti.

Ümmühan, son bir ümitle, "Yalnız mıydı? Yanında Halil var mıydı?" diye sorunca, Makbule bu defa Erol’un karşısında oturmakta olan Halil’ e bakıp, onu işaret ederek, Halil’i soruyor, ne diyeyim, anlamında başını salladı. Yine de vakit kazanmak ve Ümmühan’ın Halil’i sorduğunu anlaşılır kılmak için, aynı anda, "Halil kim? Ben tanıyor muyum?" diye sordu.

Ümmühan, "Abimin arkadaşı. Üç dört gün önce sizinle tanıştırmış ya?" diye ısrar edince;

Makbule, "Haa, tamam, hatırladım,” dedi. “Erol beyin kan kardeşi imiş... Onlar ikisi gittiler, evet, evet, ikisi."

"Nereye gittiklerini bilmiyorsunuz tabii!"

"İnan ki, bilmiyorum, şekerim!"

Ümmühan, "Teşekkür ederim!" diyerek telefonu kapattı.

Halil, "Bu kız on dakkada buraya damlar, bizi de yakalar, bak görürsünüz," deyince;

Erol, "Doğru söylüyorsun, vallahi... Kalkın haydi, bir an önce çıkalım!" diyerek ayaklandı.

Üçü de, ofisten çıkmak üzere hazırlanmaya başladılar.

Ümmühan, telefonu kapatır kapatmaz, mutfaktan bahçeye geçerek, tıpkı Sarımsaklı’ da Halil’i yanından koşup geçerken ki kadar süratli ve bu defa komşu bahçe duvarlarının üzerinden adeta uçarak Nisa teyzesinin evine geldi.

Nisa hanım, salondan, mutfağın kapısını telaşlı telaşlı çalanın Ümmühan olduğunu tahmin ederek, geçti mutfağa. Kız dışardan acele etmesini işaret edip duruyordu. Nisa hanım gidip kapının kilidini çevirerek açtı.

Ümmühan, "Şu kapıyı kilitlemesen, olmaz sanki, " diye söylenerek hızla daldı içeri. Bir taraftan da Nisa hanımı çekiştirerek salona gitti. Bedri bey televizyonun karşısındaydı. Ona, "Merhaba Bedri amca!" dedikten sonra, onun vereceği cevabı umursamadan, “Nisa teyze, çabuk, abimin yazıhanesine telefon et! Erol var mı, diye sor? Nereye gitti, diye sor? Çabuk!...Yok, yok, yok...Erol diye sorma, Halil diye sor!"

O kadar seri konuşuyordu ki, bu arada Bedri bey’in, "Merhaba kızım! Nasılsın?" diye soruşunu bile duyamadı.

Nisa hanım, eline tutuşturulan telefon alıcısını, "bir dakika kızım... dinlesene..." diyerek yerine bırakmaya çalışıyor ama, Ümmühan onu da duymuyordu.

"Telefon numarasını mı bilmiyorsun? Dur ben söyleyeyim... İki yüz on altı yedi yüz..."

Nisa hanım, elleriyle ağzını kapattı onun, "Bi sus ta dinle!" diye çıkıştı.

Ümmühan, sustu.

Nisa hanım, "Erol da, Halil de on dakika kadar önce yazıhanedeydiler. Halil bana, oradan telefon etti. Dedi ki, anne, Erol ile birlikte doktoramı tamamlayışımızı kutlamaya Cunda’ya gideceğiz. Biraz geç gelebilirim. Merak etmeyin dedi. Anladın mı, şimdi?"

Ümmühan, bu defa Nisa hanıma çıkışmaya başladı. "İçki ile mi kutlayacaklarmış? İçki mi içecekmiş? Niye izin verdiniz? Ya sarhoş olursa?..."

Nisa hanım, sevgiyle kucakladı kızı, "Deli kız, deli kız... Gel, sakinleş artık da, oturalım. Onlar yirmibeş yaşındalar. Unuttun mu? İçsinler, varsın. Sarhoş olup, bizi dövecek halleri yok ya, değil mi?" Ümmühan’ı sakinleştirmeyi başaran Nisa hanım, birlikte Bedri beyin yanına giderek oturdular.

Ümmühan, "Yine de o sekreter, yok diye yalan söyleyerek aldattı..." diye söylenmeye başlayınca,

Bedri bey, gülümseyerek, "Kızım, hepimiz, birileri için bazen yalan söylemek zorunda bırakılmıyor muyuz? Abin ile sözlün söyletmiştir kadıncağıza yalanı..." dedi.

Bedri beyin ağzından kaçan "Sözlün" kelimesine takıldı Ümmühan, mutlu mutlu daldı.

Sonra, "Niye beni de götürmediler sanki? Niye, bensiz kutlama yapıyorlar?..." diye söylenmeye başladı.

Birden aklına gelen bir şeylerle sustu.... Onun bu suskunluğunun ardından bir şeytanlık çıkmasını bekleyen Bedri Bey ve Nisa hanım, beklenti içinde bakmaya başladılar.

Ümmühan, "İki kişilik kur masamı, meyhaneci! Sevgilim gelecek..." diye Halil’in şiirini mırıldandı.

*

Ümmühan ayağa fırladı. "Ben gidiyorum!" diye seslendi.

Nisa hanım, Bedri beye, "Aynen aklıma geldiği gibi!" dedi.

Bedri bey de, "Tıpkı benim de tahmin ettiğim gibi..." dedi.

Geldiği gibi, rüzgar hızıyla mutfağa koşturup, bahçe kapısından çıktı, gitti.

Arkasından, "Güle güle kızım!" diye seslenen Nisa Hanımın ve Bedri beyin, sarf ettikleri bu uğurlama cümlesi bitinceye kadar, Ümmühan evlerine varmıştı bile.

*

Erol, daha önceden, Cunda’da, Sahilde, deniz kıyısında ki müzikli lokantalardan birinde yer ayırttırmıştı. Genelde ailelerin oturduğu bir lokantaydı. Kendileri için ayrılmış masanın üstünde rakı şişesi ve meze servisi Erol’un talimatı doğrultusunda, onlar gelecek diye daha önceden hazırlanmıştı. Bir tek sıcak yiyeceklerin siparişine kalmıştı iş. Üçü de balık ısmarlayarak o işi de hallettiler. Orkestra da, bu saatlerde hafif bir yemek müziği ile sahnedeydi. Sıcak yemekler tüketilip, alınan alkollerle keyifler ciddiyetlerin yerine ikame etmeye başladığında müzikte, insanlar da hareketlenecekti mutlaka... Her içkili lokantada olduğu gibi...

*

Ümmühan, havlularla sarınmış, hızlı hareketlerle, elindeki baş havlusuyla saçlarını kurulayarak, banyodan çıkıp, odasına geçtiğinde annesi onun henüz yeni banyo yapmaya başlamış olabileceğini hesaplıyordu. Odasından saç kurutma makinesinin sesi gelmeye başladığında merak ederek odasına gitti. Anne olmanın avantajıyla, kapıyı çalmadan içeri girdiğinde, kızını çırılçıplak aynanın önünde saçlarını kuruturken buldu. Ümmühan kapı ansızın açılınca irkildi. Gelenin annesi olduğunu görünce söylenmeye başladı. "Kapıyı çalsan ya! Ben, sizin yatak odanıza bir kerecik olsun, böyle girdim mi, hiç?" Bir yandan da, az önce banyodan gelirken örtündüğü havluyu yeniden omuzlarına aldı.

Ayşe hanım, kızını utandırmış olmaktan dolayı üzüldü. "Özür dilerim, prensesim! Hata yaptım..." diyerek kızının üstüne eğilip, onu saçlarından öptü. "İç çamaşırı hazırlayayım mı?"

Ümmühan, karyolasının yanı başında ki komodini işaret etti, "Oradan ver temiz bir şey!..."

Ayşe hanım, komodinin çekmecelerini karıştırarak beyaz dantelli bir sutyenle külot çıkartıp, tuvalet masasının üstüne bıraktı. "Al giyin bunları da, öyle otur..." diyerek kızın odasından çıktı.

*

Ümmühan, yatak odasının kapısı aralığından, "Anneee!..." diye seslendi.

Onun sesini duyan Ayşe hanım mutfaktan çıkarak kızın odasına geçti. "Buyur prensesim!"

Ümmühan, saçlarını ufak bigudilere dolamış, yatağının üzerin serdiği üç dört tane gece elbisesinin başında dikiliyordu. Annesi gelince, "Şu dördü arasında tereddütte kaldım. Birini seçmem için yardımcı ol!" dedi.

O, giyeceği kıyafetin kararını çoktan vermiş durumdaydı aslında; Ayşe hanım, kızının bu huyunu çok iyi biliyordu. "Tatlım," dedi; "Biliyorsun, bu beyaz elbise sana çok yakışıyor. Ben onu giyinmeni tavsiye ederim."

Ümmühan öteki üçünü gardırobundaki askılıklarına kaldırdı, beyaz elbiseyi annesinin de yardımıyla giyinmeye başladı.

Ayşe hanım, "Giyinmeden önce saçlarını açsaydın ya, tatlım," dedi.

Ümmühan, "Biraz daha tutsunlar diye sona bıraktım saçlarımı..." dedikten sonra, "İçine kırmızı bluz mu giyseydim ki?" diye sordu.

"Yok tatlım, krem sarı daha güzel açıyor seni..."

Giyinmeyi bitirdikten sonra, hızlı hareketlerle bigudileri çözen Ümmühan, fön makinesiyle saçlarını çekmeye başladı. Saçları lüle lüle olarak omuz başlarına kadar iniyordu. "Haydi anneciğim, ben hafif bir makyaj yaparken, sen de, bir taksi çağırıver!" dedi.

Ayşe hanım tam da, “baban yapacaktı o işi,” dediğinde;

Bedri bey salondan içeri doğru seslendi. "Prensesim, taksi geldi!"

Ümmühan, odasından çıkıp salona geldiğinde Bedri bey ona hayranlıkla bakıyordu. "Çok, çok güzel olmuşsun kızım!" diyerek kızını yanaklarından öptü. "Müsaade etseydin de, ben de hiç olmazsa lokantanın önüne kadar gelseydim..."

Ümmühan, ona çıkışarak, "Babacığım, söyledim ya; abim ile Halil bekliyorlar... Başka bir yere gidiyor değilim ki!"

Bedri bey tereddütten kurtaramıyordu kendini, "Yok...Hani, saat dokuz oluyor... Abin de bize bir şey söylemedi...Ondan..."

Çıkışa geldiklerinde, annesini ve babasını sırayla öpen Ümmühan, "Yeter ama, beni de strese sokuyorsunuz! Haydi, hoşça kalın!" dedikten sonra kapıdan çıktı.

Bedri bey ile Ayşe hanım, dışardan hareket eden taksinin gözden kaybolduğu ana kadar pencereden ayrılmadılar.

Taksinin arkasında oturan Ümmühan, "Cunda’ya, sahile! Balıkçı lokantaların oraya..." diye emrettikten sonra, taksi şoförüne durumunu açıkça izah ederek onun bilgi ve tecrübesinden yararlanmayı umuyordu ki, adam dikiz aynasından gözlerini kısarak sinsi sinsi bakıp Ümmühan’ı tereddüde düşürmüştü. En son bakışını yakaladığı an, "Sağda dur! İneceğim!" diye bağırdı.

Şoför şaşırarak, sağa çekti. "Cunda’ya gideceğinizi söylemiştiniz ya?"

Ümmühan, aynı öfkeyle, "Ne diye bakıp duruyordunuz aynadan? Babam yaşında adamsınız..." diye azarladı adamı.

Adam, iyice mahçup olmuştu. "Kızım, vallahi çok yanlış anladın... Ben, babanız Bedri beyi çok iyi tanırım, en az yirmi senedir selamımız var onunla...Taksi durağına telefon edip, Şinasi gelsin diye özellikle beni çağırdı. Olur mu, öyle şey... Sen benim evladım yaşındasın... Aynadan bakış nedenim, Allah anana babana bağışlasın ama, ömrü hayatımda senin kadar güzel bir kız ne gördüm, ne işittim... Bedri beyin, bu kadar güzel kızı mı varmış diye şaşkınlığımdandı bakışım! Allahın bildiğini niye saklayayım, bir de, Almanya’ da bir oğlum var, işçi... Bedri beyden oğluma istesem, bu kızı, verir mi ki, diye geçirdim aklımdan. Hadi kızım, izin ver de, nereye istiyorsan götüreyim seni. Yoksa, böyle bir sebepten arabamdan indiğini duyarsa, Bedri beyin yüzüne bakamaz olurum." diye söylenmeye başladı.

Ümmühan, yine azarlayarak, "Babam, seni, kendisine rapor vermen için mi çağırdı yoksa?" dedi.

Adam gülümsedi, "Yok, sadece, biraz geç oldu, yabancı taksiye binmesin, dedi..."

Ümmühan, "Tamam," dedi. "Size inandım!"

Taksi yeniden hareket etti. Şoför Şinasi, "Yahu kızım, çok korkuttun beni!" diyerek güldü. Taksinin torpido gözünden bir kartvizit çıkartıp, arkaya uzattı. "Al bu kartı, bu tanışma vesilesiyle, bir yere gitmen gerektiğinde gece gündüz, istediğin zaman beni çağır. Orada hem durağın, hem de evimin telefonu var..."

Ümmühan kartviziti alarak, "Tamam, Şinasi amca!" dedi.

Şinasi, kızın kendisine hitap ediş biçiminden mest oldu. "Hah şöyle...Ben senin, Şinasi amcanım bundan sonra...Tamam mı, kızım?"

"Tamam," dedi Ümmühan, "Mademki, dost olduk; bana yardımcı olursun, değil mi?"

"Ne gibi? Olurum elbet!"

"Şimdi gitmek istediğim yerde abim bekliyor beni ama, o yerin hangi yer olduğunu bilmiyorum ben. Yani, gitmiş olabileceği yerlerin otoparklarını dolaşacağız seninle, abimin otomobiline bakacağım ben, bulunca da, hah burasıymış deyip ineceğim...Anlatabildim mi?"

"Sahilde ki yerlerde ise, kolay buluruz kızım. Zaten aynı güzergahta üç beş tane yer var..Arabalar da yol kenarına park ediliyor. Öyle kapalı bir otoparkları filan yok..."

Ümmühan, umutlanarak, "O halde, dolaşalım..." dedi.

Taksi, Cunda’da, sahil yoluna gelmişti bile. Şinasi ilk lokantanın önünde durdurdu taksiyi. "Ben arabayı tanımadığım için, sen dikkatlice bakıver artık, kızım..." diyerek birinci viteste ağır ağır yürüttükten sonra, aradıkları arabayı, arabalar arasında göremeyince hızlanıp uzaklaştılar.

Bu şekilde dördüncü lokantanın önüne geldiklerinde Ümmühan, Halil’in metalik gri arabasını ve plakasını hemen tanıdı. Heyecanla, "Hah, işte şu!" diye haykırdı.

Şinasi, "Şu mu?" diyerek, onun gösterdiği arabaya baktı. "Ama bu, bizim Bedri beyin arabası değil mi?"

Ümmühan şaşırdı. "Şinasi amca, senin de mahallede tanımadığın yok galiba!" diye takıldı.

"Senin gibi gençleri değil. Sadece kendim gibi morukları," diye güldü Şinasi.

Ümmühan da, "Bedri Amcanın oğlunu tanıyor musun? Halil... " diye sordu. İçinden, benim sevdiğim adam, sözlüm, demek geliyordu ama, tuttu kendini.

Ümmühan kapıyı açıp inerken, "Duymuşluğum var... Dışarıda okuyormuş..." dedi şoför Şinasi.

"Abimle ikisinin yanına gidiyorum ben şimdi... Borcum ne?"

Şinasi, korkarak baktıktan sonra, "Yine azarlamayacaksan eğer, babanla halledeceğiz onu...” dedi.

Ümmühan güldü, "Benim için hava hoş. Benim vereceğim de babamın parası zaten..."

"Ben burada bekleyeyim de, bir bak istersen. Belki yoklardır."

Ümmühan, "Yok, varlardır. Yalnız, babama, abimin beklediği lokantanın yerini biliyorum demiştim. Senden ricam, dolaşıp da bulduk filan deme... Dersen, bu kartviziti yırtar çöpe atarım. Tamam mı? Anlaştık mı? "

"Tamam, kızım. Size iyi eğlenceler..."

"Size de, hayırlı işler..." diyerek arabanın kapısını kapattı.

Taksi hareket edip uzaklaştı.

*

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)
  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Mevsim Gülbahar - Kaçak Avı...

AliKemal AliKemal