Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Sohbet Online Üyeler
(0 oy)

Mevsim Gülbahar Sizi Görünce Ağlamam Tutuyor Çocuklar

Hülya, salondaki masada ders çalışmaktaydı. Kapı çalındı.

Kalkatı, gidip kapaıyı açtı. Gelen Cemal’di.

“Selam!”

“Hoş geldin!”

Birlikte salona geldiler. Hülya, ders çalıştığı masadaki sandalyesine dönerken, “Ay, birden annemi hatırladım,” diyerek gülümsedi.  

“Öyle mi? Neden?”

Hülya, nedenini kısaca açıkladı. Sesi az hüzünlüydü. “Ben çok küçükken. Altı falan yaşımdayken... Yani, babam bizi terk etmeden önce, annemin, babam kapıyı çalınca gidip açıp, onu içeri alışını anımsadım, nedense...”

Cemal gitti, aynı masanın önündeki sandalyeye oturdu. “Çok küçük bir detay... Hafızan güçlü,” dedi.

“Alakası yok. Ama, geldi işte hatırıma. Birden, senle beni aynı  evde yaşayan karı koca gibi hissettim.”

Cemal, “Bora cezaevinden çıkınca, onunla gerçekleştirirsin bunu, inşallah…” dedi. “Baban ne diye terk etti sizi?” diye sorarak konuyu Bora’dan da, evlilikten de başka mecraya çekmek istedi.

Hülya’nın hüznü gitgide artıyordu: “Anneme felç inmişti. Yatalaktı. Babam da sağlam bir kadınla defoldu, gitti işte,” dedi.

“Yapma ya! E, siz ne yaptınız o gidince?”

“Ben? Ben baktım anneme. Yemeğini yedirdim, altını temizledim, ilaçlarını içirdim...”

“Altı yaşındaki bir çocuk için bu...”

Hülya, onun sözünü keserek, “Altı yaşımdan onbir yaşıma kadar. Tam beş yıllık çocukluk için bu…” diyerek düzeltti. “Çok zordu, çok... Sonra öldü annem.”

Cemal, öfkelenerek, “Başka kiminiz, kimseniz yok muydu yahu size sahip çıkacak?” diye çıkıştı.

“Vardı elbet. Anneannem, dayılarım, yengelerim. Bir sürü insan vardı. Ve hepsi, annene ne de güzel bakıyorsun, aferin Hülya’cığım, demek için arada bir uğruyorlardı...” Hülya da öfkelendi. “Kapat şu mevzuu! Sen ne yaptın? Benim için, babanla konuşabildin mi?”

Cemal, “İş için mi?” diye sordu.

Hülya şaşırarak, “dün akşam konuştuk ya, abiciğim! Bana bir iş ayarlatmak için babanla…” diye söylenmeye başladı.

Cemal, gamsız, “Okulun bitmesine daha bir ay var. Aceleye gerek yok,” diyerek onun sözünü kesti.

Hülya ısrar ederek, “Olur mu ya… Bir ay sonra iş aramak için vakit ayıramam. Bir gün dahi işsizliğe tahammülüm yok. Anlamıyor musun? Anlatamıyor muyum sana!” diyerek söylenmeye başladı.

Cemal, ağzındaki baklayı çıkartmaya karar vererek, “Senin bir banka memuresi olmana gönlüm razı değil. Zeki ve çalışkan bir elemana ihtiyacımız var bizim. O neden sen olmayasın?”

“Nasıl yani?…”

“Sana Bulanık’taki maden ocağından bahsetmiştim ya…”

“E?...”

“E’si şu ki, o işte çalışmanı istiyorum senden.”

“ Ne iş yapacağım ki orada?”

“Maden çıkartıp yurtdışına ihraç edeceksin. İhracat işlerine bakacaksın yani.… Yapılacak o kadar çok işin olacak ki, şaşarsın.”

“Allah’ın dağı başında ne işi olur… Hem korkarım ben; teröristler filan…”

Cemal gülmeden edemedi. “Hiçbir şeyden korkmana gerek yok. Herkes senden korksun!”

Hülya, merakla, “Hakikaten mi, bu iş…” dedi.

“Hakikaten…”

“Yani ciddi, ciddi…”

“Ciddi, ciddi…”

“Baban? Ya o ne diyecek?”

“İşin başına, böyle akıllı ve çalışkan bir hanımefendiyi geçirdiğim için tebrik eder beni…”

“Bak ama… Dalga geçiyorsan…”

“Geçmiyorum.”

“Ama ciddiye alacağım…”

“Tamam. Al.”

“Tamam len gakkoş! Mademki öyle, iş benim…”

“Senin dedik ya.”

“İnşallah kalkarım altından…”

“Kalkarsın, kalkarsın. Şu anda o işleri takip eden herif lise mezunu. O becerdikten sonra, sen haydi haydi becerirsin…”

“İnşallah!”

Cemal, ceketinin yakasından söküp aldığı toplu iğnenin ucunu yaktığı çakmağa tuttuktan sonra, “Uzat elini,” dedi.

Hülya, tereddüt etti. “Ne yapacaksın. O iğneyi batırmayı düşünmüyorsun, değil mi?”

“Ayıp oluyor ama... Hani birbirimize duyduğumuz güven?”

Hülya, elini uzatırken, “Eh, canımı acıtacak bir şey yap da, sorarım sana,” diyerek gülümsedi.

Cemal, kızın elini tutar tutmaz öteki elindeki iğneyi kızın parmağı ucuna batırdı.

Hülya, canı acıdığı için değil ama, korkarak çığlığı bastı. “Ah...”

Cemal, aynı iğneyle hemen kendi parmağını da kanattı.

“Oldu işte. Şimdi kan kardeş olabiliriz artık.” Kanayan parmağını, kızın parmağı üstüne değdirdi. “Kanlarımız birbirine karıştı. Şimdi yemin edeceğiz.”

“Edelim bakalım... Tamam da, ne diye yemin edeceğiz? Sen biliyor musun?”

Cemal, “Bilmiyorum," dedi. "Ama, uydururuz bir şeyler. Kanlarımızı birbirleriyle birleştirerek, aynı anne babadan doğmuş iki kardeşin duygularıyla birbirimize bağlandığımıza yemin edeceğiz.”

“Tamam. Söyle benimle sen de... Bu birleştirdiğimiz kanımız...”

“Bu birleştirdiğimiz kanımız...”

“Bizim kardeşliğimizin...”

“Bizim kardeşliğimizin...”

“Şahiti olsun...”

“Şahiti olsun...”

“Bu kardeşliğe...”

“Bu kardeşliğe...”

“Hiçbir duygu ile...”

“Hiçbir duygu ile...”

“Ve hiçbir menfaat uğruna...”

“Ve hiçbir menfaat uğruna...”

“İhanet etmeyeceğime...”

“İhanet etmeyeceğime...”

“Namusum ve şerefim üzerine yemin ederim...”

“Namusum ve şerefim üzerine yemin ederim... Olduk mu? Kanka mıyız bundan böyle?”

“Ömrümüzün sonuna kadar...”

“Eh, bi ihanet edersen bu kankalığımıza, çekeceğin var!”

Cemal, elini uzattı. “Çak...”

Hülya, onun eline çaktı. “Çak...”

 

Birden, dış kapının kilidinin kurcalanmakta olduğunu duyarak irkildiler. Cemal, salon kapısından antreye baktıktan sonra dış kapı kolunun zorlandığını fark ederek hızla odasına koştu; elinde tabancayla döndü. Silahın ağzına mermi sürerek salondan antreye, dış kapıya yöneltti. Hülya, Cemal’in elindeki silaha baka kaldı.

Kapı aralandığında Halil Kaya’nın sesi duyuldu. “Hey, millet! Kimse yok mu evde?”

Cemal, tanıdık sesi duyar duymaz derin bir oh çekti. Silahı indirip emniyet kilidini kapatarak beline sokuşturdu.
Hülya, büyük bir öfkeyle onun üzerine yürüyerek hırpalamaya başladı. “Nereden buldun o silahı? Hani el koymuşlardı silahına? Niye aldın o silahı eline? Bora gibi sen de cinayet mi işleyecektin? Sizler nasıl insansınız böyle ya! Katil ruhlu yaratıklar! Allah kahretsin hepinizi!” Cemal’i epeyi hırpaladıkta sonra bu defa da salona girmiş bulunan Halil’e yöneldi. “Sen niye kapıyı çalmadın da anahtarınla açmaya kalkıştın yahu; niyetin kendini öldürtmek mi senin kardeşim? Daha on gün önce bir cinayet işlenmedi mi burada? Salak mısın, nesin!? Sinsice girmenin gerekçesi, ne?”

Halil, onun salvolarından sıyrılarak, “Biriniz silah doğrultmuşsunuz, biriniz fırça! Çok hoş bir karşılamaydı! Sağ olun!” diyerek sitem etmeye başladı.

Hülya, kendini toparladı, sakinleşmeye çalışarak, “Bu geri zekalı silahla ortaya çıkınca, birden sinirlerim bozuldu Halil’ciğim; kusura bakma! Hoş geldin!” diyerek Halil’le tokalaşarak onunla yanak yanağa öpüştü.

Cemal de geldi yanlarına. “Hoş gelmişsin gakkoş!”

Halil, “Hoş bulamadım ama, sizleri özlemişim…” diyerek Cemal’i kucakladı. Hülya’ya, “Ne cinayetinden bahsediyordun az önce, sen? Bora nerede?” diye sordu.

“Haydi, haberim yok, de de; şaşırayım biraz!”

“Nedir haberimin olmadığı? Allah aşkına anlatın, neler oldu burada?”

“Nasıl haberin olmaz ya! Gazete okumuyor musun? Televizyon seyretmiyor musun, sen?”

“Nezih hoca ile Cevat amcanın öldürülmesi olayını mı söylüyorsun? Televizyonda haberini seyrettim elbette…”

Hülya, “Oh-o... Ondan sonra daha neler oldu, neler! Bu silahşor oğlanı öldürmek için iki serseri geldi buraya. Onlar bunu öldürmeyi beceremediler, ama kankardeşin Bora, onlardan birisini, aha bu silahla bir güzel becerdi!” diyerek Cemal’in belindeki silahı gösterdi.

Cemal, “Bu, o silah değildi. Bu babamın…” diyerek itiraz etti.

Halil’in şaşkınlığı had safhadaydı.“Bora mı öldürdü?”

“Maalesef!”

“Tuh, tuh, tuh! Bora nasıl yapabildi böyle bir şeyi yahu!”

Ona cevabı Cemal verdi. “Bizim sınıfta ki Metin’i biliyorsun ya! Cevat amcayı da o öldürmüş, İşletmedeki Ali İhsan’la beraber… Beni öldürmeye gelmişler buraya. Bora, yetişmeseymiş, öldüreceklermiş de… Bora, korkutmak için ateş edince Metin’e isabet etmiş kurşun. Gebermiş, şerefsiz! Bora, babasının kanını da kaldırmış oldu yerden böylelikle!”

Halil, eski ev arkadaşının bu zihniyetine hemen karşı çıktı. “Saçmalama yahu, kan dökmenin haklı gerekçesi mi olur Allah’ını seversen? E-e? Öteki ne oldu? Ali İhsan?”

“Ali İhsan da Diyarbakır’da enselenmiş. Buraya getirilecekmiş, mahkeme için…”

“Hay Allah, yahu! Şu duyduklarıma bir bakar mısın? Ben Ayvalık’a gider gitmez, üst üste bir sürü olay olmuş…”

Hülya, kederle, “öyle, ne yazık ki…” diye mırıldandı. Sustu.

Halil, hala duyduklarının gerçek olup olmadığının farkına varmağa çalışıyordu.

Her biri bir koltuğa oturdu.

Hülya, birden Halil’in parmağındaki alyansı görerek şaşırdı. “O yüsük alyans değil mi? Hayırdır?”

Halil Kaya, ona çaresizlikle gülümsedi. “Hayır mı, şer mi, bilmiyorum vallahi! Ayvalık’takiler bir komşu kızını uygun bulmuşlar, allem ettiler, güllem ettiler, nişanlandılar onunla.”

Hülya da, Cemil de hararetle kutladılar onu.

Cemal meraklanarak, “yeni nişanlını bırakıp gelmişin, hayırdır, iş için okuldan mı çağırdılar yoksa?” diye sordu.

Halil, “Çağırdıkları için değil, çağırmadıkları için geldim,” dedi. “Daha doğrusu, Nezih hoca vefat ettikten sonra iş durumumla ilgili gelişmelerden kaygılandım da geldim.”

Cemal, “Nezih hocanın yardımcısı halledecekti ya o işi; Nezih hocanın kemiklerini sızlatmamak için halleder her halde…” diye söylendi.

“O herifin ipiyle kuyuya inilmez. Bir dolap çevirebilir.”

Hülya, onun için kaygılanmadan edemedi. “Aman çevirmesin! Onca emek verdikten sonra…”

“Hayırlısı ne ise o… Bora’yı görmeğe gidebilir miyim, görüştürürler mi?”

“Maalesef! Ben bile görüşemiyorum, tuttuğum avukat aracılığıyla yürütüyorum temasımı. Bir tek Oya teyzenin görüşmesine izin veriliyor.”

“Tuttuğum avukat mı dedin?”

Ona cevabı Cemal verdi. “Hülya, arabasını satıp avukat tuttu ona. Satma dedim ben, ama dinleyen kim? Babam partinin il başkanını görevlendirdi; herif Eskişehir’in en meşhur avukatı, ama bu kız, yok dedi, illa benim tuttuğum avukat. Tuttuğu avukatı da bir görsen, kıçından soluyan moruğun biri…”

Hülya, ona müdahale ederek, “Adam, ağır ceza reisliğinden emekliymiş.” dedi.

“Neyse, hayırlısı. Ben bir ara Oya teyzeye gideyim de, hem Cevat amca için baş sağlığı, hem de Bora için geçmiş olsun diyeyim.”

“Beraber gideriz. Ben götürürüm benim arabayla.”

Halil, onun arabası olmadığını bildiğinden, şaşırdı. “Araban yoktu ki senin… Senin ehliyetin bile yok, be oğlum. Direksiyona oturmaktan ödün kopar senin.”

“Var, var. Aldık bir ehliyet. Araba kullanma fobimi de yendim bu kız sayesinde…”

Halil şaşırarak, “On gün önce vuruldun, hastanede yattın, taburcu olup ehliyet aldın, araba aldın, direksiyon fobini yendin… Bütün bunlar on gün içinde mi oldu?” diye sordu.

“Babası torpille aldı ehliyetini, bu daha hastaneden çıkmadan. Arabasını da taburcu olduğu gün, geçmiş olsun diye, hediye… Ben de üç gündür direksiyon dersi veriyorum. Beyefendi üç günde başımıza şoför kesildi…”

“Çiftlikte yürümeyi öğrenmeden traktör kullanmayı öğrendim ben… Fobim, direksiyon sallamakla ilgili değil, hem; kalabalık trafik içinde araba sürmekle ilgiliydi…”

Halil, kederli bir sesle, “Şu son bir ay içinde hepimizin hayatında hızlı değişimler olmuş, deseniz ya…” diye mırıldandı.

*

Halil, “Haydi mademki, Oya teyzeye gidip gelelim senin şu arabayla,” dedi.

Onun bu isteğine itiraz eden Hülya oldu. “Daha yeni geldin, yarın, öbür gün, günler bitmedi ya, gidersin. Otur şurada da Ayvalık’tan anlat bize…”

“Ayvalık’tan, Oya teyzeden dönünce anlatırız. Cevat amcanın cenazesinde bulunamadım zaten; bir an önce gidip hem baş sağlıyı dilemeliyim, hem de Bora’yı merak ediyorum. Onu soracağım Oya teyzeye.”

Hülya, ısrar etmek istemeyerek, “Sen bilirsin,” dedi.

Cemal ayaklandı. “Kalk da gidip gelelim o halde!”

Halil de kalktı, Hülya’nın davranmadığını görünce, “Haydi, sen gelmiyor musun Hülya?” diye sordu.

“Yok, ben bu gün uğradım. Hem ders çalışacağım ben.”

“İyi madem ki, hoşça kal!”

“Güle güle! Selam söyleyin.”

Halil ve Cemal, çıkıp gittiler.

*

Oya Kavak, karşısında Halil’i görür görmez hararetle kucakladı onu; gözlerini omzuna gömerek hüngür hüngür ağlamaya başladı. Halil, iyice rahatlaması için, onu rahat bıraktı.

*

 “Cevat amcanın cenazesine niye gelmedin?” diye sordu Oya Kavak.

Cemal, biraz da sataşma isteğiyle lafa karışarak, “İstanbul’a, Nezih hocasınınkine gitmiştir,” dedi.

“Yok, ona da gidemedim. Cenazeler kalktıktan sonra, televizyonda ki haberlerde öğrenebildim öldüklerini. Ben öğrendiğimde, cenazeler kaldırılmıştı. Telefonla sizi aradım, ama telefona cevap vermeyince size de ulaşamadım.”

Oya Kavak, “Beni, toparlanmam için birkaç günlüğüne kardeşim götürmüştü,” dedi. Cemal’e kinayeli bir bakış attıktan sonra, “Bora da bunun için adam öldürmekle meşguldü,” diyerek Cemal’i işaret etti. “Onun için ulaşamamışsındır!”

“Hala inanasım gelmiyor yahu! Kavga etmekten bile nefret eden Bora, nasıl olur da böyle bir şey yapar?”

Ona cevabı Cemal verdi. “Benim vurulduğumu görünce, ne yapsaydı yani, işlerini tamamlasınlar diye durup adamları seyredecek değildi ya! Korkutmak isteyerek bir el ateş etmiş işte…”

Oya Kavak, onu, “Yalan söyleme!” diye tersledi. “Sen yaralı vaziyetteyken, adam kaçıyormuş. Bora, arkasından kovalamış adamı, şarjördeki bütün mermileri sıkmış,”

*

Oya Kavak, Halil ile Cemal’i arabalarına kadar uğurladı. “Halil oğlum, sen Bora’nın en çok sevdiği arkadaşıydın,” diyerek Halil’in koluna girerek yürüdü. Cemal’e sataşmayla, “bunu pek sevmezdi, serserilerle gezip tozduğu için,” dedi. “Ama senin, kendisi gibi siyasete bulaşmayı sevmediğini söylerdi hep. Keşke bunun yerine, yanında sen olsaydın oğlumun. Eminim ki, ona o hatayı yaptırmazdın sen.” Tutamadı kendini ağlamaya başladı.

Halil ve Cemal, boyunlarını eğip sustular.

Sonra kendini toparlayan kadın, onları arabalarına binmeleri için yönlendirdi. “Haydi binin de gidin çocuklar. Sizi gördükçe ağlamam tutuyor…”

*

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)
  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Mevsim Gülbahar Sizi Görünce Ağlamam Tutuyor Çocuklar

AliKemal AliKemal