Yaz bitince, yaz boyunca bir milyondan aşağı düşmeyen nüfus gerçek rakamına dönüverdi. Cunda’sıyla, Sarımsaklı’sıyla, Altınova’sıyla “keşfe değer” bir yeryüzü cenneti olan Ayvalık'ın nüfusu girişteki mavi-beyaz tabelada yirmi sekiz bin diye yazıyor. Sarımsaklı'nın nüfusunu belirten öyle bir tabela yok; geçenlerde muhtar, kendisinde kayıtlı altı bin kişi olduğunu söylemişti. İkamet kaydı Sarımsaklı olmayanlarla birlikte on bin kişi de sen ona! Sarımsaklı, İzmir'in sınır komşusu bir Kuzey Egeli. Yunan Midilli Adası ile burun buruna. Bunda Sarımsaklı'nın hiçbir kabahati yok; burnunu bize doğru uzatan Midilli. Tatilciler gidip de sükûnet geldiğinden beri, o sessizlikte her sabah adada yaşayan Rumların osuruk sesiyle uyanıyorum. Rum kızı Adelphie her gün saat bir dedi mi sahile inip, bana el sallayarak öpücük yolluyor.
Ayvalık ilçe merkezi ise, açık denizden gizlenmek istermiş gibi körfeze dönmüş yüzünü. Onlarca ada, onun Ege ile bağını koparmak ister gibi doluşmuş araya.
Denizden doğru esen Poyraz, benim KOAH'lı akciğerlerimi, Kazdağları’nın oksijeniyle ve Ege Denizi’nin iyoduyla buluşturup ferahlık veriyor. Hava sıcaklığı gitmek için ıvır zıvırını henüz toparlamış değil. Toparlanıp gitmekle az daha oyalanmak arası bir tereddütle orta yerde dolanıp durmakta.
Evinde kedi-köpek besleyen insanlar arasında genelde hayvanları yavru halindeyken seven, büyüdüklerinde sevimsiz bulan ya da başka birçok sebeple sahibi olduğu hayvandan kurtulmak isteyen bazıları, tatile gelirken yanlarında getirdikleri kedi-köpekleri geri götürmüyorlar. Bu hikâyedeki hüznün sadece bir bölümü; hikâyenin asıl hazin olan bölümüne tanık olduğumda ise tüylerim diken diken oldu.
Yaz sezonu bitip de sonbahar ve ardından kış geldiğinde birtakım insanların, daha çok da Çingenelerin, sabahın köründe sokaklar arasında at arabalarıyla dolaşarak bahçelerimizden para eden her şeyi çalmalarından illallah ettik, bu yüzden onların ulaşabileceği yerlerde hiç bir şey bırakmamaya gayret ediyoruz. Bizim bu sıkı tedbirlerimiz üzerine işleri yavaşlayınca, bunların bir kısmı evlere dadandı. Yazlıkçıların kapısını kilitleyerek bırakıp gittikleri evlerin kapısını veya penceresini bir şekilde açıp giriyorlar ve evin içinde para edebilecek ne bulabilirlerse at arabalarına yığıp götürüyorlar. Geçen yıl boş sanıp girdikleri evde tek başına yaşayan yaşlı bir emekli albayı öldürdüler. Bu olaydan sonra hemen herkes kapısını penceresini sağlama alıp tedbirli davranmaya başladı. Jandarma da sıkı takibe aldı bunları, göz açtırmamaya başladı.
Hırsızlığın bereketi kaçtıktan sonra para kazanmak için buldukları yeni yöntem ise, sokaklarda yaşayan cins kedi ve köpekleri toplamak... Öyle sıradan, beş para etmez çomarlara, tekirlere elleşmiyorlar. Ellerinde büyük balıkçı kepçeleri, urgan kementleri, deri ve zincirden kayışları, kedi kafesleri ve çuvallarla, cins kedi köpek avlıyorlar. Böyle yakalanmış bir kedinin veya köpeğin haykırışını duysam kanım donuyor, yüreğim atmıyor. İçim cız etse de korku bokuna sesimi çıkartamıyorum. O anlarda filmlerden fırlayıp çıkan bir Bruce Lee veya Silvester Stallone olmayı öyle çok istiyorum ki! Yıllarca yapılan memuriyetten emekliye ayrılıp da, oksijen fabrikası gibi koyu yeşil ormanlığın kıyısında, kuş seslerinin huzurunu işiterek, durağan maviliğine arada bir uğrayıp sağanağını bırakıp giden esmer bulutların arasından selamlayan ve hiç bir zaman bunaltmayan güneşinin sağlığında barış içinde, edebiyat, resim, müzik seven, mesut insanlar arasında, anlaşmış, sevişmiş, açsız, hırssız bir dünyaya gelip yerleştiğimi sanırken, buna, böyle insanlar engel oluyor. Her yerde bu insanların sürüsüne bereket...
Bunların yakaladıkları hayvanları meraklılarına sattığını, ya da üretip yavrularını sattığını sanıyordum. Öyle değilmiş! Yakalanan bu kedi ve köpeklerin tek alıcısı Argus ismindeki bir pet shop mağazasının sahibiymiş meğer. Argus ile tanışıyordum. Baktığım kedi ve köpekler için sürekli kuru mama aldığım bir herifti. Karşıdan karşıya oldukça sevimli, hoş sohbet bir adamdı. Kimsenin etlisine sütlüsüne karışmadığından esnaf komşuları arasında da muteber biriydi. Akşam olup da dükkânını kapattı mı, meyhane sokağında kendisi gibi Rum asıllı olan Konstantin efendinin meyhanesine uğrayıp meyhanedekilerle sıradan, ama neşeli şakalaşmalar yaparak yarım şişe kırmızı şarap içer, evine öyle giderdi. Hakkında katiyen negatif bir fikre kapılmazdınız.
Argus, sokaklarda yaşayan cins hayvanların, dükkanında sattığı aynı cins yavrulara talebi azalttığına inanıyordu. Bunun doğru olamayacağını anlatabilmek için çok uğraştım, ama mümkün olmadı. "Benim mesleğim bu, benden daha mı iyi bileceksin, " deyip diretiyordu. Meğer, bu art niyetli haliyle iyice sapıtmış da kimsenin haberi olmuyormuş. Adının anlamı "uyanık" olan Argus, küçücük çıkarları peşinde koşan insanlardan üç beş kuruş verip aldığı cins hayvanları katlediyormuş! Bunu öğrendiğim üç çocukla karşılaştığımda, çok güzel bir Van kedisini sıkıştırıp yakalamışlar, ellerindeki çuvalın içine atıp ağzını bağlamışlardı.
Biraz da çocuk olmalarından cesaretlenip, "napıyosunuz lan?" diye terslendim.
Aynı şekilde onlar da terslenip, "sana ne?" dediler.
Her yanlarından fakirlik akan üç tane gariban çocuğu dövecek değildim ya! Hemen kibarlığa büründüm. "Çocuğum, o zavallı hayvanı neden çuvalladınız?"
"Götürüp Argus efendiye satacağız."
"Argus efendi ne yapacak bunu ki?"
Çocuklardan biri benimle dalga geçerek, "Bunun sahibi, kedim kayboldu diyerek, Argus efendinin dükkânından aynından bir yavru alacak..." deyip sırıttı."
Öteki çocuk da arkadaşı gibi dalga geçerek, güldü. "Bunu da cortlatacak! Ha! Ha! Ha!"
Üçü de gülüştü. Onlara, "hayvanları sevmeden büyümenizin hayatınızı ne kadar çok çirkinleştireceğini bir bilseniz..." diye bir kaç nasihat vererek yanlarından ayrıldım. Hemen, Jandarma Karakoluna gittim, yapılan katliamı ihbar ettim. Karakol komutanı Başçavuş, ihbarımı, "E? N'olmuş yani, sokak hayvanlarını toparlıyorlarsa?" diye karşıladı. "Sarımsaklı'yı sahipsiz hayvanlardan temizliyorlar işte, fena mı?"