Nihayetlenmesini
beklediğim bir hikâye olmamalı ya da olmaz dediğime bakmadan hoyrat bir kelamda
da anma ismimi.
Gölgeleri tabu
bilmişken ve diri(l) bir lehçede takılmışken aklım asla da mübalağa etmediğimi
görmezden gelsen de hoyrat bir imgede damgaladım bir kez sevdayı.
Sefil bir rota belki de
mağdur bir düş yoksa hezimete uğramış bir hikâye mi yine sonlara meyyal yine
örtündüğüm kelamlarda yetim düşmüşlüğümü görmezden geldiğin…
Demleri notaların
densizliği belki de harflerin, yetmedi iki kelam etmeyi çok gördüğün bir batıla
sakladığım gözyaşım asla da kurgu olmasını dilemediğim yine de soytarı bir
kahkahada kaybolmuşluğum ve hazin bir rahlede kundaklanmışken masumiyet.
Evveliyatı yok ki
olmamalı da hem de üşengeç ve fevri bir yozlaşma da değil bilakis hor
görülmüşlüğümün en hazin ifadesi şu yolsuz kalmış cümlelerim: Biraz arkadan
biraz yandan kırptığım yaşlarla yıkadığım yüreğin mabedinde konuşlu bir yangın
belki de için için yanıp küle dönmüş hali hazırda bir beyite düşmüşken yolum,
bir nebze de olsun içimi ferahlatacak kısık bir terennümü de çok görmüşlüğünün
en hazin dalyası belki de adını ve sayısını unuttuğum kefareti, ödemediğim o acıların.
Mesul olduklarım bir
yana mağdur kılındığım ya da satırdan satıra yığdıklarıma nazire eden gölgende
kaybolmuşluğum.
Hayli geçkin bir şarkı
yüreğin şakıdığı ve en derbeder güfte yine sessizliğin mal olduğu ve mahkûm
olduğum bilinmezin seyrinde bir bir ifşa etmekten de geri duramadığım…
Densiz kelamları var
eşrafın bir o kadar demli hüzünlerim var dile getiremediğim biraz da
kırıklarını aldırmayı düşündüğüm yüreğin acıları ve sıra dışı bir yansıması var
yine yankıları iken ayyuka çıkan iç sesin kim bilir atlattığı kaçıncı badire…
Müşkülüm adeta bir
yangın.
Düşkünlüğü aşk mabedine
şu yorgun kelimelerin ise vazgeçilmezim ve sıra dışı menkıbelerde donatıyorum
evreni baştanbaşa: kâh hüzne boyuyorum göğü kâh iflah olmaz ahkâmlar kesiyorum
pejmürde bir sefalet iken yorgunluğum.
Rotamı saptamaksa
çoktan çıktı rayından.
Racon kesen bir
kabadayı belki de büründüğüm efkâr.
Geriye ne mi kaldı?
İşte onu ne sen sor ne de ben dillendirmeye yelteneyim hem de en akıl almaz
sırlarımı da fısıldarken kulağına.
Hangi kelam yeter
anlatmaya ve söyle dayanır mı yüreğin?
Diyelim ki haykırdım
çocuk isyanımı sonra nasıl hesap veririm Yaradan’a bu yüzden saklı tuttuklarım
yine sadece O’nunla pay ettiğim.
Çok oldu yolun buralara
düşmezken ve çok oldu gözlerimin ışıltısının kaybolduğu: ne feri kaçtı yüreğin
ne de pes ettim sevmekten ama çok oldu gözlerimin kapanmaya yemin ettiği.
Çok oldu sen gideli ama
gelmeden gitmelere ne denir, onu bilemedim işte.
Görmezin indinde tehir
ettim bir kez ölümü ve zulme düşmüşken yolu kâfir bir imgede terk edilmişliğim,
onu da mı çok göreceksin bana?
Açık olan sadece gönlün
yaş(s)lı gözü belki de kalıcı bir rivayettir nasiplendiğim: Hani mazlumun
mutluluğu hani aşkın maşukuna duyduğu sevda iken asla körelmeyen bilakis Hakkın
huzurunda beşeri güncesini İlahi Aşka devretmişken…