Savaş Ve Barış
Tarih; adeta kanlı savaşlardan, zalim kralların, yiğit komutanların yaşamından kesitler sunar bize. Savaşlarda kaybedenlerin bütün bir halk olduğu, asıl zulmü savaş hazırlığı sürecinden savaşın bitimine kadar ve sonrasında da yaşanan yağma ve talanın, tecavüz ve kıyımın, katliamın halkalara reva görüldüğü, en ağır bedeli halklar ödediği halde tarihi yazanların bu gerçeklere hemen hemen hiç değinmediği bilinmektedir.
Bana göre de bütün savaşların öncesi, hamaset ve yalan, Sonrası katliam talandır.
Bu savaşlarda kaybedenlerin penceresinden, genellikle, savaşı kazanan taraf için hilebazlar, ikiyüzlüler, yalancılar ve zalimler olarak değerlendirilirken, savaşı kazanan tarafın kayıtlarında kıralların adil, komutanların yiğit ve insancıl oldukları yalanlarıyla, gerçek yüzleri görmezden gelinirken, katledilen insanların kanlarıyla kirlenmiş elleri, yüzleri ve olmayan vicdanları âdeta temizlenir, onlar zaferden sonraki temiz ve görkemli giysileri ile anlatılırlar.
Tabi ki tarih bu değildir. O yüzden Epiktetos (Yunan filozof MS. 55 – 135), “Unutma ki bütün facialara zemin hazırlayanlar, zenginler, zorbalar ve krallardır” der, haklı olarak.
Bana göre de asıl tarih, zulmedenlerle zulme direnen halkların tarihidir. O yüzden, kimin söylediğini tam bilmemekle beraber, lise yıllarımdan kalmış bir sözü hep hatırlar, yüreğimde saklarım: “Tarih, tarih kitaplarının yazılmayan sayfalarındadır.”
Bu girişten sonra, “Böylesine belalı bir eylemi yani savaşı insanoğlu nasıl olurda tercih eder?” diye sormadan edemiyoruz. Hani bir atasözü vardır: “Testi testiye çarpınca kırılır.” Birinin çok, diğerinin az kırılmasının ne önemi var? Tarih boyunca bütün savaşlarda savaşın tarafları, ister kazansın ister kaybetsin, ağır bedeller ödemiyorlar mı? O zaman insanı savaşa sürükleyen nedir?
Bu konuda filozoflar, düşün insanları, çok şey söylemişler. Bu söylenenlerden çıkarsama yapabiliriz.
Bunlardan birincisi, insan doğasından gelen dürtüler… Bunlar da yaşama, (hayatta kalma), soyunu devam ettirme, başkasına ait olanı elde etme (bencillik)…
İnsanın doğasından gelen bu biyolojik dürtüler tabii ki savaşları açıklamaya yetmez.
Dini metinlerde Hâbil ile Kâbil olayı, çatışmanın ve katliamın kaynağı olarak anlatılır.
Tevrat’a göre (Tekvin 4/1-2), Kâbil Âdem ile Havva’nın ilk, Hâbil ise ikinci oğludur. Hâbil koyun çobanı, Kâbil ise çiftçidir. Rivayete göre, Âdem ile Havva’nın iki ikiz çocukları olur. ilk doğan ikizlerden kız olanı, ikinci ikizlerden Hâbil ile evlenecek, aynı şekilde ilk doğan ikizlerden Kâbil de ikinci doğan ikizlerden kız olanla evlenecek. Kâbil Tanrı’nın bu emrine uymaz, kendi ikizini Hâbil’e vermek istemez. Hâbil ile Kâbil Tanrı’ya kurban adarlar. Tanrı’nın hakem olmasını isterler. Tanrı, Hâbil’in adağını kabul eder. Kâbilin adağını kabul etmez. Bunun üzerine Kâbil Hâbil’i öldürür. Dinî metinlerde İlk katliamın bu olduğu söylense de Ahmed Arif, ne diyordu “Anadolu” şiirinde?
“Beşikler vermişim Nuh'a,
Salıncaklar, hamaklar,
Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır,
Anadoluyum ben,
Tanıyor musun?”
Bu dizeler nasıl okunmalı? Bana göre de
insanoğlu, bu dini metinlerden çok önce de bu dünyada yaşıyor, yaşam savaşı
veriyordu.
İnsanlar yerleşik düzene geçtiklerinde, çapul için, kabile savaşları, köy
baskınları şeklinde savaşırlarken, zaman içinde bazıları güçlenerek şehirleri
ve şehirleri koruyan kaleler inşa ettiler. Her şehir, kendini korumak ve diğer
şehirleri ele geçirmek için düzenli askerî birlikler oluşturdu. Böylece şehir
devletleri oluştu ve bunlar arasında egemenlik savaşları başladı. Savaşı
kazanan taraf, artan nüfusunu beslemek, yeni kaynaklara ulaşmak için fetih
savaşları yaparak imparatorluklar kurdu. Bütün imparatorluklar, kendi
tebaasından vergi toplamanın yanında, fethettiği yerlerin kaynaklarını ve
birikimlerini de ganimet olarak kendisine aldı. Ne zaman ganimet ve haraç bitti,
bu imparatorluklar tarihin mezarlıklarına gömüldü. Büyük İskender İmparatorluğu,
Roma İmparatorluğu, Müslüman Arap İmparatorluğu, Büyük Selçuklu İmparatorluğu,
Osmanlı İmparatorluğu vs, hemen hepsi ganimet ve haraç bitince yok oldu. Geriye
kanlı savaşlar, katliamlar, acı ve gözyaşı, harap olmuş ülkeler bırakarak yıkılıp
gittiler.
Milyonlarca yıl öncesinden günümüze,
insan soyu üreyip gelişerek kendini var ederken, aynı zamanda, salgın
hastalıklar, doğal afetler dışında yine kendi soyunun en acımasız düşmanı
olmuş, bir seri savaşlarla, yine kendi soyunu katletmekten geri
kalmamıştır.
İnsanlık tarihinin başlangıcında
yapılan çapul savaşlarının sürdürümü gibi ve en ilkel dürtüyle, âdeta Can
Baycan’ın “Kâbil ve Hâbil hepimizin içinde vardır.” sözünü, doğrularcasına
insanın insanı tek tek ya da toplu olarak katletmesi, modern çağ dediğimiz(!)
günümüzde de daha bir acımasız, daha bir şehvetle hız kesmeden artarak devam
etmektedir.
Sevgili okurlar, bu yazı, boyutu ve
içeriğinden anlaşılacağı gibi, bir akademik çalışma değildir. O yüzden kabile savaşlarının, şehir devletleri
savaşlarının, fetih savaşlarının, çağımızın vebası olan kapitalizm ve
kapitalizmin en yüksek aşaması emperyalizm ve de onun, kendi krizlerini çözmek
için, konvansiyonel silahlarla halklara cehennemi yaşatan bölgesel
savaşlarının, katliam ve cinayetlerinin analizlerine girmeden, barıştan söz
etmek istiyorum.
Ama öncelikle emperyalist
kapitalizmin çirkin yüzünü görelim.
Emperyalizm cüzamlıdır, iğrenç ve bulaşıcıdır. Her yerde maske ile dolaşırken Afganistan,
Irak, Suriye ve daha onlarca ülkede maskesini düşürdü, iğrenç yüzü ile ortaya
çıktı.
Bugünün dünyasında bütün savaşların, katliamların,
kaosun sorumlusu kapitalist emperyalizmdir. Çünkü emperyalistlerin “yedikleri
insan eti, içtikleri kandır.”
Barıştan yana olmak, kapitalist emperyalizme
karşı olmaktır.
“savaşın gerçek mağlupları sadece
ölülerdir.” Ernest Renan (Fransız
filozof, tarihçi)
"Barışta çocuklar babalarını, savaşta ise babalar oğullarım gömerler." Heredot (MÖ 484 - 425 Antik Yunan
tarihçi, yazar)
“Savaşın iyisi, barışın kötüsü yoktur.” Abraham Lincoln (ABD Başkanı)
Kemal
Atatürk, “İnsanlığın hepsini bir vücut ve bir milleti bunun bir uzvu
addetmek icap eder. Bir vücudun parmağının ucundaki acıdan bütün organlar
müteessir olur.", “Ulusun hayatı tehlikeye girmedikçe, savaş bir
cinayettir.” , devamla: “Barış, ulusları refah ve saadete eriştiren en iyi
yoldur” diyerek, “Yurtta barış, dünyada barış!” ilkesini bizlere miras
olarak bırakmıştır.
Bana
göre de bütün çatışma ve savaşların
varacağı yer barıştır. Gerisi yıkımdır, kıyımdır, katliam ve talandır.
Barışın önem ve gereği
üzerine söylenmiş bu güzel sözleri de sizlerle paylaştıktan sonra, barışı
savunan biri olarak ve yaşama hakkı en
temel insan hakkıdır diyerek bütün dünyanın sanatçılarına sesleniyorum:
Egemenlerin devlet dedikleri sınırları aşın. En başta
kendinizi aşın. Hangi araçlarla, hangi sanat dalında, hangi dilde
üretiyorsanız, araçlarınızı BARIŞ için kullanın.
Barış için olsun şiirleriniz,
fotoğraflarınız, tablolarınız, romanlarınız, öyküleriniz, barış için olsun
yontularınız. Savaşın ödleklerini durdurabilirsiniz. Haydi bire hep beraber
savaşa! Barış için düşüncelerinizle, sanatınızla, ürettiğiniz
değerlerle topyekûn savaşın. Savaşınız kansız, kazanımınız BARIŞ olsun.
Yazımı şöyle sonlandırmak istiyorum.
En kutsal savaş barış için yapılan savaştır.
------------------------------------------------------ Tahir Eker
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.