Kayıp Parçanın İzinde

Babam, iş bulmak için Almanya’ya gittiğinde ben çoktan orada dünyaya gelmiştim. Annemle babamın kurduğu bu yeni hayat, okul sıralarında başarılarla dolu bir hikâye sundu ama her diplomanın ötesinde “dairam neresi?” sorusu sessizce kulaklarımda çınladı.

Hukuk Fakültesi’ne adım attığımda yanı başımda lise yıllarımın en yakın arkadaşı oturuyordu. Dostluğumuz, mezuniyete bir dönem kala sessiz bir sevgiye dönüştü. Bir akşam, kaderimizden gelen o cümleyi duyduğumda zaman sanki durmuştu:

— Ben… hamileyim.

O an içimde dalgalar koptu. Sevgi mi, korku mu daha yoğundu? “Nasıl yani?” diyebildim ancak. Ardından boğuk bir sesle,
— Hayırlısı olsun.

O söz, kelimelerin yetersiz kaldığı bir dönemeçti. Geleceğe dair sorular havada asılı kalmıştı: Bir çocuk… Hayatımızın tam ortasına inen bir bilinmezlik.

Arkadaşımla vedalaşıp kendi yoluma devam ettim. Bir süre sonra, “Amerika’ya gittim” dediler; ben ise içinde kayboluşun izlerini duydum. Neden gitti? Ne aradı orada?

Avukat olduğum günlerde, dosyaların arasında kendi hayatıma ait bir belge ararcasına yaşadım. Ta ki bir gün sekreterim fısıldayana kadar:
— Amca, çok önemli bir hanım arıyor.

Telefonu elime aldım; tuşa basmadan önce “Ya şimdi olmasaydı?” diye düşündüm. Cevapları telefon hattında mı arıyordum yoksa kendi kalbimde mi?

— Güney Afrika’daydım… Çocuğumuzu orada doğurdum, dedi.

Sözler havada asılı kaldı. “Ne yapacağıma karar vermemiz gerekiyor,” diye ekledi ve kapandı. Ekranda adı yanıp sönen numara, tüm cevapların saklı olduğu anahtardı. “Sonra ne olacak?” diye sordum kendime; o anda ofis kapısı aralandı…

Aylar sonra, o yeniden karşıma çıktı. Oturdu ve anlattı:
— Bu hayatta bizim için hiçbir yer yok. Çocuğu ben büyütemem. Sen alıp büyüt.
Ardından usulca gitti. Arkasında ne umut bıraktı, ne de pişmanlık. Sadece derin bir suskunluk.

Bir gün gazetede adıma düşen haber, yüreğime soğuk bir rüzgâr estirdi:

“Zengin ailenin kızı, başka biriyle evlendi.”
O satırlar, oğlumla kuramadığım bağı hatırlattı. “Ailemden geriye kalan tek iz, hep o boşluk mu olacak?” diye sordum.

Yıllar geçti. Evlendim, çocuklarım, torunlarım oldu. Ama her park gezisinde aklıma takılan soru aynıydı:

“Oğlum nerede?”

Sonbaharın hafif esintili bir sabahı, eşimle ağaçlık bir yolda yürürken, bankta tanımadığım bir çift durdu yanımıza:

— Sizi izliyorduk; dalgındınız. Türk müsünüz?
— Sayılırız, dedim.
— Hayatınızdaki asıl keder nedir?
— Boş ver evlat, dedim.
— Dinlerseniz ben anlatabilirim.

O kadar çok anlattım ki… Sonra adam ağır ağır mırıldandı:
— “Baba… Baba…” Bu kelime, bugüne dek hiç bu kadar anlamlı olmamıştı.

Kadın hafifçe gülümsedi:
— Oğlunuzu yıllarca aradıktan sonra buldunuz, değil mi?
— Evet… buldum, dedim.

O bankta, kalbimde yeniden filizlenen o soru eşliğinde ayrıldım:

Bir insanın en büyük keşfi nedir? Yitirdiğini sandığı parçayı yeniden bulmak mı, yoksa kaybetmeden önce ne olduğunu anlamak mı?

Kamil Erbil

 

( Kayıp Parçanın İzinde başlıklı yazı kamil-erbil tarafından 29.05.2025 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
Okuduğunuz Yazının Site Kurallarını İhlal Ettiğini Düşünüyorsanız, Site Yönetimine Bildirmek İçin Tıklayınız.
 

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu