
“Gel, ne olursan ol, gel!
İster putperest, ister ateşe tapar, ister bin kere tövbeni bozmuş ol.
Bizim dergâhımız
umutsuzluk dergâhı değil. Gel, ne olursan ol, gel!” Mevlana
Asıl
adı Muhammed Celâleddin olan Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî, 30 Eylül 1207 yılında,
Afganistan’ın Belh şehrinde doğmuştur. Babası, Sultânü’l-Ulemâ (Âlimler
Sultanı) unvanına sahip olan Muhammed Bahâeddin Veled, annesi Mümine Hatun’dur.
Mevlâna
ve ailesi, hac ibadeti için Mekke’ye gider. Hac dönüşü Şam’da Muhyiddin İbn-i
Arabî ile görüşürler. İbn-i Arabî, babasının ardından yürüyen Mevlâna’ya
bakarak; “Sübhanallah! Bir okyanus bir
denizin arkasından gidiyor” der.
Sultânü’l-Ulemâ
ve ailesi Şam’dan sonra Halep üzerinden Anadolu topraklarına girip Malatya,
Erzincan, Sivas, Kayseri ve Niğde yoluyla 1222 yılında Lârende’ye (Karaman)
gelip yerleşirler. Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykubat’ın ısrarlı daveti ile,
Selçuklu Devleti’nin başkenti olan Konya’ya göç ederler (3 Mayıs 1228).
Babasının
vefatından sonra, O’nun yerine geçen Mevlâna, uzun yıllar dersler ve vaazlar
verir. Bu ders ve sohbetlere zaman zaman farklı din mensupları da iştirak
etmişlerdir.
Mevlâna,
15 Kasım 1244 tarihinde, Şems-i Tebriz’i ile karşılaşır. İki engin insan
arasındaki bu tanışma ile tesis edilen büyük dostluk ve yakınlık fazla
sürmemiştir.
Herkesin
birbirini anlamasını ve birbirine hoşgörü ile bakmasını, engin anlayışının
temeli sayan ve kendisinin hayat görüşünün de Kur’an-ı Kerîm ile Hazreti
Muhammed Aleyhi selamın çizgisi üzere olduğunu sık sık vurgulayan Mevlâna, 17
Aralık 1273 Pazar günü, 66 yaşında Konya’da vefat eder.
Mevlâna,
vefat gününü, en büyük sevgili olarak bildiği Allah’a kavuşma anı olarak
belirttiği için, o gece “Şeb-i Arûs”
yani “Düğün Gecesi” olarak kabul
eder.
Mevlâna’nın
Mesnevî’sinin dışında Divan-ı Kebir, Mektubât, Fihi Mâ Fih ve Mecâlis-i Seb’a
eserleri de dünyanın dört bir yanında ilgi ile takip edilmektedir. Mevlâna,
eserlerini zamanın edebiyat dili olan Farsça ile kaleme almasının yanında,
Arapça ile birlikte az da olsa Türkçe ve Rumca beyit ve ifadelere de yer
vermiştir.
Mevlâna
eserlerinde, aynı ana fikir ve bakış açısının “ilâhî aşkın ve vecdin” yer aldığı din, tasavvuf ve sosyal hayat
başta olmak üzere, her konuda bilginin ve bilgi sahibi olmanın önemine her
vesileyle işaret etmektedir.
Dünyanın
dört bir yanında Hazret-i Mevlâna'ya ve eserlerine duyulan ilgi her geçen gün
artmaktadır. Eserleri, başta Türkçe olmak üzere yirmiye yakın dile
çevrilmiştir.
Mesnevî,
klâsik doğu edebiyatında, bir şiir tarzının adıdır. Sözlük anlamıyla "İkişer, ikişerlik" demektir.
Edebiyatta aynı vezinde ve her beyti kendi arasında ayrı ayrı kafiyeli nazım
şekillerine Mesnevî adı verilmiştir.
Mesnevî her ne kadar klâsik doğu edebiyatının
bir şiir tarzı ise de, “Mesnevî”
denildiği zaman akla Mevlâna’nın Mesnevî’si
gelir.
“Dinle Neyden” diye başlayan Mesnevî’nin
ilk 18 beytini bizzat Mevlâna’nın kendisi kaleme almıştır. Kalan bölümlerini O
söylemiş, Hüsameddin Çelebi ve kâtipleri tarafından 10 yıla yaklaşan bir sürede
“Fâ ilâ tün Fâ ilâ tün –Fâ i lün’ vezni ile” yazılmıştır.
Bu
şekilde VI cilt haline gelen Mesnevî, halen Mevlâna Müzesi'nde teşhir
edilmektedir. 1278 tarihli, elde bulunan en eski Mesnevî nüshasına göre, beyit
sayısı 25618’dir.
Tasavvuf
sahasında en çok okunan ve kendisine en fazla şerh yazılan eserlerin başında
gelen Mesnevî hakkında Mevlâna der ki: “Bizim
Mesnevîmiz vahdet (birlik) dükkânıdır; (onda) “bir”den başka ne görürsen, bil
ki o puttur.”
Sadece
Batı ve Rus klasiklerinin yazarları değil, bütün dünya klasiklerinin yazarları,
Mevlana'nın seviyesine erişememiştir. Mesnevi'yi baştan sona tarafsız gözle ve
dikkatle okuyan kişi, Mevlana'nın büyüklüğünü, takvasını, yüce ahlakını görür,
anlar ve ona saygı duyar.
"Mevlana,
Mesnevi'nin ikinci kitabının 42. beytinde şöyle der: “Ey güneş, sen dünyanın alt tarafını aydınlatmak için bu gül bahçesini
terk edip gidiyorsun.”
Dünyanın düz değil de yuvarlak olduğunu apaçık
gözler önüne seren bu sözler, Kopernik' ten 300 yıl önce söylenmiştir.
Yine
Mesnevi’nin, üçüncü kitabın 26. beytinde de şöyle der: “Hepsinin de ağzı açık olan varlık zerreciklerini seyrediyorum; onların
ne yediklerinden bahsedecek olsam, bu söz uzar gider.”
Hazreti Mevlana'nın burada mikroplardan söz
ettiği apaçık ortadadır. Özellikle mikropları, yemek için ağızları açık zerrecikler
diye tarif etmesi, tamamıyla mikropların durumuna uygundur.
Fakat Mevlana o dönemde, yani 13. yüzyılda,
'Mikroplar var.' diyemez ve insanlara bunu kabul ettiremezdi. Çünkü Hazreti
Mevlana'dan 6 asır sonra gelen Pastör'ün 19. yüzyılda, “Gözle görünmez birtakım yaratıklar var ki, insanı yiyor, hastalıkların
ve ölümlerin sebebi oluyorlar.” Demesine, kendi döneminin hekimleri bile
inanmamıştı.
Batı'nın
büyük filozoflarından Hegel Mesnevi'yi okuyunca; "Mükemmel Celaleddin-i Rumi" diye haykırmıştır.
"Fransa'nın
en üst bilim merkezi olan Centre national de la recherche scientifique'te
(CNRS) çalışmış olan, 'İslam'ın
Güleryüzü' kitabının yazarı Prof. Dr. Eva de Vitray-Meyerovitch, Mevlana
sayesinde Müslüman olmuş ve Havva
adını almıştır.
Pakistan'ın
milli şairi ve dünya çapında düşünürü Muhammed İkbal, ilhamını Mevlana'dan
aldığını söyler. Ona saygısı öylesine büyüktür ki, ülkesinden Avrupa'ya ve
Batı'dan memleketine dönerken, pilota veya yardımcısına önceden sorup, Konya
üzerinden geçecekleri sırada, kendisini haberdar etmelerini rica edermiş.
Konya'ya yaklaşıldığı haberini alınca da hemen ayağa kalkıp, şehrin üzerinden
uzaklaşıncaya kadar saygılı şekilde durarak Mevlana'ya hürmetini gösterirmiş.
Kendisini
"Mevlana aşığı" olarak tanıtan İranlı sanatçı ve gezgin Kaveh Afraie,
Hazreti Mevlana'nın öğretilerinin tüm zamanların ötesinde, çok derin ve
evrensel olduğunu ifade ederek, "Bütün
dünyanın Mevlana'yı bilmesini isterdim. Sebebini kelimelerle açıklamak çok zor,
kalbimin derinliklerinde böyle hissediyorum."
“Bundan önce
birçok ülke gezdim, Budizm, Hinduizm gibi birbirinden farklı dinleri gördüm,
birçok kültür tanıdım. Hepsi birbirine çok benziyordu. Şuna inanıyorum ki bütün
insanların kalbindeki tek şey aynı; o da 'sevmek' duygusu. Mevlana'nın bütün şiirlerinde
bulduğum ortak şey, gerçek sevginin 'kul ile Allah arasındaki sevgi'
olduğuydu.”
Değerlenmesinde bulunmaktadır.
Mevlana'nın
sufizmde önemli yere sahip bir önder olduğunu aktaran Hassan, "Sufizm barış ve huzur üzerine
kurulmuştur. Pakistan'da birçok sufi yaşamış ve sufi Mevlevihaneleri var. Ancak
Mevlana hepsinin başında geliyor.” Demektedir.
Mevlânâ,
kâmil manada âlim, sûfî ve derin şair bir şahsiyettir. “Canım tenimde oldukça Kur’an’ın kölesiyim ben. Seçilmiş Muhammed’in
yolunun toprağıyım ...” beytiyle bunu dile getirmiştir.
“Pergel gibiyim; bir ayağımla şeriat üstünde
sağlamca durduğum halde öbür ayağımla yetmiş iki milleti dolaşıyorum” diyerek,
insanlığı kucakladığını belirtmiştir.
Sevgiyle
kalın…
Seyfettin
Karamızrak