
Bir düşe meyyaldi serptiğimiz
tohumlar
Ve de serpilen lanet.
Aşkın azığa alındığı bir vakit
Düşlere düştük düşünmeden
Düşüncelerdi zuhur eden
Her gölgede aşk
Bazense isyan saklı melun mahzun
Bir gecenin de sönmek bilmeyen feri
ile eşleştik.
Zambaklardan yoksun
Notalar kâh küskün kâh noksan
Sözcüklerin diri tınısında saklı
geçit
İşinin ehli bir yalnızlık peyda olan
Aşk kültüründe yerleşik bir
meddücezir
Kimliği kayıp fanilerden ırak
Bir gölgede saklı ne çok m/eziyet
‘’Sana layık bir ölü olmak için
çırpınıp duruyorum.’’(Ş.Erbaş)
Bir düş erbabıyım, dedi adam ve
sakilce soyunmaya başladı. Her düşün öğretisi farklıydı işte iğreti duran
yanlışlara da aldırmadan işine devam etti.
Sözcükler külüstür arabasının
bagajında saklıydı. Temkinle yerleştirmişti her biri ve tebessüm ehli bir
sabahta bin bir eziyet içerisinde düştü yola en azından düşünde aldığı emirleri
unutmamak adına da biteviye not almıştı uyandığından beri.
Ölümün ferinde saklıydı isyan ve
izdiham üstelik gölgesini çoktan kovmuştu başından ve o günden beri başı
kopacakmışçasına ağrıyordu.
Ekmek küflenmişti. Atmaya kıyamadı.
Sevdiği kadın ona sırtına dönmüştü.
Aldırmadı.
Aşkın handikabı olan her şey aslında
gerçeğin net görüntüsü idi bu yüzden gerçeklerle yüzleşmeyi şiar edinmişti
söylediği her yalandan sonra ve işini da layığıyla yapıyordu hani.
Düş pazarında aykırı cümleler vardı.
Semt pazarına ne zaman yola düşse
nasıl da malzeme topluyordu sabahladığı gecelerin miadı dolmadan pekişiyordu da
kehanetleri.
Her yasanın da yürürlüğü vardı hani
oysaki ufacık bir zamanlama hatası ile işinden gücünden olmuştu bu yüzden
yasaların da yasların da takibindeydi artık ne de olsa hükmü geçen yasa artık
onun yasıydı.
Varlığı ne noksandı ne fazla.
Aslında kimsenin görmediği ve bakmaya
dahi tenezzül etmediği bir farkındalık taşıyordu adam ve her şeyin gün yüzüne
çıkacağı günü bekliyordu zaten kendini bildi bileli beklemeler durağındaydı.
Ölü gömücü imgeler ve yoldan çıkaran
duygular.
Düşünce mahzeninde biriktirdiği
anıları ve düşleri vardı elbet her düşüncenin de gecikmeli mahsulü idi
biriktirdiği düşler ve rayihası olmayan bir gölgeyle sözlendi sözüm ona yıllar
evvel kapı dışarı ettiği gölgesinin yeni versiyonu idi bu gölge.
Hapşırdı ansızın ve uzaklardan gelen
bir sese odaklandı:
‘’Çabuk öl.’’
Çok yaşamak gibi bir düşüncesi de
yoktu hani yine de yapması gerekenler için belli bir süre tanımalıydı Tanrı
üstelik adam, Allahsızın tekiydi bu yüzden kafası da hayli karışıktı ne de olsa
mühlet Tanrının onayından geçmeli ve yürürlüğe girmeliydi.
Sözcükleri ufalardı sabah uyandığında
elbet pencerenin önündeki bilgisayar masasına sonra kuşlar gelip gagalardı
ekranı ve ani bir hareketle tüm kuşları da yakalardı ve tıkardı bilgisayar
ekranını bu yüzden adı kuşkonmaz İsmail’e çıkmıştı oysaki o bir düş-konmazdı ne
de olsa yalnızlığı bir ayrıcalıktı çevredeki insanlar için ve çoğu İsmail’i
rüyasında görür sonra da sabah gelip kapısını çalarlardı.
Ölümlü olduğuna kefildi nihayetinde
ama ölümsüz düşlerin de kâhini ve mucidi idi.
Kimse bilmezdi ne iş yaptığını ya da
nereden gelip nereye gittiğini ve bunu asla bilmelerine de izin vermeyecekti.
Mayhoş bir tadı vardı sabahın ne
zamanki erkenden açıp da gözlerini ilk işi bir bardak sıkılmış limon içip
direncini arttırmak adına elinden geleni de yapardı hani.
Elinden gelmeyen iş yok muydu sahi?
Mademki iki el bir baş içindi.
Her yanlış onun için yeni bir hayatın
başlangıcıydı bu yüzden yanlışlardan çıkardığı derslerle fasiküllerce
ansiklopedi yazacak kadar bilgisi ve deneyimi vardı adamın yine de ulu orta
gezip de tek kelime etmezdi en çok düşler durağında derdi diyeceğini ve bol
keseden düş dağıtırdı düş özürlü insanlara belki de öykündüğü her düş idi onu
hayata bağlayan.
Gerçi hayatta başına gelmeyen
kalmamıştı ama…
Bu yüzden her gün titizlikle düşler
örer gece de oldu mu tek tek teslim ederdi sahiplerine.
Sahiplendiği her düşten ayrı
düştüğünde inanılmaz üzülür ve hayattan nefret ederdi lakin bu, onun tek geçim
kaynağıydı hele ki insanlar kolay kolay düş göremez ve hayal kuramazken.
Hem bu şekilde ölümü ertelerdi ne de
olsa Azrail ile ilk günden bir sözleşme imzalamıştı. Kimse eceli gelen Azrail
önce adamın kapısını çalardı ve beyan ederdi son yolcunun kimliğini sonra da
adam ilgili şahsa uygun ve ölüme müsait yeni düşler inşa ederdi ve gider de
teslim ederdi eliyle.
Kimse bilmezdi onun bu özelliğini bu
yüzden asla da şüphe etmemişlerdi ölenlerin gidişinde parmağı olduğunu.
Yaslı bir adamdı ve yaşlı gerçi yası
da yaşı da kocaman bir soru işaretiydi ama…
Üstelik Tanrı da memnundu bu ölümsüz
kulundan gerçi ara sıra adam itaat etmeyip de isyan ettiğinde noktayı koymak
isterdi Tanrı ama…
Bazen çığlıklar gelirdi adamın evinden
ama bilmezdi kimse bu çığlığın kime ya da kimlere ait olduğunu elbet acı
çekmeliydi adam yoksa düş g/örmenin ne anlamı kalırdı üstelik yetiştirmesi
gereken binlerce düşü vardı.
Arabası kapının önünde park etmişti
üstelik yıllar yılı. Ne benzini vardı arabanın ne de motoru çalışıyordu ama
adam arabasıyla her halükarda yolculuk yapardı üstelik gitmesi için arabanın
benzine de ihtiyacı yoktu ve adam düş gücüyle doldururdu deposunu ve kimse
görmez ve bilmezdi adamın nerelere gittiğini.
Ta ki…
Düş haznesi inanılmaz dolmuştu adamın
son zamanlarda lakin kimse çalıp da kapısını ona düş ısmarlamıyordu üstelik
şehirde sebebi bilinmeyen ölümlerin sayısı arttıkça adamın da olmayan huzuru
kaçtı. Sandı ki; tek sorumlusu kendisi ama Azrail ile yaptığı sözleşme gereği
bunu sormaya hatta merak etmesine dahi ihtimal yoktu ve beynamaz kuşlar da son
zamanlarda penceresine gelmez olmuştu.
Aldırmadı adam yine de.
Belli ki bir süre dinlenmesi
gerekiyordu elbette emir büyük yerdendi.
Canı inanılmaz sıkılmaya başlamıştı
ve günden güne halsizleşiyordu öte yandan dünya bir felaketin eşiğindeydi. Gün
içinde binlerce insan ölmeye başlamıştı gezegende üstelik kimse de gelip ondan
ekstra düş g/örme talebinde bulunmamıştı belli ki yolunda gitmeyen bir şeylerin
sorumlusu ya insanlardı ya da Tanrı.
Merak etme gibi bir lüksü yoktu
adamın öte yandan avurtları çökmeye başlamış ve sabaha da kurmaz olmuştu
alarmını üstelik içtiği limon suyu ona artık enerji vermiyordu hele ki limonu
sıkıp da içecek gücü dahi tükenmişken.
Bir sabah bir uyandı ki vücudunda hissettiği
o acı ile. Değil yürüyecek yataktan kalkacak hali yoktu ve sabah olmasına
rağmen ortalık hala karanlıktı derken eli televizyonun uzaktan kumandasına
gitti ve gördü ki; kumanda çalışmıyor yoksa televizyon muydu çalışmayan?
Boğazı kurumuştu ve mutfağa gidip bir
bardak su alacak gücü bulamadı kendinde. Zorla doğruldu ve pencereden dışarı
baktı ki külüstür arabasının yerinde yeller esiyor…
Tuttu nefesini ve kendini düş görmeye
zorladı ama düşleri karanlıktan ibaretti tıpkı karanlığa boğulmuş evren gibi.
Aydınlık hiçbir düş göremedi.
Vücudunu inceledi yavaşça. Kemikleri
sayılıyordu yoksa o da mı onca insan gibi bu amansız hastalıktan mustaripti?
İyi de hastalığı kapmak için öncelikle dışarı çıkması gerekiyordu ve uzun zaman
olmuştu sokağa adım atmayalı.
Bilgisayarından gelen seslerle
irkildi oysaki bilgisayarı çoktan bozulmuş sadece kuşları kafese koymak için
kurduğu bir tuzaktan başka bir şey değildi.
Derken ekran çatırdamaya başladı ve
bir anda evin içi sayısız kuşla dolmaya başladı ve adam artık biliyordu ki
g/örüp g/öreceği son düştü bu ve büyük ihtimalle evrenle yaptığı sözleşmesi
sona ermişti.
Kuşlar pençelerini geçiriyordu bir
bir adamın vücuduna sonra da yok olup gidiyorlardı.
Adam ise hala var olmaya devam
ediyordu gerçi artık bir et, kemik ve kan yığınından ibaretti ama…
Saniyeler içerisinde adama dair
hiçbir şey kalmadı yerde hatta adamın yaşadığı eve ve o külüstür arabasına dair
de tek kanıt.
Ve hiç olmadığı kadar parlak ve
ihtişamla güneş doğdu üstelik sabahı çoktan geçmiş olsa da vakit belli ki saati
geriye almıştı Tanrı ve adama verilen söz de çoktan hükmünü yitirmişti.
Hangisi düştü sahi?
Yoksa hiç var olmamış bir adam mıydı
insanların içine düştüğü düş ve tuzak?
Ölümün saati ve yeri var mıydı sahi?
Ve gün içerisinde herkesin beklediği
haber ulaştı ve işte dünya bir felaketin eşiğinden dönmüş ve dünyayı esir alan
bu hastalık bir şekilde mutasyona uğrayıp silinmişti adeta evrenden.
Ölüm bir gerçek miydi de hayatı
sürekli ıskalıyordu insanlar ve mutluluk ve gördükleri ya da görmeyi dahi beceremedikleri
düşler? Üstelik her düşün bir de gerçeği vardı elbet her inanan gördüğü düşten
uyanıp da biliyordu hayatın ve İlahi Gücün varlığının ne kadar değerli olduğunu
bu yüzden uzunca bir süre insanlar düş g/örmeyi erteledi. Ne de olsa emir büyük
yerdendi ve tüm kuşlar da özgür kaldı tıpkı düşlerin kafese girip de hayatın
özgür kaldığı gerçeği ile artık insanlık yüzleşmişken…