Asrı Saadette Tasavvuf Tarikat Yoktu
ASRI SAADET’TE
TASAVVUF TARİKAT YOKTU.
Tasavvuf karşıtlarının en temel ve doğru argümanı
Asr-ı Saadet’te tasavvufun olmadığı iddiasıdır ki bu doğru bir iddiadır. Asr-ı
Saadet’te isim olarak tasavvuf yoktur. Zaten isim olarak böyle bir ilim ve
yaşam tarzının olmasına gerek te yoktu. Hz. Peygamberin (sav) fiziki olarak
ümmetin başında olduğu bir dönemde böyle bir ilim olması mantıksız olurdu. Böyle
bir durum Efendimizin (sav) risaletinin sorgulanmasına sebep olurdu.
Yukarıda belirttiğimiz üzere tasavvuf Asr-ı
Saadet, sahabe ve tabiin döneminde Zühd (Kulun Hakk’ın dışındaki her şeyi terk etmesi- genellikle
dünyaya karşı olumsuz tavır ve davranışların bütününü ifade eder.) hayatı olarak
mevcut idi. Peygamber Efendimiz (sav) başta olmak üzere ilk Mekkeli Müslümanlar
ve daha sonra muhacirler ve ensar, Peygamber Efendimiz’den (sav) gördükleri şekilde
zühd hayatı yaşadılar.
Şunu kesin olarak belirtmemiz gerekir se,
İslam dini fakirliği kutsayan, zenginliğe karşı bir din değildir. Allah-ü Teala
(cc) insanları servet kazanmak için çalışmaktan, zengin olmaktan değil, mallarının
ve çocuklarının kendi zikrinden alıkoymasından sakındırmıştır ve bu durumda
olanları hüsrana uğrayanlar olarak tanımlamıştır.
(Ey iman edenler!
Mallarınız da çocuklarınız da sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Bunu yapanlar
mutlaka hüsrana uğramışlardır. Münafikun 9) ve (Ticaretin de satımın da kendilerini
Allah’ı anmaktan, namazı hakkıyla kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoyamadığı,
gözlerin ve gönüllerin dehşetle sarsılacağı bir günden korkan kişiler; Nur
37) Rahatlıkla şöyle bir iddiada
bulunabiliriz. Gerek Peygamber Efendimiz (sav) gerek se sahabeler ve sonraki
dönemlerde, zahidler ve sufiler Allah-ü Teâlâ’nın (cc) zikrinden uzak kalmamak
için dünya malından/nimetlerinden uzak durmayı tercih etmişlerdir. Yani dünya
malından/nimetlerinden uzak kalmaya çalışmak zorunluluk değil bir tercihtir.
Başta Peygamber Efendimiz (sav) olmak
üzere tüm sahabelerin Zühd hayatı yaşadıklarını tüm kaynaklarda rahatlıkla okuyor
ve biliyor ve kabul ediyoruz. Zühd hayatının sufilik olarak adlandırılması
sahabe döneminin sonu ve tabiin dönemine tarihlendirilir. Yukarıda
belirttiğimiz üzere Peygamber Efendimiz (sav) ve sahabelerin çoğunluğu Zühd
hayatının doğal sonucu olarak fakirliği tercih etmişlerdi.
Burada
özellikle bir soruyu sormamız gerekiyor: Asr-ı Saadet’te tasavvuf yoktu peki
başka neler yoktu?
Asr-ı Saadet’te,
günümüzde İlahiyat fakültelerinde okutulan İslami ilimlerin hiç birisi yoktu.
(Arapça, İslam
inanç, ibadet ve ahlak esasları, İslam düşünce tarihi, İslam mezhepler
tarihi, İslam sanatları tarihi, İslam hukuku, İslam kurumları ve
medeniyeti, Türk İslam edebiyatı, Tefsir, Hadis, Kelam, Din psikolojisi,
Din sosyolojisi, Günümüz fıkıh problemleri, Yaşayan dünya dinleri, Din eğitimi
ve din hizmetlerinde rehberlik. Diğer, tasavvuf
vb.) Doğrusunu
söylemek gerekirse böyle bir şeye ihtiyaç ve lüzum da yoktu. Peygamber
Efendimizin (sav) fiziki olarak ümmetin başında olduğu bir zamanda bu tür ilimlerin
olmasının mantıksızlığı bir tarafa, yukarıda belirttiğimiz üzere Hazreti
Peygamberi (sav) yalanlamak için fırsat kollayan müşrikler tarafından Peygamber
Efendimizin (sav) risaleti tartışmaya açılırdı.
Esasında günümüzde
bilinen tüm İslami ilimler sahabe döneminin sonlarında mecburiyetten ortaya
çıkmıştır. Asr-ı Saadet’te sahabeler Peygamber Efendimiz(sav) den duydukları
her sözü hiçbir şekilde tartışmadan kabul ettiler. Onların yaşayış ve
imanlarında tek örnekleri Hz. Peygamber (sav) idi. Bir hadis-i şerif’te “ “Böyle
durumlarda peygamberimizin yüzü kızarır, tartışanlara‚ Bununla mı gönderildim?
Yoksa siz Kur’an’ın bir kısmını bir kısmına karşı ileri sürmek mi istiyorsunuz?
Siz emredilen şeyi yerine getirin, nehy edilen şeyden kaçının‛ buyururdu.” Tirmizi, “Kader”,
1:2133; İbn Mâce, “Mukaddime”, 10.
Bu
meyanda belirtmemiz gerekirse, İslam medeniyetinin en popüler bilimi Kelam ilmi
olmuştur. İslâm dünyasında fetihlerin genişlemesi ve Müslüman toplumun çeşitli
inanç, felsefe ve kültürlere sahip milletlerle karşılaşmasından sonra İslâm
dinine yönelik iyi niyetli veya art düşünceli fikirler çoğalmaya başlamıştır.
Akaid tartışmalarına Ehl-i sünnet inancına göre cevap verme çabası kelam ilmini
ortaya çıkarmıştır. Ebû Nasr el-Farabi İlm-i Kelam’ı “Kelâm sanatı, din kurucusunun açıkça belirttiği belli düşünce ve
davranışları teyit edip bunlara aykırı olan her şeyin yanlışlığını sözle
gösterme gücü kazandıran bir tartışma yeteneğidir” (İḥṣâʾü’l-ʿulûm, s. 71). şeklinde
tanımlarken Adudüddin el-Îcî ise “Kelâm, kesin
deliller getirmek ve ileri sürülecek karşı fikirleri çürütmek suretiyle dinî
inançları kanıtlama gücü kazandıran bir ilimdir” (el-Mevâḳıf, s. 11). Şeklinde
tarif etmiş, İmam Gazali ise Ehl-i sünnet inancını koruyan ve Ehl-i bid‘at’ın
eleştirileri karşısında onu savunan bir ilim olarak görmüş (el-Münḳıẕ, s. 96) tür. “Allah, elçisinin diliyle insanlara din ve dünyalarının iyiliğini
sağlayan hak bir akideyi bildirdi. Kur'an-ı Kerim ve Hadisler bunu haber
veriyor. Sonra şeytan, bid'at taraftarlarının vesveselerine, sünnet'e muhalif
bir takım kanaatlar karıştırdı. Onu yaydılar Müslümanların doğru inançlarını
bozayazdılar. Allah, Kelam ilmi âlimlerini yarattı. Geleneğe bağlı Ehl-i
sünnete aykırı olan türemiş bid'at ehlinin kötü işlerini meydana koyacak
sözlerle Sünnete yardım etmek arzusunu onlarda uyandırdı. İşte İlm-i Kelam ve
ehli bundan doğdu” El-Gazali, el-Munkizu Min
ed-Dalal. el-İhsan el-Kamil kenarında c. 2- s. 9.
Ömer Nasuhi Bilmen’e
göre ise Kelam “Allah’ın zâtından ve sıfatlarından, nübüvvet konularından,
başlangıç ve sonuç itibariyle kâinatın hallerinden İslâm kanunu üzere bahseden
bir ilimdir”. (Ömer Nasuhi Bilmen, Muvazzah İlm-i
Kelâm, İstanbul, ts. (Bilmen Yayınevi), s. 5.(Yusuf Şevki Yavuz DİA)
Sufiler
Kelam ilmine genellikle mesafeli yaklaşmışlardır. Bunun sebeplerinden biri
Ehl-i sünnet itikadına aykırı Mutezile, Kaderiyye, Cehmiyye, Müşebbihe, Mücessime,
Râfiza, Harûriyye, Mürcie gibi kelam ekolleridir. Selef-i Salihin Kelam ve kelamcı anlayışını
cedel ve cedelci kavramlarıyla eşdeğer görüyor ve cedel ile de sistematik ve
müdevven bir tartışma ilmini değil, usulsüz ve faydasız bir tartışmayı
anlıyordu. Kelamcı ve Sufi olarak, önemli şahsiyetlerden, İbn Küllâb ve
Kalânîsî ile birlikte ehl-i sünnet kelâmının da kurucularından sayılan Hâris
el-Muhâsibî (ö. 857) sahabe ve tabiûnun sapkın fikirli
insanlarla görüştükleri halde ömürlerini tartışmalarla değil Allah’a ibadetle
geçirdiklerini, yalnızca ihtiyaç hâsıl olduğunda ve gerekli zeminde hakkı
söylediklerini, Allah adına batılı batılla reddetmediklerini ifade ederek,
tartışmanın yanlışlığı kanıtlamak için bazı hadisleri delil gösterir. Delil
getirdiği hadisler şunlardır: “ Dalâlete düşen bir topluluğa
mutlaka tartışma verilmiştir.” Tirmizî, Sünen, “Tefsîru sûre”, 43. “Böyle durumlarda peygamberimizin
yüzü kızarır, tartışanlara ‚Bununla mı gönderildim? Yoksa siz Kur’an’ın bir
kısmını bir kısmına karşı ileri sürmek mi istiyorsunuz? Siz emredilen şeyi
yerine getirin, nehy edilen şeyden kaçının‛ buyururdu.”
Kelam
ilmi aynı fikri tabana mensup olmakla birlikte nass, keşif ve ilhamı görmezden
gelmemekle birlikte aklı ön plana aldığı için mutasavvıflar tarafından soğuk
karşılanmıştır. Çünkü kelam ilmi konularını (Allah, kâinat, insan, mebde’, meâd
vb.) aklı ön plana alarak ispatlamaya, rakiplerinin tezlerini çürütmeye
çalışır. Mutasavvıflar ise bilgi kaynağı olarak keşf ve ilham’ı esas aldıkları
için esasında ispata ihtiyaçları bulunmaz.
Sünni kelam ilmi
esasen anti tez olarak ortaya çıktı. Kelam düşünce sisteminin temeli Mutezile
âlimleri tarafından atıldı. (İtikadî
meselelerin yorumunda akla ve iradeye öncelik veren kelâm mezhebi. -aşırılıktan uzak duran bir guruptur… (VIII.) yüzyılın başlarında, büyük günah işleyen kişi
hakkında Hâricîler’le Mürcie’nin ileri sürdüğü görüşlere karşı ortaya çıktı.) İlerleyen süreçte
ehl-i sünnet akidesine aykırı pek çok kelam mezhebi daha ortaya çıkmıştır.
(Mutezile, Kaderiyye, Cebriyye, Mürcie ,Mücessime, Müşebbihe, Neccariyye, Kerramiyye, Hariciyye ve alt kolları)
Tartışmaların giderek artması Ehl-i sünnet âlimlerini
kelam tartışmalarına girmeleri ehli- sünnet kelamını oluşturmalarına sebebiyet
verdi. Dört mezhep imamı da batıl mezhep mensuplarıyla kelam tartışmalarına
girmişlerdir. (İmam Şafi’ye göre Ebu Hanife kelam ilminin kurucusudur.)
İmam
Gazzâlî el-Münkız adlı eserinde Bilgi’ye ulaşma konusunda şöyle bir
tasnif yapmaktadır:
1-
İlm-i Kelâm âlimleridir. Bunlar rey ve istidlâl sahibi olduklarını iddia
ederler.
2-
Bâtıniye fırkasıdır. Bunlar hakikati İmam-ı Ma’sûm’dan talim yolu ile
öğrendiklerini iddia ederler.
3-
Felsefecilerdir. Mantık ve burhan erbabı olduklarını söyleyerek hakikate
böylece ulaşacaklarını öne sürerler.
4-
Mutasavvıflardır. Bunlar Allah’ın huzurunda bulunduklarını, müşahede ve keşf
ashabından olduklarını iddia ederek hakikatin bu şekilde öğrenileceğini iddia
ederler.
Benzer
bir tasnif’te İzmirli İsmail Hakkı tarafından yapılmıştır. O hak ve hakikat
uğrunda çalışan beş sınıftan bahseder:
1.Selefîler:
Davalarını öncelikle Kur’an ve sünnet ile doğrulturlar, nazar ile onu
kuvvetleştirirler ancak asla nassı nazara tabi kılmazlar.
2.Mütekellimler:
Nassı nazara ve akla tabi tutarlar. Ehl-i sünnet kelâmcıları ikiye ayrılırlar.
Bunlar Eş’ariye ve Maturidiye kelâmcılarıdır. Ehl-i bid’at kelâmcılar ise beş
kısma ayrılır: Hariciler, Şiiler, Mürciîler, Kaderîler, Cehmîler. Bunların
içerisinde asıl kelâmcılar Mutezile namını alan Kaderîler ile Cehmîlerdir.
3.Feylesoflar:
Kelâmcılar bir ölçüde kendilerini nass ve nakille bağlı saydıkları halde
filozoflar nass ve nakil kaydına riayet etmezler.
4.Mutasavvıflar:
Hakikate ulaşmadaki vasıtalarını keşfe bağlarlar, delilleri ancak zevk-i
vicdanîdir, yolları kalpte delilsiz mananın hâsıl olması yoludur. Ayrıca keşif
yolu nazar yolundan daha istikametli ve doğrudur.
5.Batınîler:
Hakikatin ancak masum imam dedikleri zevattan öğrenileceğine inanırlar.
Tirmizi, “Kader”, 1:2133; İbn Mâce, “Mukaddime”, 10.
KELAM
KONULARINA TASAVVUFÎ YAKLAŞIM: HÂRİS EL-MUHÂSİBÎ’NİN “ER-RİÂYE Lİ
HUKÛKİLLÂH” ESERİ ÖRNEĞİ Kader Cilt: 15 S:3 2017 Tarık TANRIBİLİR Öğr.
Gör., Osmaniye Korkut Ata Ü. İlahiyat F. Nail KARAGÖZ Yrd. Doç. Dr. Osmaniye
Korkut Ata Ü. İlahiyat F.
DİB Kur’an
Meali
(Ömer Nasuhi
Bilmen, Muvazzah İlm-i Kelâm, İstanbul, ts.
(Bilmen Yayınevi), s. 5.(Yusuf Şevki Yavuz DİA)
Seyyit Nur Ciran* Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı Tasavvuf Dalı Yüksek Lisans Öğrencisi Balıkesir İlahiyat Dergisi 14 Aralık 2021 Sufilerin Kelamcılara Bakışı
- Yorumlar 1
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.