Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Sohbet Online Üyeler
(0 oy)

Abbasiler Dönemi Ahmed B Tolun

ABBASİLER DÖNEMİ

Emeviler döneminde başlayan (ikinci asrın sonları) başlayan vakıf mallarının mülkiyet ve miras hakları meselesi Malikiler ile Hanefiler arasında ciddi bir tartışma konusu haline geldi. Kaynaklara göre bu tartışma Abbasiler döneminde de devam etti. Ancak pratik, teorinin önüne geçmiş ve hukukçular, bir anlamda toplumsal bir gerçeklik haline gelen bu tatbikat tanımlamaya ve meşru sınırlar içerisine dahil etmeye çalışmışlardır. İmam Ebu Hanife’nin kendinden sonra talebeleri tarafndan zımnen kabul edildi. Özellikle Muhamed b. Hasan eş- Şeybani bu konuya özel bir ilgi gösterdi. Hanefler, bağışlanan malın mülkiyet konusunu tartşma konusu yapmışlar; Özellikle Kufe Hanefleri, mülkiyet tasarrufu hakları konusunda çok dikkat çekici fkirler geliştrmişlerdir. Abbasiler ile birlikte vakıf hem devlet hem de daha geniş kitleler tarafndan uygulanmaya başladığından, vakıf meselesine ilişkin ilk bağımsız kitap ve kitap bölümleri de yine Hanefiler tarafından yazılmaya başlandı. Özellikle Abbasiler döneminde müstakil bir vakıf arşivi ve vakıf divanının kurulması vakıf müessesesinin yaygınlaşması ve müstakil eserler yazılması ile meşru bir uygulama zemini bulmuştur.

            Selçuk Üniversitesi akademisyenlerinden Prof. Mustafa Demirci’nin Vakıflar Dergisinin Haziran 2022-57. Saysında yayınlanan makalesinden Abbasiler dönemindeki vakıflar hakkında ayrıntılı bilgilere ulaşabiliyoruz.

            Uygulamaları her zaman meşruiyet problemi yaşayan Emevilerin yıkılarak yerine Abbasilerin kurulunca vakıf uygulamalarında ciddi bir canlanma yaşanırken vakıf tartışmaları da artarak devam etti.

Abbasi dönemindeki vakıf uygulamalarını özetlememiz gerekirse; Abbâsi Halifesi Ebu Cafer el-Mansur, Sevâd bölgesindeki Feyz kanalından itbaren Emevi halifesi Hişam b. Abdulmelik’e (724-744) ait olan toprakları müsadere ederek bu arazileri Medine halkına verilmek üzere vakfederken Abbâsi prenslerinden Muhammed b. Süleyman b. Ali, Basra’daki içme suyu ve sulama havuzlarının masraflarını karşılamak için kendine ait çiftliklerin gelirlerini, havuzların dolaplarını, dolap develeri ve bakım masrafları için vakfetmişti. el-Mehdî zamanında bu tür vakıflar Kâbe’nin restorasyon giderleri ve hacc yolu güvenliği için ayrılmıştı.

Abbasi Halifesi Musa el-Hâdî (784-785) Kazvin şehri karşısında “Musa şehri” adıyla yeni bir şehir kurdu ve yakındaki Rüstemabad şehrinden satn aldığı arazileri yeni şehrin ihtiyaçları için vakfetti.  

Abbasi Halifelerinin en meşhurlarından Harun er-Reşid ise de bu şehri ziyaret ettğinde dükkanlar satın alarak şehrin camisi, kubbesinin bakımı ve surların tamiri için vakfetmişti. Coğrafyacı İbn Fakîh (ö. H. 292) kendi zamanında bu vakfın gelirleri ile köprüler yapıldığını ve masraflarının da bu vakıftan karşılandığını yazmaktadır.

Abbasiler döneminde resmî vakıfların çoğunluğunun hacc yolları ve Haremeyn hizmetlerini karşılamak için yapıldığı bilinmektedir. İlk Abbasi halîfesi Ebu’l-Abbas Saffâh’ın, Irak hacc yolu üzerinde, devlet arazilerinden tahsisat yaparak, su temini ve yol güvenliğini sağlamak gayesiyle, uygun mesafelere menziller yaptırdığı biliniyor. el-Mehdî’nin Vâsıt civarında kazdırdığı “Sıla Nehri” etrafnda ortaya çıkan ve ihya edilen arazilerin gelirleri ile Fırat nehri üzerinde mülkiyet ihtilafı olan ve vaktiyle Emevilerden alınan araziler ise Haremeyn halkına ve buradaki masrafları karşılamak üzere vakfedilmişti. Bu örnekler tarihteki ilk Haremeyn vakıfları örnekleridir. Haremeyn hizmetlerine yapılan vakıflar konusunda, Harun er-Reşîd’in dindar kimliği ve hacca olan düşkünlüğü nedeniyle, daha parlak bir dönem yaşanmıştr. Bizzat halife Harun er-Reşîd ve eşi Ümmü Ca‘fer, hacc yolu ve mekânlarına ait hayır yapıtrmak ve su kazdırmakla meşhur olmuşlardır. Kuyu ve diğer masraflar için kendi çifliklerinden yıllık geliri 30.000 dinar tutan araziler vakfetmişlerdi.

Harun er-Reşîd’in hacc ve askerî seferlerin harcamalarının temini ve sürekliliğinin sağlanması için vakıflar tahsis etği bilinmektedir. Bu anlamda Abbasi-Bizans sınır bölgesinde (Suğur) birçok kervansaraylar, hastaneler yaptırmış, yıllık geliri 100.000 dinâr tutan çifliklerinin gelirini, sınır bölgesindeki gazileri ve savaşçıları teşvikve destekleme amacıyla vakfedilmişti. Halife el-Me’mûn döneminde, Huneyn b. Abdülhamit Tusi adında, cömertliği ile tanınan bir komutan, yıllık geliri 100.000 dinar olan çifliğini bu bölgeye göç etmiş Hz. Ali soyundan gelenler için (ehlu buyutât) vakfetmişti.

Abbasilerin ilk komutanlarından başta Ebû Müslim el-Horasanî olmak üzere, Bermekîler, Abdullah b. Tâhir, Hasan b. Sahl, Fazıl b. Rebi‘ gibi isimler ve halîfe hanımları bu ve benzeri gayelerle vakıf tahsisinde bulunmuşlardı. Abbasi dönemine ait vakıflardan, el-Mu’tasım’ın komutanlarından Afşin’in, kendi memleketi Fergana ile Soğd arasındaki sınır bölgesindeki çok sayıda ribattan en tanınmış olan Hudeysir ribatının masrafları için bizzat kendi tarafndan day‘alarını (çiflik) vakfetmesi ilgi çekici bir örnek sayılabilir.

Sadece Haremeyn ve suğurlar (sınır boyları) için kurulmuş olan bu tür vakıfların gelirleri IX. asrın sonlarında yıllık 80.000 dinara ulaşmıştı ve Husamüddin Samarrâî’nin arazi gelirlerine dayanarak yaptığı hesaplara göre ikinci Abbasi devrinde yani IX. Miladî asırda Aşağı Mezepotamya yoğun olarak bulunan vakıf arazilerinin sadece Sevâd bölgesindeki genişliği %15 oranında idi.  Abbasi döneminde Sibeyn vakıf arazilerinin (birçok zirâî bölgenin (tesasic) tek bir day‘a/çiflik yapılarak toplanması) geliri toplam bütçe içindeki miktarı %10’na ulaşmıştır.  Abbasi döneminde vakıf arazilerinin denetimi için 913 yılında vezir Ali b. İsa tarafından Dîvân-ı Birr ve’l Ahbas adında müstakil bir divan kuruldu.

Halîfe el-Mu‘tasım, Bizans hükümdarı Teofl Mihâil’in Malatya’ya saldırması üzerine, ona karşı sefere çıkmadan önce, Bağdad kâdılarının da hazır bulunduğu, önde gelen devlet adamları, komutanlar ve eşrafan 328 kişiden oluşan bir topluluğun huzurunda ve onların şahitliğinde, sahip olduğu bütün dıyâları, üçte biri çocuklarına, üçte biri kölelerine (mevâlî), geri kalan üçte birini de Allah için vakfetğini açıklamıştı. el-Mu‘tasım’ın vakfından bir çiftliğin, el-Mütevekkil tarafndan bir şaire iktâ‘ edilmesinin harâc kâtibleri tarafından vakıf olduğu söylenerek engellenmesi açısından önemlidir. Anlaşılacağı üzere vakıf arazileri hukuki olarak mülkiyet üzerinde devlet başkanının dahi herhangi bir tasarrufunun olmadığı arazilerdir.

Abbasi dönemi aynı zamanda Vakıf adıyla ilk müstakil eserlerin yazılmaya başlandığı dönemdir.
            Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî’nin el-Hucce ala ehl-i Medine, ve vakfa tahsis ettiği Kitabu’l-Asl,  Ebu Hanife’nin öğrencisi Hasan b. Ziyad Lulüi’nin Kitâbu’l-vakf,   İmam Züfer’in talebesi Muhammed b. Abdullah el-Basri’nin Kitâbu’l-vakf, vakfındağınık halde işlendiği Nevadir, İmam Şâfî’nin el-Ümm, Hanef fakîhi Ebû Bekir Ahmet b. Amr Şeybânî el-Hassâf’ın Ahkâmu’l-Evkâf,  Hilâl b. Yahyâ b. Müslim Hilâlu’r- Re’y’in yazdığı el-Vukûf ve’t-Teraccul ilk müstakil vakıf konulu eserler iken,  Filistin’in Kafr Tabârâ ve Dayr veya Balad Kanna’da vakfedilen iki çifliğin girişine dikilen, şimdiye kadar taş üzerine yazılmış en eski vakıf metnidir.

Hilâlu’r- Re’y’den kısa bir zaman sonra İmam Hanbeli’nin vakıfla ilgili görüşlerinin derlendiği Muhammad b. Hârûn el-Hallâl’ın Kitabu’l-Vukûf adlı eseri bur diğer vakıf eseridir. Bu eserler Hicri III. Asırda yani vakıf kurumunun yaygınlaşmaya baladığı zamanda yazılmıştır.
            Demirci’nin makalesinden Abbasi döneminde ve belki de Emevi döneminde camiler, hastaneler, kervansaraylar gibi dini ve amme yararına çalışan kurumların giderlerinin, devlet bütçesinden, devlet maliyesinin bozulması ve yetersiz kalması karşısında, hayırsever insanların tasaddukları ile bu giderler karşılandığını öreniyoruz. Dini ve amme yararına çalışan hayri vakıflar sonraki dönemlerde masraflarını vakıf akarlarından karşıladılar.

Abbasi döneminde devlet adamlarından bağımsız sivil şahıs vakıfları da artmıştır. Mesela; Basra’da sufiler için ilk vakfedilen ev Basra şeyhlerinden Ahmet b. İta Huceymiyye’nin kendi mahallesinde vakfettiği evdi.

            Yine Basra’da Ebu’l- Hasan el-Eşari’nin dedesi Emîr Bilâl b. Ebi Bürde tarafından vakfedilmiş köyler bulunuyordu. İsfahan’ın büyük tüccarlarından aynı zamanda Muhammed b. Ahmet el-Kâdî Ebû Ahmet ise bütün mallarını, bağ ve bahçelerini çocuklarına vakfetmişti.
            Abbasi döneminde Mekke’de su sıkıntsı çekildiği için Cidde’den merkep ve develerle su getrilmesi veya tatlı su kuyuları satın alınarak, hareme gelen hacıların su ihtiyaçlarının karşılanması için yapılan harcamalar Divanı Birr bütçesinden yapılıyordu.  Kubbetu’s-Sahra üzerindeki mermer kitabeye göre Müktefi Billah, türbe denilen yeri ebedî olarak kendi isteğiyle Allah için vakfetmişti.

Prof. Dr. Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü; Konya-TÜRKİYE Mustafa Demirci∗∗Abbasiler Döneminde Vakfn Gelişimi ve Hanefler ile Malikiler-Şafler Arasında Vakıf Tartşmaları Vakıflar Dergisi 57 - Haziran 2022

 

 

 

Ahmed b. Tolun

 

Ebü’l-Abbâs Ahmed b. Tolun (ö. 270/884) Tolunoğulları hânedanının kurucusu. Buhara asıllı bir Türk olan Ahmed’in babası Tolun, Halife Me’mûn zamanında 816 yıllarına doğru Bağdat’a gelmiş ve kısa süre içinde halifenin sarayında ve kumandanlar arasında itibarlı bir mevkiye sahip olmuştur. 835 yılı sonlarına doğru Bağdat’ta doğan Ahmed, ertesi yıl Sâmerrâ’nın kurulması üzerine babasıyla birlikte oraya gitmiş ve çocukluk yıllarını bu şehirde geçirmiştir. Yirmi yaşlarında (854) babasını kaybetmesine rağmen Türk kumandanlarının yardım ve destekleriyle hadis ve Hanefî fıkhı üzerindeki tahsiline devam etti. Öte yandan, halifenin muhafız birlikleri arasında yer alabilmek için de askerî eğitimini sürdürdü.

Türk asıllı Vezir Ubeydullah b. Yahyâ b. Hâkān’ın takdirlerini kazanan Ahmed, merkezdeki entrikalardan uzak kalmak için onun yardımı ile, Bizans’a karşı yapılan gazâların merkezi olan Tarsus’a gitti. Aynı zamanda bir ilim merkezi olan Tarsus’ta hem ilmî çalışmalarını devam ettirdi, hem de askerî tecrübesini arttırdı. Muhtemelen 862 yılında Müstaîn-Billâh’ın halifeliğinin ilk yılında tekrar Sâmerrâ’ya dönmüştür.

Sâmerrâ’da Halife Müstaîn’in güvenini kazanan Ahmed, sarayda sözü geçen nüfuzlu kişiler arasına girmekte gecikmedi. Ahmed, siyasî karışıklıkların hüküm sürdüğü Sâmerrâ’dan uzaklaşmak istediği için 15 Eylül 868’de Vali olarak Mısır’a gitti. Fustat merkez olmak üzere sadece çevresinin idaresinden sorumlu idi.

Halife Muhtedi-Billah’ın emriyle İsa b. Şeyh’in isyanın bastırmak için 870 yılında sağlam bir ordu kurarak Suriye’ye hareket etti. Yeni halifenin görevi iptal etmesi üzerine Mısır’a gri dönen Ahmed Tolun, ordusuyla oturabilmek için Fustat’ın kuzey doğusundaki Yeşkur dağının eteğinde el-Katai adı verilen merkezini kurdu. Burada yapılan önemli binalar arasında İbn Tolun Camii ile saray, büyük bir bahçe, çevgân sahası ve hastahane sayılabilir.

Siyasi karışıklıklar ile boğuşan Abbasi devleti zayıfladıkça Ahmed Tolun’un gücü arttı. 873 yılında kayınpederi Yârcûh’un ölümünden sonra bütün Mısır Ahmed’in eline geçti.

Üzerine gönderilen ordunun geri dönmesi Ahmed’in siyasî hayatında bir dönüm noktası teşkil etti. Bu tarihten itibaren Ahmed b. Tolun kuvvetli bir orduya sahip oldu ve ismen halifeye bağlı olmasına rağmen müstakil bir hükümdar gibi hareket etmeye başladı.

Suriye seferinde iken oğlunun isyan haberini alan Ahmed Suriye’deki işlerini düzenledi ve buraya âzatlı kölesi Lü’lü’ü vali tayin ettikten sonra Mısır’a döndü. (879 ortaları) Ahmed b. Tolun’un Suriye seferi son derece başarılı olmuş ve Fırat’ın batısındaki bütün vilâyetler onun hâkimiyetine geçmişti. Ahmed b. Tolun ilk defa 266 (879-80) yılında kendi adına sikke bastırdı.

Tarsus’taki karışıklıkları ortadan kaldırmak ve Yâzmân ile arasındaki ihtilâfı halletmek üzere bizzat Tarsus’a hareket etti. Adana’da birkaç gün birliklerini dinlendirdikten sonra Tarsus’u kuşattı. Fakat Yâzmân’ın aldığı tedbirler neticesinde muhasarayı kaldırmak zorunda kaldı. Tarsus’ta uğradığı yenilgi Ahmed b. Tolun’a çok ağır geldi. Adana’dan Misis’e gelince hastalandı, yolda hastalığı iyice ağırlaştı. Sedye ile Farama’ya götürüldü, oradan da gemiyle hükümet merkezine döndü. Gösterilen bütün gayretlere rağmen iyileşemedi ve Mart 884 tarihinde elli yaşında öldü.

Ahmed b. Tolun’un, devrinin hükümdarları arasında seçkin bir yeri vardır. On beş yıllık idareciliği zamanında Mısır, tarihinin en parlak devirlerinden birini yaşamıştır. Şuurlu ve memleketinin hayrına olan idaresiyle isim yapmış büyük bir hükümdardır. Âdil, cömert ve çok cesur idi. Mütevazi olmasına rağmen bilhassa emirlerine aykırı hareket edenlere ve devlet otoritesini zayıflatmak isteyenlere karşı sert davranırdı. Devlet işlerinde önemli kararları kendisi alır ve uygulardı. Memleketin işlerini ve ihtiyaçlarını tayin hususunda takdire değer görüşleri vardı. Ülke halkı arasında ırk, din ve mezhep farkı gözetmeden herkese eşit muamele etmiştir. Zamanı refah, imar, ilim ve irfan devri olmuştur.

Ahmed bin Tolun’un hastalığı sırasında üç dinin mensupları ellerinde mukaddes kitapları olduğu halde iyileşmesi için dua etmişler; ölümünden sonra da cami, kilise, manastır ve havralarda dualar okumuşlardı. Tolunoğullarının iyi idaresi sayesinde başta Kıptîler olmak üzere Arap olmayan gayrimüslimler de devlet dairelerinde istihdam edildiler.

Ahmed bin Tolun Dımaşk’ı (Şam) ziyareti sırasında yanan Meryem Kilisesi’nin yeniden yaptırılabilmesi için kendi parasından 70 bin dinar vermiş, yangından zarar gören halka da evlerini yeniden inşa edebilmeleri için yüklü miktarda para bağışlamıştı.

Ahmed bin Tolun siyasî rakipleriyle mücadele ederken ülkesini her alanda geliştirmekten geri kalmamıştı. Savaş ve rekabetin hız kesmediği bir coğrafyada kurulan Tolunoğulları döneminde Mısır bayındır hale getirilmiş, sosyal ve dinî tesislerle donatılmıştı. İmar faaliyetlerinin başında başkent olarak inşa edilen el-Katâî şehri gelir. Başkentteki sarayının inşası için 50 bin dinar harcayan Tolunoğlu Ahmed pek çok cami, han, hamam, değirmen ve fırın yaptırarak şehrin inşasını tamamladı. Zamanla büyüyüp genişleyen ve el-Asker ve Fustat ile birleşerek tek bir şehir halini alan el-Katâî, 905’te hilafet orduları komutanı Muhammed b. Süleyman el-Kâtibî tarafından yerle bir edildiğinde 100 bin hanelik büyük bir şehirdi.

            Dönemin günümüze kadar ayakta kalmayı başarabilen yegâne eseri Tolunoğlu Ahmed Camii’dir. Minaresi Mısır’daki diğer camilerden farklı olup içinde bir eczane bulunuyordu. Ayrıca her Cuma namaz kılarken hastalananları anında tedavi etmek üzere bir de doktor hizmet verirdi. Caminin yanında biri kadınlar, diğeri erkekler için olmak üzere iki de hamam yapılmıştı.

            İmar faaliyetleri başta edebiyat, tarih, dinî ve felsefî ilimler olmak üzere çeşitli ilim sahalarında büyük gelişmeleri de beraberinde getirdi. Mısır’da medreseler olmadığı için dersler Amr b. el-As ve Ahmed b. Tolun gibi camilerde veriliyordu.

Ülkenin zenginleşmesiyle beraber bu topraklarda isim yapmış şairlerin sayısı hayli arttı. Tolunoğulları ilim adamları ve şairlere büyük ihsanlarda bulundukları için pek çok şair ön plana çıkmıştır. En meşhuru el-Hüseyin b. Abdüsselâm idi. Ahmed b. Tolun’un isyankâr oğlu Abbas’ın da şiirler yazdığını söyleyelim. Tarih yazıcılığı alanında İbnü’d-dâye diye ünlenen Ahmed b. Yusuf b. İbrahim, Tolunoğulları hükümdarları Ahmed b. Tolun ve Ceyş’in biyografilerini yazmıştır.

            Dinî ilimlerde tefsir, hadis, fıkıh ve kıraat başta gelirdi. Tolunoğulları ilmi teşvik ve âlimleri himaye ettikleri için doğudan ve batıdan bu dönemde Mısır’a beyin göçü olmuştu. Bunların içinde er-Rebî b. Süleyman el-Muradî önde gelir. Ahmed b. Tolun’un davetiyle Mısır’a gelmiş; Fustat’taki Amr b. el-Âs Camii’nde dersler verdikten sonra Ahmed b. Tolun Camii’nin inşaatının tamamlanması üzerine derslerine burada devam etmiştir. Mısır’da Şafiî mezhebinin çok sayıda taraftar bulması bu âlim sayesinde mümkün olmuştur. Ebû Cafer et-Tahavî de Hanefî imamların başında geliyordu. el-Meânî’nin müellifi olup tarih ve fıkıh sahasında da eserler vermiştir. Tolunoğulları zamanında Mısır’da edebî ve dinî hareketin yanı sıra felsefî düşünce de gelişme kaydetti. İslam fetihleri sonucunda İskenderiye Medresesi insanların daha çok İslam kültürüne alaka duymaları nedeniyle zayıflamış ise de hükümdarlar doktorsuz ve müneccimsiz yapamadıkları için felsefenin de konusu olan tıp ve astroloji gelişmeye devam etti. Bu dönemde bu konularla uğraşanların genellikle Hıristiyan olduğu dikkat çeker.

            Aristo’nun bazı eserlerini Arapçaya tercüme eden, tıp alanında kitaplar yazan İskenderiye Patriği ve Ahmed b. Tolun’un doktoru Saîd b. Nevfelen-Nasranî bunların başında gelir. Muharrem Kesik  İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü  2016 NİSAN / DERİN TARİH 69 HAKKI DURSUN YILDIZ

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)
  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Abbasiler Dönemi Ahmed B Tolun

Mustafa ESER Mustafa ESER