ENDÜLÜS
İslâm hâkimiyetindeki İspanya.
Araplar tarafından İspanya için kullanılan ve ülkeden
tamamen çıkarılmalarından sonra İspanyolca’ya Andalucia şeklinde
ve önceleri yalnız “müslüman İspanyası” anlamında geçen Endülüs (Endelüs)
kelimesinin kökeni kesin biçimde tesbit edilebilmiş değildir. Müslümanlar
başlangıçta Endülüs ismini, bir süre ellerinde tuttukları Fransa’nın
güneyindeki Septimania bölgesi dahil İspanya’da yönetimleri altına aldıkları
toprakların tamamı için kullandılar. Andalucia ismi bugün İspanya’da hâlâ
kullanılmakta ve Almeria (Meriye), Granada (Gırnata), Jaén (Ceyyân), Córdoba
(Kurtuba), Sevilla (İşbîliye), Huelva (Velbe), Malaga (Mâleka) ve Cádiz (Kādis)
vilâyetlerini içine alan bölgeyi ifade etmektedir.
Endülüs ilk İslâm fetihlerinin son halkasıdır.
Endülüs’ün fethi hakkındaki rivayetlerin en mantıklısı ve kabul göreni Târık b.
Ziyâd’ın emrindeki kuvvetlerin çıktığı İspanya’ya çıktığı tarihtir.(711)
Kuzey Afrika Valisi Mûsâ b. Nusayr, 711 ilkbaharında
azatlısı Berberî asıllı Târık b. Ziyâd kumandasında 7000 kişilik bir orduyu,
arkasından da 5000 kişilik bir takviye birliğini fetih için İspanya’ya
gönderdi. Tarık b. Ziyad Kral Rodrigo kumandasındaki kalabalık bir Vizigot
ordusunu, üç gün veya bir hafta süren zorlu bir savaş sonunda büyük bir kısmını
imha etmek suretiyle ağır hezimete uğratınca İspanya’nın fethi için
Müslümanların önünde ciddi bir engel kalmamıştı. I. Abdurrahman’ın 756’da
Endülüs Emevî Devleti’ni ilânına kadar Endülüs valiler eliyle yönetildi. İslam
ordusu 732 yılında Franklara yenilince idareciler fetihlere devam etmek yerine
enerjilerini iç isyanları bastırmaya harcadılar.
Endülüs’te İslam hakimiyeti tam 781 yıl sürdü.
Çalışmamızı okuyanların bu çalışmayla ilgili bir mantık oluşturduğunu
düşünüyorum. Endülüs tarihinde, siyasi güç ve iktidar mücadeleleri diğer İslam
devletlerinin hiç birisinde olmadı.
İslam tarihi boyunca güç ve iktidar kavgaları hep
oldu. Ama Endülüs gibi olmadı. Güç ve iktidar kavgaları 15.yüz yıl başında
Endülüs’teki 780 yıllık İslamhakimiyetini sona erdirdi. 17. Yüzyılbaşında ise
(1603) Endülüs’te İslam cemaati kalmadı. Endülüs’teki İslam hakimiyetinin
yıkılmasındaki en büyük etken iç karışıklıklar.
Emevi hanedanının yıkılmasının ardından 755 yılında
Endülüs’e geçen Halife Hişam b. Abdülmelik’in torunlarından Abdurrahman b.
Muaviye mevâlînin, Kayslılar’a kızgın olan Yemenliler’in ve Berberîler’in de
desteğini sağlayarak sırasıyla Cezîretülhadrâ, Şezûne, İşbîliye ve İlbîre’yi kontrolü
altına aldı; daha sonra da Kurtuba’ya girerek kendisini bağımsız emîr ilân
etti. (756)
Bağımsız Endülüs Emevî Devleti’nin kurucusu ve ilk
emîri I. Abdurrahman öldüğünde (788) halefi I. Hişâm’a iç karışıklıkları
asgariye indirilmiş, gücü Abbâsîler ve Bizanslılar tarafından dahi kabul
edilen, Suriye-Emevî geleneklerinin hâkim olduğu bir devlet bıraktı.
Dindar kişiliğiyle Ömer b. Abdülazîz’i hatırlatan I.
Hişâm (788-796), tahta çıktığı ilk yılda kardeşlerinin gösterdiği muhalefet
dışında ciddi sayılabilecek bir iç meseleyle karşılaşmadı. Bu durumdan istifade
ederek emirlik dönemini İspanya’nın kuzeyindeki hıristiyan krallıklara karşı
cihad yapmakla geçirdi. I. Hişâm’ın
yerine geçen oğlu I. Hakem döneminde (796-822) iç ayaklanmalar yoğun bir
biçimde yeniden patlak verdi.
I. Hakem’den sonra tahta geçen oğlu II. Abdurrahman’ın
saltanat yılları (822-852) emirliğin en parlak dönemi oldu. İç karışıklıkların
azlığı ve Abdurrahman’ın bunların hallinde gösterdiği kararlılık neticesinde
ülke uzun süreli bir iç istikrara kavuştu. Dönemin sonlarına doğru Endülüs’teki
müslüman nüfusun çoğunluğunu müvelledûn (mühtediler) teşkil ediyordu. Başarılardan dolayı II.
Abdurrahman dönemi “eyyâmü’l-arûs” (düğün günleri) olarak anılmıştır.
II. Abdurrahman’ın oğlu ve halefi Muhammed (852-886)
döneminde devlet düzeni bozulmaya başladığı için tuba’da başlayan isyanlar Tuleytula’ya
kadar devam etti. İsyanlar 886-888 ve 888-912 dönemlerinde şiddetini daha da
arttırdı. Öyle ki Endülüs Emevî Devleti’nin otoritesi sadece başşehir Kurtuba’da
hissedilir hale geldi. Ülke de hem siyasî hem de sosyal parçalanma söz
konusuydu ve bu gelişmelerin sonucu olarak merkezî idareye şeklen bağlı ya da
tamamen müstakil ve sayıları yirmiyi aşkın küçük devlet kuruldu. Endülüs’ü
içine düştüğü bu krizden, Abdullah’ın yerine yirmi bir yaşında tahta çıkan
torunu III. Abdurrahman (912-961) kurtardı. III. Abdurrahman aldığı tedbirlerle
birliği sağladıktan sonra, Kuzey Afrika’da hızlı bir biçimde yayılan Şiî
Fâtımîler’le uğraşabilmek için 929’da kendini Nâsır-Lidînillâh unvanıyla halife
ilân etti. Böylece Endülüs Emevî Emirliği Endülüs Emevî halifeliğine
dönüştü.
III. Abdurrahman 961 yılında öldüğünde yerini âlim
kişiliğiyle tanınan elli yaşındaki oğlu II. Hakem aldı. Bu halifenin döneminde
(961-976) daha önce sağlanan iç istikrar devam ettiği gibi dış ilişkilerde
İspanyol krallıkları karşısında elde edilen üstünlük de korundu. II. Hakem
zamanındaki asıl gelişmenin ilim ve sanat alanında olduğu görülür; Endülüs bu
dönemde İslâm medeniyetinin en faal merkezi haline gelmiştir.
1008’de Abdülmelik’in yerine kardeşi Abdurrahman’ın
geçmesiyle Endülüs’te süre gelen istikrar birden bozuldu.
1016-1031 tarihleri arasında Endülüs taht
mücadelelerinden dolayı sükûnet bulamadı. Bu durum karşısında sabrı iyice taşan
Kurtuba ileri gelenleri ve halk halifeliği lağvederek Emevî sülâlesine mensup
kimseleri sürgüne yollayıp idareyi eşraftan oluşacak bir şûranın üstlenmesine
karar verdiler. Böylece 756’da bağımsız bir emirlik olarak kurulan Endülüs
Emevî Devleti yıkılmış oldu (1031).
Ortaya çıkan otorite boşluğunun tabii bir sonucu
olarak Endülüs Emevî Devleti’nin enkazı üzerinde irili ufaklı birçok devlet
kuruldu ve Endülüs tarihinde “mülûkü’t-tavâif” adıyla bilinen 59 yıllık dönemde
görülen küçük devletler için kesin bir sayı vermek zordur. Tuleytula’da
Zünnûnîler, Sağrüla‘lâ bölgesinde Tücîbîler ve Hûdîler, Batalyevs (Badajoz) ve
civarında Eftasîler, İşbîliye ve civarında Abbâdîler, Gırnata’da Zîrîler
bağımsızlık ilan ettiler. Bunun yanında
birçok küçük şehrin, hatta kalenin de merkezî idareden koptuğu görülmektedir.
Bu dönemde Endülüs’ün önemlişehirlerinden Tuleytula İslam hakimiyetinden çıktı.
Endülüs müslümanları adına Abbâdî Emîri
Mu‘temid-Alellah’ın (İbn Abbâd) daveti üzerine Murâbıtlar’ın hükümdarı Yûsuf b.
Tâşfîn, Tuleytula’nın zaptından (1085) bir yıl sonra büyük bir orduyla
Endülüs’e geçti ve bu sırada Batalyevs’i tehdit eden VI. Alfonso’yu Zellâka
Savaşı’nda ağır bir yenilgiye uğrattı. (1086) Yûsuf b. Tâşfîn’in ayrılmasının
ardından mülûkü’t-tavâif tekrar birbirleriyle mücadeleye başlayınca
hıristiyanlar hücumlarını yeniden başlattılar ve müslüman emîrler üzerindeki
baskılarını arttırdılar. Ardından Murabıtlar dönemi başladı,
60 yıl süren Murabıtlar’ın Endülüs hakimiyetinin ilk
25 yılında içeride istikrar sağlanmış, dışarıda ise hıristiyanlara karşı
başarılı bir cihad faaliyeti yürütülmüştür.
Murâbıtlar’ın yıkılışıyla (1147) Endülüs’ün siyasî
birliği tekrar bozuldu. Ortaya çıkan istikrarsızlı sonucunda Kastilya Krallığı
Aragon, Piza ve Cenovalılar’dan oluşturduğu bir Haçlı ordusuyla Meriye’yi
(1147), Katalonya (Catalonia) Kontluğu da Turtûşe (1148) ve Lâride’yi (1149)
ele geçirmesi üzerine Endülüs’ün imdadına yine bir başka Kuzey Afrika devleti
olan Muvahhidler yetişti.
Muvahhidler, Murâbıtlar’dan farklı olarak kendilerinden
yardım isteyen bazı dost emîrleri hasımlarına karşı korumak amacıyla Endülüs’e
geçtiler. Muvahhid ordusunun Kuzey Afrika’ya geri dönmesinden sonraki yıllarda
harekete geçen hıristiyanlardan Portekizliler 1189’da Fransız, Alman ve
İngilizler’in de katıldığı bir Haçlı ordusuyla Şilb’i işgal ettiler.
Buraya kadar özetlemeye çalıştığımız tarihi süreçte
saygı değer okuyucunun da anlamış olacağı üzere Endülüs Müslümanları güç ve
iktidar mücadeleleri ve iç isyanlar sebebiyle sürekli bir istikrarsızlık durumunda
yaşadılar.
Hıristiyan krallıklarının süratli bir şekilde
gerçekleştirdiği istilâ hamlesinden sadece, Muhammed b. Yûsuf (Gālib-Billâh)
tarafından Gırnata’da kurulan ve Endülüs’ün güneydoğusundaki İlbîre’den
Ronda’ya kadar uzanan dar sahil şeridi üzerinde hüküm süren Nasrîler (Benî
Ahmer) kurtulabildi. Son derece güç şartlara rağmen iki buçuk asrı aşkın bir
süre tarih sahnesinde kalmayı başaran bu devlet, hem Endülüs’te İslâm
hâkimiyetinin son temsilcisi olması, hem de Elhamra Sarayı gibi İslâm mimarisinin
en güzel örneklerini verdiği bir dönemi temsil etmesi açısından tarihte seçkin
bir yere sahiptir.
İç karışıklıklar yüzünden sık sık istikrarsızlıktan
bir türlü kurtulamayan Endülüs Nasrilerin başkenti Gırnata’yı 1492’de teslim
olmak zorunda kalınca İslâm hâkimiyetinin Endülüs’teki en son kalesi de düşmüş
oldu. Bu tarihten sonra İspanya’da kalan müslümanlar, Hıristiyanlığı kabul
edenler de dahil olmak üzere bir asrı aşkın bir süre çok büyük sıkıntı
içerisinde yaşadılar ve sonunda tamamen ülkeden sürüldüler. Gırnata’nın
düşmesinden on yıl sonra 1502’de II. Bayezid Han’ın emriyle meşhur denizci
Kemal Reis donanmayla Akdeniz’e açılarak İspanya kıyılarını vurdu ve bir grup
Endülüs müslümanını kurtararak Kuzey Afrika’ya ve İstanbul’a taşınmalarını
sağladı.
Barbaros Hayreddin Paşa 153o yılında 70.000 müslümanı
kurtararak Cezayir’e yerleştirdi. Sonrasında Turgut, Piyale ve Salih reisler
Kanuni’nn-in emriyle İspanya kıyılarına sayısız seferler düzenlediler ve çok
sayıda Endülüslü müslümanı Kuzey Afrika’ya taşıdılar.
İspanyollar, 1609-1614 yılları arasında müslümanların
hemen hemen tamamını Endülüs’ten uzaklaştırdılar. O sırada Osmanlı tahtında
bulunan I. Ahmed İspanya’ya karşı harekete geçemese de Fas, İngiltere, Fransa
ve Venedik gibi devletlere elçiler göndererek Osmanlı Devleti’ne sığınmak
isteyen Endülüs müslümanlarına yardımcı olunmasını istedi ve bu sayede birçok
Endülüslü Kuzey Afrika’daki Osmanlı topraklarına ve İstanbul’a ulaşabildi.
Endülüs müslümanları tıp sahasında da önemli
gelişmeler kaydettiler. Bunda daha önce Doğu’da yapılan çalışmaların büyük payı
vardı. Ancak Endülüslüler Doğu’dan aldıkları bilgilere pek çok katkıda
bulundular ve özellikle hayvanlar üzerinde yaptıkları çalışmalarla fizyolojide
önemli başarı sağladılar. Fizyoloji ve anatomide Galen ve Hipokrat gibi klasik
dönem hakîmlerinin bilgilerinden faydalanmakla beraber onların bazı hatalarını
da düzelttiler. Ayrıca uygulamalı tıp ilmini geliştirdiler ve bu çerçevede
ameliyatlarda kullanılan aletler ve bunların kullanılış şekilleri hakkında
ciddi eserler yazdılar. Bitkilerden öz suyu elde etme tekniğini geliştirip
farmakoloji alanında eserler meydana getirdiler ve eczahaneler kurdular. Tıp ve
kimya dallarında yetişmiş uzmanlardan Ebü’l-Kāsım ez-Zehrâvî otuz ciltlik et-Taṣrîf adlı
bir tıp ansiklopedisi telif etti. Ebû Mervân Abdülmelik b. Zühr de meşhur bir
hekimdi. Filozof İbn Rüşd aynı zamanda iyi bir hekim olup bu alanda on altı
eser yazmıştır. İbnü’l-Baytâr, muhtelif ilâç ve yemek türlerini topladığı ve
bunların nasıl yapılacağını izah ettiği el-Câmiʿ li-müfredâti’l-edviye
ve’l-aġẕiye adlı eseriyle Batı’da olduğu kadar Doğu’da da büyük bir
şöhret kazanmıştır. Endülüs’te pek çok hastahane bulunuyordu. Halifelik
döneminde yalnız Kurtuba’da irili ufaklı elli kadar hastahanenin mevcut olduğu bilinmektedir.
Emevî Devri. Bu
devir mimarisinin İspanya’da bıraktığı en önemli ve en ünlü bina, hiç şüphesiz
bütün dünya camileri içinde de müstesna bir yere sahip olan Kurtuba
Ulucamii’dir (el-Mescidü’l-kebîr).
Emevî mimarisinin günümüze ulaşabilen sınırlı
örnekleri içinde özellikle dikkati çeken bir diğer cami de Tuleytula’daki
Bâbü’l-Merdûm Camii’dir. 1000 yıllarında yapılmış olduğu sanılan küçük tuğla
bina, Kurtuba Ulucamii’nin devâsâ boyutlarından ve ihtişamından çok uzaktır.
Mülûkü’t-tavâif devri mimarisinin önemli örneklerinden
birisi de Sarakusta-Ca‘feriyye Sarayındaki camidir. Taht odasının yanındaki
küçük cami özellikle dikkat çekici bir yapıdır. Dikdörtgen bir ana şema içinde
sekizgen bir plana göre inşa edilen cami kaburgalı bir kubbeyle örtülmüştür.
Muvahhidler’in Endülüs’teki idare merkezleri olan
İşbîliye’de yaptıkları binalardan geriye hemen hemen hiçbir şey kalmamıştır.
Ebû Ya‘kūb Yûsuf b. Abdülmü’min’in emriyle 1171-1176 yılları arasında yapılan
ve bazı bölümleri dışında tamamen ortadan kalkmış olan İşbîliye Ulucamii’nin
yerinde bugün bir katedral bulunmakta ve caminin Kurtuba Ulucamii’nin bir
benzeri olduğu bilinmektedir. Cami’den geriye 74 metrelik minare kalmıştır. MEHMET ÖZDEMİR ENGİN BEKSAÇ
KURTUBA
Endülüs Emevî Devleti’nin başşehri. İspanyolca adı
Córdoba olan şehir Atlas Okyanusu’nun 200 km.
uzağında ve deniz seviyesinden 100 m. yükseklikte, Guadalquivir (Vâdilkebîr)
nehrinin kenarında yer alır, Fenikeliler tarafından kurulmuştur. Târık b.
Ziyâd’ın kumandanlarından Mugīs er-Rûmî, Temmuz-Ağustos 711 şehri önemli bir
direnişle karşılaşmadan fethetti. Mugīs Kurtubalılar’a yumuşak davrandı ve
yönetimlerini Katolik kilisesinin zulmüne uğrayan yahudilere bıraktı. İkinci
vali Hür b. Abdurrahman es-Sekafî
(716-719) Endülüs’ün başşehri olarak burayı seçti. 750
civarında da Yûsuf b. Abdurrahman el-Fihrî Vizigotlar’ın St. Vicente
Kilisesi’ni cuma camisine çevirdi.
1.Abdurrahman bağımsızlığını ilân
ettikten sonra gücünü ve ihtişamını göstermek üzere orijinal planını bizzat
çizdiği Kurtuba Ulucamii’nin inşaatını
başlattı; onun asıl amacı kendi başşehrini Batı İslâm
dünyasının merkezi haline getirmekti. Abdurrahman’ın oğlu ve
halefi I. Hişâm camiyi tamamlattı. O günlerde Kurtuba, Avrupa’da cadde
aydınlatmasına sahip ve hamamları olan ilk şehirdi. Şehirde 200.000 ev, 600
cami ve medrese, 800 hamam, 50 hastahane ve çeşitli sanayi tesisleri vardı.
Kurtuba III. Abdurrahman zamanında
ihtişamının zirvesine yükseldi. II. Hakem’in (961-976) yaptırdığı kütüphanede
400.000’e yakın kitap bulunduğu söylenir. X. yüzyılın sonlarında yönetime hâkim olan Hâcib
İbn Ebû Âmir el-Mansûr zamanında bir ilim merkezi haline
gelerek Avrupa, Kuzey Afrika ve hatta Asya’dan ilim
adamlarını kendine çekti.
Kurtuba, tarihi boyunca çeşitli ilim
dallarında ve özellikle edebiyatta
temayüz etmiş pek çok renkli insan yetiştirmiştir. Bunların en önde gelenleri
arasında, Romalılar döneminde hatip Seneca ile oğlu filozof Seneca ve torunu
ünlü şair Lucanus, İslâmî dönemde de el-İķdü’l-ferîd adlı şiir antolojisi
Doğu’da ve Batı’da bir klasik haline gelen İbn Abdürabbih, ilk dönem
âlim-filozofu İbn Meserre, aşk üzerine yazdığı Ŧavķu’l-ĥamâme adlı eseriyle
tanınan ve aynı zamanda Batı Avrupa’daki ilk ciddi karşılaştırmalı dinler
tarihi kitabının sahibi olan İbn Hazm, Ĥay b. Yaķžân’ın yazarı
İbn Tufeyl’e ve Spinoza’ya ilham veren yahudi filozof-tabibi
İbn Meymûn, Mâlikî fakihi İbn Rüşd ve torunu ünlü filozof-âlim İbn Rüşd, kıraat
âlimi Dânî, tarihçi, fıkıh ve hadis âlimi
İbn Beşküvâl, hadisçi Ahmed b. Ömer el-Kurtubî, hadisçi ve
kıraat-nahiv âlimi İbn Sa‘dûn el-Kurtubî ile muhaddismüfessir Muhammed b. Ahmed
el-Kurtubî sayılabilir. Thomas B. Irvıng
GIRNATA
Endülüs’te en uzun süre İslâm hâkimiyetinde kalan ve Zîrîler’le Nasrîler’e
pâyitahtlık yapan şehir. Sierra Nevada dağının kuzeybatı eteklerinde, Genil
(Şenîl) ırmağının sağ ve bu ırmağa şehrin içinde kavuşan Darro çayının her iki
yakası boyunca uzanmakta olup deniz seviyesinden 689 m. yükseklikte
kurulmuştur. Günümüzde Granada olan şehrin ismi müslümanlar tarafından Gırnâta,
Garnâta ve bazan da Agarnâta biçiminde telaffuz edilmiş ve yazılı kaynaklara da
bu şekilde geçmiştir.
711 ilkbaharında İspanya’ya giren müslümanlar, aynı yılın temmuzunda
kazandıkları ve Vizigot ordusunu büyük çapta imha ettikleri Lekke (Vâdîilekke)
zaferinden sonra bir yıl içinde kuzeyde Toledo’ya (Tuleytula) ulaşırlarken
güneyde de Córdoba (Kurtuba) ve Ecija ile (İsticce) birlikte Iliberis
vilâyetini ele geçirdiler; dolayısıyla Gırnata da 712 yılı ortalarında
fethedildi.
Müslümanlar Gırnata’yı fethedince yahudi nüfusun bulunduğu başka bölgelerde
yaptıkları gibi civardaki yahudileri toplayarak buraya yerleştirdiler ve şehrin
güvenliğini az sayıdaki müslüman muhafızla birlikte onlara bıraktılar.
V. (XI.) yüzyılın başından itibaren Gırnata, Berberî asıllı Zîrîler’in
buraya yerleştirilmesiyle ilk defa Endülüs’ün Kurtuba, İşbîliye (Sevilla),
Tuleytula ve Sarakusta gibi büyük şehirlerine denk bir şekilde öne çıktı.
Habbûs’un yerine geçen oğlu Bâdîs’in dönemi (1038-1073) Gırnata’nın yıldızının
en fazla parladığı devir oldu. Gırnata bu dönemde gerçekleştirilen icraatlarla
gerçek anlamda bir Endülüs şehri görünümü kazanmaya başladı. Elhamra tepesinde
sonraları el-Kasabatü’l-kadîme adıyla bilinen saltanat şehrinin ve Bâdîs’in de
avlusuna defnedildiği el-Mescidü’l-câmi‘in inşası bu dönemde gerçekleşti.
Ceyyân
vilâyetinde Muhammed b. Yûsuf b. Nasr (I. Muhammed, Gālib-Billâh) adında yeni
bir Arap lideri güç kazanmaya başladı. Muhammed b. Yûsuf b. Nasr önce İbn Hûd’a
tâbi olduysa da onun 1238’de Meriye’de (Almeria) öldürülmesi üzerine bağımsız
hareket etmeye başladı ve Gırnata’yı ele geçirerek Nasrî Devleti’ni kurdu (26
Ramazan 635 / 12 Mayıs 1238). Böylece Gırnata için, yaklaşık 250 yıl Nasrîler’e
pâyitahtlık yapacağı yeni bir dönem başladı. Nasrî Devleti, başşehrinin ismine
nisbetle Gırnata Sultanlığı ve Gırnata Emirliği olarak da anılır.
2
Ocak 1492’de hıristiyan kuvvetleri Gırnata’ya girdi. Böylece Endülüs’ün
fethinden itibaren en uzun süre İslâm hâkimiyetinde kalma özelliğine sahip
bulunan Gırnata şehri de elden çıkmış ve İspanyadaki İslam hakimiyeti sona
erdi.
Gırnata, 403 (1013) yılında Zîrîler’in buraya yerleşmesiyle birlikte gerçek
anlamda bir Endülüs şehri görünümü kazanmaya başladı. Son Zîrî sultanı
Abdullah’ın döneminde (1072-1090) sulama şebekesi genişletilmiş ve bahçe
sayısında büyük bir artış meydana gelmiştir.
Murâbıtlar ve Muvahhidler tarafından gerçekleştirilen imar faaliyetleri tam
olarak bilinmemektedir. Muvahhidler döneminde ise vali Seyyid Ebû İbrâhim İshak
tarafından Gırnata’nın hemen dışında Şenîl ırmağına yakın bir yerde Kasru
Seyyid adını taşıyan bir saray yaptırıldı; daha sonra bu sarayın karşısına bir
de zâviye inşa edildi.
Nasrîler Gırnata’ya yerleştiklerinde öncelikle Zîrîler’den kalma surları
yeni baştan elden geçirdiler. Yine
Nasrîler döneminde şehri ikiye bölen Darro nehrinin üzerinde Kantaratülûd,
Kantaratülcedîde, Kantaratülhammâm, Kantaratülkādî ve Kantaratü İbn Reşîḳ adlı
köprüler vardı.
Ana merkez Darro’nun sağ tarafında bir tepenin eteğindeydi ve şehrin dört
bir yanından gelen yollar buradaki el-Mescidü’l-câmi‘e ulaşıyordu. Kazâî
konularda halka yardımcı olmak için çalışan kimselerin (şâhid) yazıhaneleriyle
ıtriyat dükkânları da bu caminin çevresinde kümelenmişti. I. Yûsuf, 1349
yılında caminin yakınına dinî ilimlerin okutulduğu bir medrese inşa ettirdi.
XIV. yüzyılda inşa edilen ve XVIII. yüzyıldan itibaren kömür deposu olarak
kullanılan han halen faal durumdadır. V. Muhammed tarafından, dikdörtgen
şeklindeki avlusunun ortasında büyük bir havuzun ve etrafında çift katlı
revakların yer aldığı büyük bir bîmâristan yaptırıldı; bu hastahane günümüzde
orijinal şekline uygun olarak restore edilmektedir.
Kabristanlardan başka surların dışında “musallâ” veya “şerîa” denilen
bayram ve cenaze namazlarının kılındığı namazgâhlar bulunuyor ve bunlar genişçe
bir çimenin üzerine yerleştirilen bir mihrapla yanındaki minber vazifesi gören
taş basamaklardan meydana geliyordu. İbnü’l-Hatîb, XII. yüzyılda el-Kasabatü’l-kadîme’nin
doğusundaki tepenin üzerinde yer alan musallâlardan birinin adını Musallâtü
Saîd olarak vermektedir.
XIV ve XV.
yüzyıllarda İspanya’nın en kalabalık şehri olan Gırnata Avrupa’nın da en
kalabalık birkaç şehrinden biriydi.
Gırnata’da ilim ve fikir hayatının gelişmeye başlaması, şehirleşme
süreciyle paralel olarak Zîrîler dönemine rastlar. Zira bu dönemde Gırnata’nın
yıldızının parlamasıyla İlbîre eski önemini yitirdi ve bu şehirdeki ilmî
faaliyetler çok geçmeden Gırnata’ya taşındı. Bu dönemde büyük camiler birer
medrese görevi de üstlendiler. Mâlikî mezhebi fikrî hayat ve halk üzerinde
güçlü bir hâkimiyet kurmuştu. Meselâ fakih Ebû İshak el-İlbîrî’nin bir şiiri,
1066’da halkın galeyana gelmesi ve devleti uzun süredir fiilen idare eden yahudilerin
iktidardan düşürülmesi için yeterli olmuştu.
Murâbıtlar ve Muvahhidler idaresindeki Gırnata’da bir önceki döneme oranla
ilmî faeliyetlerde dikkate değer bir gelişme görülür. İbn Atıyye el-Endelüsî
(ö.1147), Muhammed b. Ebû Hâlid el-İlbîrî (ö.1206), İbn Semcûn (ö. 1211) gibi
Mâlikî fıkhını iyi bilen şahsiyetler yetişti. Gırnata, özellikle kıraat ve Arap
dili sahalarında Endülüs’ün diğer ilim merkezleriyle yarışır hale geldi ve bu
durum ilim talipleri için şehri bir cazibe merkezi konumuna getirdi. Meselâ
dönemin ünlü âlimlerinden Muhammed b. Ca‘fer el-Belensî el-Ümevî (ö.1190),
Lebleli (Niebla) Sâbit b. Muhammed el-Kilaî (ö.1230) ve hemşerisi ünlü seyyah
İbn Cübeyr (ö.1217), Kur’an ve Arapça öğrenmek için bir süre Gırnata’da
kalmışlardır. Diğer taraftan bu dönemde ilmî faaliyetlerdeki çeşitlilik de
artmıştır. Şehirdeki büyük camilerde fıkıh, kıraat ve Arapça’nın yanı sıra
hadis, tefsir gibi diğer ilimler de okutuluyordu. İbn Semcûn, Kilaî, Abdülvâhid
b. İbrâhim el-Gāfikī (ö.1222) fıkıhta olduğu kadar hadiste de söz sahibi
idiler.
Endülüs’ün başka şehirlerine mensup birçok âlim Gırnata’ya yerleşmiş, kadı,
kâtip veya müderris olarak hizmet vermiştir. Meselâ Sebteli fakih İyâz b.
Mûsâ’nın (ö.1149), İşbîliyeli Ebü’l-Velîd İbnü’d-Debbâğ’ın (ö.1151), fakih İbn
Zerkūn’un (ö.1190) kadılık, ünlü filozof İbn Tufeyl’in ise kâtiplik yaptığı
bilinmektedir. Buna karşılık bir süre Kurtuba Ulucamii’nin imam-hatipliğini
deruhte eden İbn Semcûn gibi Gırnata’da yetişip başka merkezlerde görev yapan
kimseler de çıkmıştır. Bu arada Abdullah b. Muhammed ed-Darîr (ö.1175)
matematikte ve Ahmed b. Dâvûd el-Cüzâmî de (ö.1201) tıpta meşhur olmuşlardır.
Mürsiye’nin hıristiyanların eline geçmesinin ardından bir süre Aragon Kralı I.
Jacques’ın himayesinde çalışan tabip, matematikçi ve astronom Ebû Bekir
Muhammed b. Ahmed el-Mürsî (ö. VII./XIII. yüzyıl sonu) daha sonra Gırnata’ya
göç etmiş ve burada çok sayıda öğrenci yetiştirmiştir. Gırnata doğumlu olan
ünlü seyyah ve coğrafyacı Ebû Hâmid el-Gırnâtî ile (ö.1169) büyük edip ve seyyah
İbn Saîd el-Mağribî de (ö.1286) çalışmalarıyla yalnız Endülüs’e değil bütün
İslâm âlemine mal olmuşlardır.
Nasrîler
Gırnata’daki ilmî ve kültürel faaliyetleri önemli ölçüde desteklediler. Esasen
Nasrî sultanlarının çoğu bizzat ilimle ilgilenmiş kimselerdi. Sultanların ilim
severliği diğer idarecileri de etkilemiş, devlet görevlerine bilgili, kültürlü
şahsiyetler tayin edilmiştir. Yaşadıkları dönemin en meşhur âlim, edip ve bilge
kişileri olarak bilinen İbnü’l-Hakîm er-Rundî (ö.1308), İbnü’l-Ceyyâb (ö.1348),
Lisânüddin İbnü’l-Hatîb (ö.1374), İbn Zümrek (ö.1395) bunlardan bazılarıdır.
Fikrî hayat üzerinde Mâlikîliğin tesiri önceki dönemlerde olduğu gibi bu
dönemde de devam etti. İbnü’l-Hatîb, bundan dolayı Gırnata’da farklı mezhep ve
düşünce akımlarının tutunma imkânı bulamadığını ifade etmektedir. Ancak bu
dönemde Mâlikîlik de yeni ihtiyaçlar karşısında çözüm üretme esnekliğini
gösterebilmiştir.
Nasrîler devrinde önceki dönemlerden farklı olarak tasavvufî düşünce ve
hayat Gırnata’ya iyice nüfuz etmiş ve şehrin değişik yerlerinde çok sayıda
zâviye yapılmıştır. Esas itibariyle esnaf arasından çıkan mutasavvıf
mürşidlerin bir kısmı Gırnatalı olmayıp Semerkant, Tebriz, Horasan ve Konya
gibi Doğu İslâm dünyasından gelerek buraya yerleşen kimselerdi. Halk geceleri
bu mürşidlerin bulunduğu zâviyelerde toplanır, birlikte Kur’an okunur, büyük
mutasavvıfların şiirleri ilâhi şeklinde söylenir, dinî ve ahlâkî sohbetler
yapılırdı. I. Yûsuf’un 750 (1349) yılında büyük bir medrese inşa ettirmesine
kadar dinî ilimler camilerde okutuluyordu. Bu medresede Gırnatalı âlimlerin
yanında Mağribliler de öğretim faaliyetlerine katılmışlardır.
İslâmî
döneme ait eserlerin başlıcaları Elhamra Sarayı, Generalife (Cennetü’l-arîf),
daracık sokaklarıyla Albaicín (Beyyâzîn) semti, bir kısmı hâlâ ayakta kalan
surlar, Bañuelo (hamam), Madrasa (Medrese), Alcaicería (Kayseriye), Maristan
(hastahane), Alfondega (el-Funduk = han) dır.
İŞBÎLİYE
İspanya’nın güneyinde Endülüs bölgesinde yaklaşık beş asır İslâm
hâkimiyetinde kalan ve günümüzde Sevilla adıyla anılan şehir. Eskiçağ ve Roma
dönemindeki adı Hispalis olan şehir 93’te (712) Mûsâ b. Nusayr tarafından
fethedildi ve Endülüs’ün ilk idarî merkezi oldu. İşbîliye halkı ertesi yıl
anlaşmayı bozup isyan edince Mûsâ b. Nusayr, oğlu Abdülazîz kumandasında bir
ordu göndererek şehri tekrar hâkimiyeti altına aldı. Emevîler’in Endülüs valisi
Hür b. Abdurrahman’ın Endülüs’ün idarî merkezini İşbîliye’den Kurtuba’ya
(Córdoba) nakletmesi şehrin önemini azaltmadı. 844 yılında Normanlar
İşbîliye’yi ele geçirip yağmalayınca Endülüs Emevî Hükümdarı II. Abdurrahman
şehri bu tür saldırılardan korumak için sur içine aldı ve bir de cami inşa
ettirdi (günümüzde bu caminin yerinde San Salvador Kilisesi bulunmaktadır).
İşbîliye mülûkü’t-tavâif döneminde Abbâdîler’in eline geçti. 1023 yılında
Kadı Ebü’l-Kāsım İbn Abbâd şehri hükümet merkezi olarak ilân edince Endülüs’ün
en önemli merkezlerinden biri durumuna geldi. İbn Abbâd, Cehverîler’in
hâkimiyetine son vererek Kurtuba’yı da Abbâdîler’e bağladı. Bu dönemde İşbîliye
edip ve şairlerin toplandığı bir kültür merkezi oldu. 1091’de Murâbıtlar’ın
eline geçen İşbîliye, 1091-1145 yılları arasında mâmur bir şehir haline geldi.
Çarşı ve pazarlarında canlı bir ticarî hayat göze çarpıyordu.
İşbîliye, Muvahhidler döneminde birçok imar faaliyetine sahne oldu, uzak
mesafelerden su getirildi. Şehrin nüfusu arttı. Halkın gelir düzeyi yükseldi ve
şehir “arûsu bilâdi’l-Endelüs” (Endülüs ülkesinin gelini) diye tanınmaya
başlandı. Muvahhidîn Camii olarak bilinen İşbîliye Camii yetersiz kalınca Ebû
Ya‘kūb Yûsuf, İşbîliye Ulucamii’nin yapılmasını emretti. (1171) Caminin, çan
kulesine dönüştürülen ve Giralda (Melviye) adı verilen minaresi İşbîliye’nin
sembolü durumundadır. Ortaçağ’da İşbîlî nisbesiyle tanınan birçok âlim
vardır. Kitâbü’l-Filâḥa yazarı Ebü’l-Hayr el-İşbîlî, botanikçi
İbnü’l-Avvâm, İbn Ebü’r-Rebî‘ ve Ebû Bekir İbnü’l-Arabî bunlardan birkaçıdır. CÂSİM el-UBÛDÎ