EŞREFOĞULLARI
XIII. yüzyıl sonlarına doğru Beyşehir ve Seydişehir yöresinde kurulan bir
Türk beyliği. Anadolu Selçukluları’nın uç beylerinden olan Eşrefoğlu Seyfeddin
Süleyman Bey tarafından kurulmuştur. Seyfeddin Süleyman Bey, Karaman ve Menteşe
Türkmenleri’nin 1277 ve 1282 yıllarında Konya’ya saldırıları ve burayı
işgallerinden faydalanarak nüfuzunu bulunduğu yörede hissettirmeye başladı. İlk
hedefi Akşehir ve civarı oldu. Selçuklu Sultanı III. Gıyâseddin Keyhusrev’in
ölümünden sonra çıkan saltanat boşluğu sırasında Keyhusrev’in annesi tarafından
saltanat nâibliğine getirildi.
Toprakları bir ara Germiyanlı saldırısına uğrayan Seyfeddin Süleyman bu
işgalden İlhanlılar’ın ve Selçuklular’ın yardımları sayesinde kurtuldu.
Selçuklu - Moğol kuvvetleri, 1288 yılı başlarında Tarsus’u işgal eden
Karamanlılar üzerine yürüyünce Karamanlılar’ın müttefiki olan Süleyman Bey de
Ilgın’a saldırdı ve öldürttüğü muhafızların başını Konya’ya gönderdi. Ancak bir
süre sonra Selçuklu Sultanı II. Mesud’a itaatini bildirmek üzere Konya’ya gitti
ve sultan tarafından affedildi. Görüşmenin ardından Süleyman Bey merkezini
Gorgorum’dan Beyşehir’e taşıdı.
İlhanlı Devleti’ndeki
hükümdar değişikliğinden ve II.Mesud’un Kayseri’ye gitmesinden faydalanan uç
Türkmenler’i yeniden ayaklandılar. Eşrefoğlu topraklarına saldıran
Karamanoğulları karşılaştıkları şiddetli direniş üzerine geri çekilmek zorunda
kaldılar. Bu karışıklıklarla başa çıkamayan II. Mesud, İlhanlı Hükümdarı
Geyhatu’yu Anadolu’ya çağırmak zorunda kaldı.
Fakat Haziran 1292’de Geyhatu’nun Tebriz’e dönmesinden, II. Mesud’un da
kardeşinin saltanat iddiasıyla Kastamonu civarında ayaklanmasıyla
meşguliyetinden faydalanan Karamanlılar Konya’ya saldırmışlar, Eşrefoğlu
Süleyman Bey de Gevele Kalesi ve civarını işgal etmiştir.
Anadolu Selçukluları’nın son yıllarını yaşadığı bu dönemde, diğer Türk
beyleri gibi Eşrefoğlu Süleyman da muhtemelen 1299 veya 1300’de istiklâlini
ilân etmiştir. Süleyman Bey Ağustos 1302’de vefat ederek Beyşehir’de yaptırdığı
Eşrefoğlu Camii’nin yanındaki türbesine defnedilmiştir.
Mehmed de Ilgın ve Akşehir yöresini ele geçirdi. Türkmen beylerinin bu
cüretlerinden telâşlanan Olcaytu Han beylerbeyi Emîr Çoban’ı üç tümen askerle
Anadolu’ya gönderdi. Sivas -Erzincan arasındaki Karanbük mevkiinde diğer
Türkmen beyleri gibi Eşrefoğlu Mehmed Bey de Emîr Çoban’ın huzuruna giderek
itaatini arzetti.
Eşrefoğlu beyleri imar işlerine büyük önem vermişlerdir. Beyliğin kurucusu
olan Seyfeddin Süleyman’ın burada yaptırdığı Eşrefoğlu Camii Anadolu Selçuklu
sanatının en güzel örneklerinden biridir. Süleyman Bey caminin yanında bir
çifte hamamla otuz bir dükkândan oluşan bir bedesten, bu çarşının güney kısmına
bitişik üç kapılı, altı kubbeli bir han, bir imaret ve kendisi için de bir
türbe yaptırmıştır.
Bıraktığı vakıfnâmeye göre Süleyman Bey iplikçi ve dokumacı esnafının
bulunduğu bedesteni, cami ve hanın etrafındaki dükkânları, büyük hamamı, ayrıca
yirmi dükkânla iki değirmeni vakfetmiştir. Bütün bu emlâkin geliri 12.000
dirhem olup bunun beşte biri, yaptırdığı caminin mütevellisi olan Mehmed ve
Eşref adındaki oğulları ile onların evlât ve torunlarına tahsis edilmiştir.
Caminin bitişiğindeki türbede rivayete göre kendisininkinden başka karısı ve
küçük oğlu Eşref’in mezarları bulunmaktadır.
Mübârizüddin Mehmed Bey Bolvadin’de 1320 de yaptırdığı Çarşı Camii’nden
başka Akşehir’de de bir cami inşa ettirmişti. Âlimleri ve şairleri himaye eden
Mehmed Bey adına Şemseddin Muhammed Tüsterî 1310’da el-Fuśûlü’l-Eşrefiyye
(Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 2445) adlı felsefî bir eser yazmış, Konyalı
Kemâleddin de 1320’de Teķārîrü’l menâśıb adında bir inşâ kitabı kaleme
almıştır. Sait Kofoğlu
1327-1325
tarihlerinde İlhanlıların Anadolu valisi olan Eretnaoğulları Beyliği’nin
kurucusu ve Uygur beylerinden olan Eretna Bey 1335’te bağımsızlığını ilan etse
de 1338-43 arasında Memluklara tâbi oldu. Eretna Beyliğinin merkezi önce Sivas,
daha sonra ise Kayseri olmuştur.
Eretna Bey 1352 yılında öldüğünde Kayseri’de bulunan Köşk
Hânkahı’nın Türbesi’ne gömülmüştür. Kayseri’nin güneydoğusunda, “Köşk
Dağı” adı verilen tepede yer alan yapı, yayınların büyük bir bölümünde
"Köşk Medrese” olarak tanıtılmıştır. Halil Edhem, mahallindeki
rivayete göre yapının “hânkah” olarak inşa ettirilmiş ve sonradan “medrese”ye
çevrilmiş olduğunu belirtmektedir. Yazar, Kayseri Şeriyye Sicilleri’nde,
yapının bulunduğu yerin Melik Eretna tarafından Şeyh Evhadeddin Kirmanî
sufîlerine mahsus hânkah olarak tesis edilmiş olduğu ve vaktiyle buranın hayli
vakfı bulunduğunun kayıtlı olduğunu öne sürmektedir. Günümüzde mevcut olmayan
kitabesine göre yapı, Eretna Bey’in emriyle eşi Suli Paşa için 1339 yılında amel-i
el-benna ünlü Kaluyan tarafından inşa edilmiştir. Yapı, İmaret olarak
kullanılmaktadır. Avlunun ortasında kare kaideli, sekizgen gövdeli ve piramit
külâhlı iki katlı türbe yer almaktadır.
Bor’daki (Niğde) 1345-46 tarihli Hacı Kemal Camisi de melik
tarafından yaptırılmıştır. Aksarayî’nin Timurtaş’a sunmuş olduğu Müsameretü’l-Ahyar
adlı Farsça Selçuklu Devletleri Tarihi’nin 1344 yılında, dört yapısı ve bir
onarımı bilinen Eretna Bey zamanında bir kopyası yapılmıştır. Eretna Bey’in
Ramazan 5 Aralık 1347-3 Ocak 1348’de ölen büyük oğlu Şeyh Hasan Bey ise Sivas’taki
Güdük Minare Türbesi’ne gömülmüştür.
Kurucusu
bilinmeyen Kayseri’deki 1327-28 tarihli Ali Cafer Türbesi de yine
Kaluyan tarafından inşa edilmiştir. Diğer önemli bir yapı, ünlü mutasavvıf Âşık
Paşa’nın Kırşehir’deki 1332-33 tarihli Türbesi’dir.
Kuşkusuz dönemin en önemli yapısı, mimari özelliklerinin yanı sıra
bitkisel ve figürlü süslemesi, ahşap kapı kanatları ve Anadolu dışı kaynaklı,
özellikle Gotik sanatının etkilerini yansıtan ögeleri ile de çok önemli olan Niğde’deki
Sungur Bey Camisi ile Türbesi’dir. Yapılarİlhanlıların ve
Eretnaoğulları’nın Niğde valisi olan Seyfeddin Sungur Ağa/Bey tarafından
1335-36 yılında yaptırılmıştır.
Kayseri’de yenilenmiş Emir Erdoğmuş Türbesi 1348, Taçkapısı ile
dikkati çeken Şah Kutluğ Hatun Türbesi 1349 tarihlidir. Kayseri’de
1350-51 yılında Emir Ali tarafından yaptırılmış Türbe ise diğer
örneklerden farklı olarak kübik gövdeli olmasına karşın tonozla örtülüdür.
Eretna Bey’in yerine geçen oğlu I. Mehmed Bey’in (1352-65) emriyle
inşa edilen tek yapı, günümüzde mevcut olmayan Develi ilçesindeki Şeyh Ümmî
Zaviyesi’dir. Din adamlarından Sultan Şah tarafından yaptırılmış Niğde-Bor
ilçesindeki 1358-59 tarihli Mevlevihane de günümüze gelememiştir.
Eretnaoğulları’nın üçüncü meliki ünlü Alâeddin Ali Bey zamanında (1365-80)
yapılan tek külliye, Hacı Bulu tarafından 1375-76 tarihinde amel-i ünlü
Konyalı Şadi oğlu Yusuf’a inşa ettirilmiş Tokat-Turhal-Gümüştop (Dazya)
Köyü’ndeki Zaviye, Cami ve Türbe’dir. Eretna Bey’in oğlu Cafer Bey’in Kayseri’de
Cami, Hamam ve Çeşme yaptırttığı bilinmektedir.
Ünlü mutasavvıflardan Gülşehirli Şeyh Ahmed’in 1317 tarihli Feleknâmesi
dışında, şeyhi Ahi Evren’in menkıbeleri üzerine yazdığı Keramat-ı Ahi Evren ile
Feridüddin Attar’ın Mantıku’t-Tayr adlı eserinin çevirisi tasavvuf
alanındaki önemli çalışmalardır. Ayrıca, fıkıhla ilgili Kudurî isimli
bir eseri daha bilinmektedir. Gülşehrî’nin öğrencilerinden olan, Âşık Paşa’nın
(ölümü 1333) tasavvuf konusundaki en önemli eseri, Mevlânâ ve oğlu Sultan
Veled’in eserlerinden esinlenerek yazdığı Garibnâme’dir.
Ayrıca, Fakirnâme, Vasf-ı Hal, Hikâye ve Kimya adlı
eserleri de bilinmektedir. Eretna emirlerinden olan ve Amasya’da Türbesi
bulunan Hacı Şadgeldi Paşa ile oğlu Emir Ahmed de bilimle uğraşmışlar, ilim
adamları ve sanatçıları korumuşlar, kendileri adına birçok eser yazılmıştır.
Nitekim
Mehmed Cemâleddin-i Aksarayî tarafından Hacı Şadgeldi namına din adamları ve
hikmetle ilgili Ravzatü’l-ulema (âlimler bahçesi) adlı eserin çevirisi olan Teferrüzü’l-ümera
(emirlerin ayrılması) ile fıkha ait bir eseri bilinmektedir. Amasyalı İzzeddin
Mehmed de Hacı Şadgeldi için dini tartışmaları konu alan bir eser yazmıştır. Hacı
Şadgeldi’nin oğlu Emir Ahmed adına Hüsameddin Kati tarafından
belâgatla ilgili bir eser yazılmıştır. Hacı Şadgeldi de fıkıh üzerine önemli
eserler kaleme almıştır. Kendisinin ve oğlunun Amasya’da birer büyük Kütüphanesi
olduğundan söz edilmektedir. “Meddah” mahlaslı Mevlevi Yusuf isimli şair
1368 yılında Sivas’ta Varka ve Gülşah Mesnevisi’ni yazmıştır.
Şehrin ne zaman ve kimler tarafından kurulduğu tam olarak bilinmemektedir.
Ancak ilk yerleşme yerinin bugünkü Dört Eylül Parkı olan koni biçimindeki
tepelik olduğu belirtilir. Burası 30 m. yükseklikte olup tesbit edilen ilk
yerleşme Hititler dönemine kadar iner. İlkçağ’da “kral yolu” buradan geçiyordu.
Ardından Romalılar aynı güzergâhı kullandılar. Burası sadece ticaret değil
askerî bir yol durumundaydı. Bizanslılar da bu yolu kullanıma açık
tutmuşlardır.
Emevîler ve Abbâsîler zamanında gerçekleştirilen bazı Anadolu seferlerinde
Sivas müslümanlar tarafından ele geçirildiyse de buradaki hâkimiyetleri kalıcı
olmadı.
Malazgirt
zaferinin ardından da Emîr Dânişmend şehri ele geçirdi. Şehrin fetih tarihi
tartışmalıdır. Bazı araştırmalarda 1076-1077’de bölgenin tamamının alındığı,
Sivas’ın ise 1080’de fethedildiği belirtilir. Sivas, bundan sonra Anadolu
Selçuklu Hükümdarı II. Kılıçarslan tarafından Konya ile birlikte başşehir yapılıncaya
kadar Dânişmendliler’in yönetiminde kaldı.
1243 Kösedağ bozgunu ile Baycu Noyan tarafından ele geçirilen Sivas üç gün
süreyle yağmalandı. Bu tarihten itibaren tamamen İlhanlı nüfuzu altına giren
Sivas siyasî sıkıntılara rağmen imar hareketleriyle fizikî açıdan gelişme
gösterdiği gibi ekonomik yönden de zenginleşti. Şehrin simgesi olarak bilinen
medreseler bu dönemin eseridir. Ancak şehrin günümüze kadar gelebilen en eski
yapısı şu ana kadar bazı araştırmacıların Dânişmendli eseri olarak
niteledikleri Ulucami’dir. Hikmet Denizli tarafından yayımlanan yapım ve onarım
kitâbelerinde ulucaminin 1197 yılında Kutbüddin Melik Şah’ın emriyle yaptırıldığı
ve 1210’da ise tamir ettirildiği belirtilmektedir.
Diğer önemli bir Selçuklu eseri 1217’de I. İzzeddin Keykâvus’un yaptırdığı
dârüşşifâdır. Döneminde tıp fakültesi olarak faaliyet gösteren eser Osmanlı
hâkimiyetinde medreseye çevrildi. Burûciye, Çifte Minare, Dördüncü Medrese ve
Gökmedrese (Sâhibiye) 1271 yılında yaptırıldı. Bunların dışında İlhanlılar
devrinde şehirde çok sayıda medresenin var olduğuna dair kayıtlar da mevcuttur.
Bilhassa Gökmedrese vakfiyesinde dokuz ayrı medrese isminin yer alması, İlhanlılar
zamanında Sivas şehrinin kültürel zenginliği hakkında önemli ipuçları verir.
Bu yüzyılda Sivas’ı ziyaret eden İbn Battûta, Sivas şehrini Anadolu’nun
İlhanlı hâkimiyetindeki en büyük şehirlerden biri olarak tasvir eder. Şehir ve
şehirdeki iktisadî faaliyetlerin hâmisi olan ahîlerin gücü hakkında İbn
Battûta’nın verdiği önemli bilgiler arşiv kaynaklarınca da teyit edilmektedir.
Ayrıca Sivas şehri, Osmanlı döneminde de Anadolu şehirleri içerisinde beş ahî
zâviyesine sahip nâdir merkezlerden biriydi.
Ulucaminin kapasitesi esas alınarak yapılan bir hesaplamada XII. yüzyılda
şehirde 10.000-15.000 dolayında Türk’ün yaşadığı ve bir o kadar da gayri müslim
(Ermeni, Rum, yahudi) nüfusun bulunduğu tahmin edilmektedir. Nisan 1280
tarihini taşıyan Gökmedrese vakfiyesinden anlaşıldığına göre XIII. yüzyılda
burada en az on iki mahalle bulunuyordu. Şehir Türkler’in eline geçtikten sonra
âdeta yeni baştan imar edildi. Meydan Camii’nin bulunduğu alanda medrese
topluluğu, eski hamam, Gökmedrese, Ulucami, Behram Paşa Han ve Hamamı merkezî
yeri oluşturuyordu. Yukarı Kale’nin kuzeyindeki İçkale ise sarayı ve bazı
yerleşme yerlerini içine alıyordu. Aşağı İçkale dârüşşifâ, Çifte Minareli
Medrese, Mahmud Paşa Camii bölgesindeydi.
Selçuklu ve İlhanlı döneminde bölgenin önemli şehirlerinden biri olan
Sivas, Osmanlı hâkimiyetinde mahalle ve nüfus açısından gelişme gösterdi.
Şehrin bu durumuyla ilgili en eski ve ayrıntılı bilgi Fâtih Sultan Mehmed
döneminde yapılan tahrirde yer alır.
Sivas âbideler bakımından çok zengin bir şehir olup Osmanlılar’a ve
öncesine ait çok sayıda eser hâlâ şehrin tarihî dokusunu aksettirir. Bu
eserlerle ilgili olmak üzere Selçuklu ve Osmanlı döneminde tesis edilen, şehir
merkezine ait 340 civarında vakıf ismi tesbit edilmiştir. Cami, mescid, medrese,
zâviye, mektep, han, hamam, çeşme gibi eserlerle ilgili kurulan vakıfların
zenginlik açısından en büyükleri Selçuklu ve İlhanlı devrinde kurulmuş
olanlarıdır.
Sivas şehriyle ilgili kaynaklarda bazıları Selçuklular zamanına ait olmak
üzere çoğunluğu Osmanlı döneminde yapılmış bulunan 130’a yakın cami-mescid
ismine rastlanmıştır. Bunlardan ulucami (1197), Hoca İmam Camii (XV. yüzyıl),
Ali Baba Camii (953/1546), Hasan Paşa (Meydan Camii-1564), Kale Camii
(988/1580), Ali Ağa Camii (1589) vb. günümüze aynen ya da tamir ettirilerek
gelmiştir. Sivas zâviyeler bakımından da zengin bir şehir olup Osmanlı devrine
ve öncesine ait otuza yakın zâviye ismine rastlanır. Bunlar içerisinde
Dârürrâha (1320), Şeyh Çoban (1323), Abdülvehhâb Gazi (1326), Şeyh Erzurum
(XIV. yüzyıl), Ahî Emîr Ahmed (1332) ve Osmanlı döneminde kurulan Sarı Şeyh
(1420), Ali Baba (953/1546-47), Şeyh Şemseddin (1596) zâviyeleri ve mevlevîhâne
şehrin iskânında ve İslâmlaşmasında önemli fonksiyonlar icra eden zâviyelerdir.
Osmanlı döneminde kurulan sekiz mahallenin bu zâviyelerin isimlerini alması,
hatta günümüzde bile bazılarının adıyla anılan mahallelerin bulunması
zâviye-mahalle ilişkisini göstermesi bakımından oldukça önemlidir. Ali Baba ve
Abdülvehhâb Gazi mahalleleri ile Mevlânâ Caddesi bu ilişkinin zamanımıza ulaşan
örneklerindendir.
Sivas şehrinin fizikî görüntüsünü tamamlayan bir başka eser grubu ise
kaynaklarda ismine rastlanan 100 civarındaki çeşmedir. En meşhurları Kepenek,
Bayram Paşa ve Mihrivefa olup hâlâ şehrin çeşitli yerlerinde varlıklarını
sürdürmektedir. Yine şehirde Osmanlı döneminde yaptırılan hamamlardan
faaliyetlerini devam ettirenler vardır. Bunlardan XVI. yüzyıla tarihlenen
Meydan Hamamı, Kurşunlu Hamamı ve Eski Paşa Hamamı (Hasan Paşa Hamamı) en
önemlileridir. Haftada dört gün divan toplanan Beylerbeyi Sarayı’nın da
bulunduğu Kal‘a-i Atîk’te medreseler, hamam ve camiler vardı.
Selçuklu ve İlhanlı dönemindeki iktisadî seviyeye ulaşılamasa da XVI.
Yüzyıldan itibaren şehre yeni ticarî mekânların yapılmasıyla kısmen bir
canlanma kaynaklara yansımıştır. Bedesten, Uzunçarşı ve Mahkeme Çarşısı’nın
merkez olduğu Sivas çarşıları çok sayıda ticarî yapının bulunduğu bir
kompleksten meydana gelmişti. Osmanlı hâkimiyeti boyunca bedesten çevresinde
toplam kırk çarşı, yedi pazar, on dört han, çok sayıda boyahane, iki debbâğhâne
ve yarıya yakını vakıf olmak üzere 1000 civarında dükkân belirlenmiştir. Evliya
Çelebi’nin vermiş olduğu 1000 dükkân ve on sekiz han sayısı arşiv kaynaklarınca
bir anlamda doğrulanmaktadır.
Osmanlı döneminde şehirde bulunan dört medreseye ilâveten faaliyette olan
otuz dört adet sıbyan mektebi ve bilhassa XIX. yüzyılın ikinci yarısında
faaliyete geçen kız ve erkek rüşdiyeleriyle askerî rüşdiyeler,
dârü’l-muallimîn, sanayi mektebi ve 1892’de açılan idâdî eğitim açısından önemli
yer tutar. Ayrıca çok sayıda gayri müslim sıbyan mektebi ve rüşdiyesi de vardı.
Nûman Efendi, Ziyâ Bey ve Şeyh Şemseddin’in kütüphaneleri bu kültürel yapıyı
tamamlayan unsurlardandı.
Diyanet İşleri Başkanlığı’na ait 2007 yılı istatistiklerine göre Sivas’ta
il ve ilçe merkezlerinde 319, kasabalarda 52 ve köylerde 928 olmak üzere toplam
1299 cami bulunmaktadır. İl merkezindeki cami sayısı 176’dır.
Camiler
Ulucami, müzedeki
kitâbesine göre II. İzzeddin Kılıcarslan’ın oğlu Sivas Emîri Kutbüddin Melik Şah’ın
zamanında Kızılarslan b. İbrâhim tarafından (1197) yılında
yaptırılmıştır.
Zincirli Minare 1742, Örtmeli (XVIII. yüzyıl), Hoca
İmam ve Pulur (Billûr) camileri (XIX. yüzyıl), Korkmazoğlu 1833, Abadan Camii
de 1905 tarihli yapılardır. Yiğitler 1794, Hacı Zâhid, Mehmed Paşa 1802, Kabalı
1803, Uzun Hacıoğlu 1807, Büyük Kazancılar 1812, Said Paşa 1820-21 tarihli
eserler olup kitâbeleri minarelerinde yer almıştır. Ayrıca, Ganem (Tarhan)
Camii yakın zamanda yenilenmiş olmasına rağmen sıkı tuğla süslemeli spiral
yivli minaresi ile dikkat çekici bir yapıdır.
Medreseler
Dârüşşifâ
Şifâiye Medresesi. Sultan I. İzzeddin
Keykâvus tarafından 1217 yılında yaptırılmış olup 61,90 × 46,80 m.
boyutlarındadır. Güney eyvanı türbe haline getirilmiş ve I. İzzeddin Keykâvus
buraya defnedilmiştir. 1220 tarihli vakfiyesi günümüze kadar gelmiştir.
Selçuklu Sultanı III. Gıyâseddin Keyhusrev’in veziri
Sâhib Ata Fahreddin Ali tarafından 1271-72 yaptırılmıştır.
Muzaffer b. Hibetullah el-Burûcirdî tarafından 1271-72
yılında yaptırılmıştır.
Vezir Şemseddin Cüveynî’nin 1271-72 yılında yaptırdığı
bu medrese âbidevî cephesi ve itinalı taş işçiliğiyle dikkat çeker.
Türbe ve
Kümbetler
Şahna Kümbeti
Kitâbesinden Hüseyin b. Ca‘fer’e ait olduğu anlaşılan
1231 tarihli bu kümbet kare planlı kripta üzerinde sekizgen gövdelidir. İçten
kubbeli, dıştan piramidal çatılıdır. XIX. yüzyılın sonlarına kadar ayakta kalan
kümbetin çeşitli süsleme ve kitâbe parçaları Gökmedrese’dedir.
Şehrin yaklaşık 1 km. doğusunda Akkaya tepesi üzerinde
caminin içindedir. Kemâleddin b. Râhat’ın 1321 tarihli vakfiyesinden türbenin
civarında bir mezarlığın teşekkül ettiği anlaşılmaktadır.
Ahî Emîr Ahmed Kümbeti
1333 tarihli eser kesme taştan sekizgen olarak
yapılmış olup konik çatılıdır.
Eretna Devleti’nin kurucusu Alâeddin Eretna tarafından
1347 yılında genç yaşta ölen büyük oğlu Şeyh Hasan Bey adına yaptırılmıştır.
Kareye yakın bir planda olan yapının kubbesi dıştan
sekizgen bir kasnakla çevrilmiş olup üzeri oluklu kiremitle kaplıdır. İçeride
ahşap iki sanduka bulunmaktadır. Türbe önünde bulunan çeşmenin kitâbesi 1323
tarihli olup türbenin de ilk defa bu sırada yapıldığını düşündürmektedir.
.
Meydan Camii’nin avlusunda caminin kuzeybatı
yönündedir. 1600 yılında inşa edilmiştir.
Temel duvarları kesme, beden duvarları moloz
taştan kare plana sahip yapıyı XIII. yüzyıla tarihlendirmek mümkündür. Harap
bir durumda olan türbenin içinde beş sanduka mevcuttur.
Kareye yakın plana sahip yapı muhtemelen XIV. yüzyıl
eseridir.
1381-1398 yılları arasında Sivas’ta kendi adına devlet
kuran Kadı Burhâneddin Ahmed’in türbesi 1966’da yeni baştan yapılmışsa da
mimari hiçbir özelliği yoktur.
Hanlar
Behram Paşa Hanı
Sivas Valisi Sağır Behram Paşa tarafından 1576 yılında
yaptırılmıştır. Revaklı açık avlulu ve iki katlıdır. Doğusundaki giriş üzerinde
pencerelerin yanında iki aslan figürü bulunur. Girişin tam karşısının alt katı
ahır olarak kullanılmıştır.
XIX. yüzyılda inşa edilen han dikdörtgen planlı olup
iki kattır. Kuzey ve doğu yönünde caddeye bakan dükkânlar bulunur.
XVI. yüzyıl eseridir. Dört kare kesitli ayakları
birbirine bağlanan sivri kemerli çapraz tonozla örtülüdür. Güney tarafında
dükkânlar vardır. Sivas Valisi Lala Sinan Paşa’nın (ö.1525) vakfıdır.
Hamamlar
Meydan Hamamı
Meydan Camii vakıflarından olan hamam XVI. yüzyıl
eseridir. Sıcaklık ve soğukluğun üzeri kubbe ile örtülüdür. Dört eyvan şeması
gösterir.
Sivas Valisi Sağır Behram Paşa tarafından 1576’da
çifte hamam olarak yaptırılmıştır. Soğukluk büyük kubbelerle örtülüdür.
Vezir Mahmud Paşa tarafından 988 (1580) yılında
yaptırılmıştır. Sıcaklık dört eyvan şeması gösterir. Yıkılmış olan hamamın
temel duvarları 1 m. yüksekliğindedir. ÖMER DEMİREL N. BURHAN BİLGET
Eretnaoğulları Beyliği, onların
kadısı ve veziri olan Kadı Burhaneddin Ahmed tarafından yıkılmış,
yerine kendisi Sivas’ta “sultan” unvanıyla tahta çıkmıştır. (1380-98)
Ailesi ünlü kadılar yetiştirmiştir. Arapça, Farsça, özellikle de 1393-94
tarihli büyük Divan’ı ile Türkçe’de büyük bir şair olan Kadı
Burhaneddin, daha çok Oğuz lehçesinin Azeri şivesini kullanmıştır. Dulkadıroğlu
Suli Bey’in kızıyla evli olan Burhaneddin’in duygusal şiirlerinin yanı sıra,
dini konularda birçok eseri vardır. İksirü’s-saadat fi esrar li-ibadat adlı
eseri 1395, usul-ı fıkıhla ilgili Tercihü’t tavzih adlı eseri ise
Şaban Mayıs 1397 tarihlidir. İslâm dünyasında, Hanefî mezhebinin yüksek
fakihleri arasında yer almaktadır. Din ve edebiyat dışında coğrafya, matematik
ve astronomi ile de ilgilenmiştir. Zamanının en önemli eserlerinden biri,
Anadolu tarihi açısından çok önemli olan ve kendi dönemini de ayrıntılı olarak
anlatan Aziz Esterebadi’nin Bezm-ü Rezmi’dir (İçki Meclisi ve Savaş).
Kadı Burhaneddin’in Turhal’da İmaret, Zile’de Medrese, Kayseri’de yapım
yöneticiliğini alâ yed ünlü Şeyh Müeyyed’in üstlendiği 1390 tarihli Şeyh
Müeyyed Çeşmesi, Tokat-Amasya çevresinde önemli askeri noktalarda kaleler
yaptırdığı bilinmektedir. Oğlu Alâeddin Ali Bey adına İbn Bevvab tarafından
Tuhfe-i Alâiyye adlı Arapça’nın Farsça açıklandığı bir eser yazılmıştır. Aynur Durukan Turkish Studies International Periodical For
The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 9/10 2014
RÂHATOĞULLARI
XIII-XIV. yüzyıllarda Sivas ve çevresinde yöneticilik yapan ve kurdukları
Dârürrâha ile tanınan bir aile. Ailenin, hakkında bilgiye rastlanan ilk üyesi
Ebü’l-Fezâil Kemâleddin Ahmed b. Râhat b. Hattâb olup Anadolu Selçuklu Sultanı
III. Keyhusrev döneminde (1266-1284) Dîvân-ı İnşâ reisleri arasında adı geçmektedir.
İbn Bîbî’ye göre 1232 yılında Sivas yakınlarında Ribât-ı
Kemâleddin Ahmed b. Râhat adıyla şöhret bulan bir kervansaray bulunuyordu. Bu
kervansaray Kemaleddin Bey tarafından ornarılmış veya satın alınış olmalıdır.
Safedî’ye göre Kemâleddin muteber ve eli açık bir kişiydi,
ahfadı ve gulâmları vardı, Sivas’ta bir hankah vakfetti. Hacca giderken (Ekim 1325)
Kerek’te vefat etti.
Ailenin ikinci önemli şahsiyeti Kemâleddin Ahmed’in oğlu Rükneddin
Hattâb’dır. Rükneddin, 1299 Samsun mutasarrıfı olup Pervâneoğulları’ndan Mühezzebüddin
Mesud’un saldırısı üzerine Samsun’u terkederek
gemiyle Canik vilâyetine kaçmış, daha sonra Mesud Bey ile anlaşma yoluna gitmiştir.
Rükneddin Hattab taşıdığı ünvanlara göre (“es-sâhibü’lkebîr, es-sâhibü’l-a‘zam, es-sadrü’l-muazzam”) İlhanlı işgali
altındaki Anadolu’da genel vali Demirtaş’ın (Timurtaş)
yanında itibarlı bir kişi olduğu anlaşılmaktadır. Bu aileyi şöhrete kavuşturan
asıl faaliyetleri, tecdid kitâbesine göre Hattâb ile Emîr Hüseyin kardeşlerin
1320 yılında kurdukları Dârürrâha’dır.
Vakfiyeye göre ise Rükneddin Hattâb, bir yıl sonra babasından intikal eden
Sivas içindeki Dârürrâha adını verdiği bu mekânı gelirlerini buranın bakımına
ve diğer cihetlere tahsis ettiği bazı yerlerle (bir bostan, iki köy, dört tuzla
ve bir mezraa) birlikte vakfetmiştir. Bu mekâna “dârü’r-râha” (huzur evi)
adı verilmesinin sebeplerinden biriside dedelerinin adı olmalıdır.
Rükneddin bakım giderlerinden artan geliri beşe taksim etmiş, bir
hissesini nitelikleri ve görevleri ayrıntılı biçimde verilen Dârürrâha
personelinin maaş ve diğer giderlerine, mübarek gecelerde helva, aydınlatma,
yaygı, kap vb. ihtiyaçlara ayırmış; ikinci hisseyle oğlu Ömer Bey’in ve onun küçük
kızı Dilşâd’ın ihtiyaçlarının karşılanmasını, artan kısımla
torununun evlendirilmesini, ailenin âzatlılarının çocuklarının ihtiyaçlarının
giderilmesini ve borçlulara borç verilmesini şart koşmuştur.
Üçüncü hissenin sarf yerleri vakfın asıl önemli yönünü teşkil etmektedir.
Bunlar dârülaceze, huzur evi, yetimhane gibi sosyal kurumların Türkiye’deki ilk örneğini
oluşturmaktadır. Vâkıfın akrabasından muhtaç olanlara yetecek kadar para, yaşlı
kadınlar, dullar ve diğer muhtaç kadınlara, yaşlı erkeklere, fakirlerin teçhiz
ve tekfinine, âmâlara, cüzzamlılara, kadı ve valinin hapsettiği kimselere değişik
miktarlarda yardımda bulunulmasını, fakirlerin yetimlerine bakan ve eğitimleriyle
uğraşanlara da güvenilir kişilerin belirleyeceği miktarın verilmesini şart koşmuştur.
Burada
cüzzamlı hastalara tahsisat ayrılmış olması önemlidir. Ortaçağ Avrupası’nda cüzzamlılar
lânetlenip toplum dışına itilerek ölüme terkedilirken aynı çağın Türkiye’sinde himaye
edilmektedir. Dördüncü hisseden isimleri verilen şahıslara belirlenen
miktarlarda dirhem verilecek, mütevelli dışındaki idarî görevlilerin maaşları ödenecek,
artanıyla Dârürrâha’nın diğer ihtiyaçları karşılanacaktır. Beşinci
hisseyi ise mütevelli alacaktır. Zamanımıza intikal eden tecdid kitâbesine göre
Dârürrâha 1377 yılında Emîr Hüseyin’in oğlu Abdülvehhâb’ın oğlu Şeyh
Hasan tarafından yenilenmiştir.
Rükneddin Hattâb’ın diğer kardeşi el-Emîrü’l-mükerrem Alâeddin
Ali 1385’de yeni bir vakıf kurup Dârürrâha’ya ek gelirler
vakfetmiştir. Alâeddin Ali bir divan, yedi köy ve toplamı on yedi feddân olan
beş arazinin gelirinin önce vakıfların tamirine harcanmasına, geriye kalanın
yarısını erkek ve dörtte birini kız evlâdına, diğer dörtte birini ise kölelerine,
vefatından sonra türbesine, zâviyeye ve mübarek gecelerde pişirilecek helva
masrafına ayırmıştı. Arşiv belgelerine göre Dârürrâha Osmanlı dönemi boyunca
faaliyette bulunmuştur. Sivas’ta kendi adıyla anılan kütüphaneyi kuran Yusuf
Ziya Başara (ö.1943) ile Vilâyât-ı Şarkıyye Müdâfaa-yı Hukūk-ı Milliyye
Cemiyeti’ni İstanbul’da kuran yedi
kişiden biri ve Türkiye İş Bankası’nın kurucu üyesi olan Mehmed Rasim Başara (ö.1945)
bu ailenin meşhur şahsiyetleridir. Sadi S. Kucur