BU YAZI SERİSİ OKUYANLARI RAHATSIZ EDEBİLİR.
PKK HOLDİNG
Medya kaynaklarından öğrendiğimiz kadarıyla PKK (Kürdistan İşçi Partisi) terör
örgütü 1976 yılında Ankara’da planlanmış, 1978 yılında ise resmi olarak kuruluşu
ilan edilmiş. Kurulduğu yıllarda Öcalan’ın yanında resmi görevliler olduğu,
kayınpederinin MİT çalışanı olduğu rivayet edilir. Öcalan ipleri eline alınca
kayınpederi ve
karısından kurtulduğu da rivayetler arasında.
PKK’yı sıradan bir örgüt olarak değerlendirmek hata olacaktır. 80’li yıllarda bu
hataya düşüldü. Geldiğimiz durum ortada. 3 Trilyon dolarlık ekonomik zarar,
binlerce ölüm,
yüzbinlerce yaralı.
PKK’ yı ortaya çıkaran alt yapının maalesef objektif olarak değerlendirilmediğini düşünüyorum. Kanaatime göre bu alt yapı en az 150 belki 200 yıllık. Yani ortada kemikleşmiş bir sorunlar yumağı var. Bu sorunlar yumağının son aşamasında PKK ortaya çıktı. Coğrafyamızda planları olanlarla yaptığı ortaklıklar sayesinde gelişti, büyüdü. Wikipedi’ye göre yıllık 50-100 milyon dolarlık bir uyuşturucu geliri var. An itibarıyla PKK bir terör örgütünden ziyade uluslararası bir holdinge dönüşmüş durumda. Bir taşla birkaç kuş vurmayı planlamış devletlerin kurduğu bir holding.
19. yüzyıl sonunda Osmanlı devleti 600 yıllık tarihinin en zor dönemini yaşıyordu muhtemelen. Hasta adam ilan edilmişti. Bulunduğu coğrafya itibarıyla pek çok devletin sömürmek için plan yaptığı, ancak anlaşamadıkları için fiilen işgal etmedikleri ama fiili işgalin alt yapısını hazırlamaya uğraştıkları, ekonomik bakımdan dibi görmüş bir devlet. 1876-1909 yılları arasında padişah olan II Abdülhamid elbette ki devletin içinde bulunduğu durumun farkındaydı. Tahta geçtiği sırada devletin 250 milyonluk borç yükü altında olduğu söyleniyor. Osmanlı devletinin son anlarını yaşadığını biliyordu. Bu durumu geciktirmek için elinden geleni yaptı. Yapmaya çalıştı. Bir devleti kurmak veya bataktan çıkartmak elbette ki öncelikle sağlam bir ekip gerektirir. II. Abdülhamid’in maalesef böyle bir ekibi yoktu. Birkaç sene önce Payitaht isimli bir dizi yayınlandı biliyorsunuz. Dizi de anlatılanların büyük bölümü gerçek. II. Abdülhamid’in makam mevki verdiği, güvendiği üst düzey bürokratların neredeyse tamamı ihanet içinde, bir süre sonra da yabancı ülkelere iltica etmişler. O dönem Osmanlı aydınları gaflet mi dalalet mi siz karar verin Batılı ülkelere o kadar güveniyorlar ki onlara yaranmak için onur kırıcı şeyleri bile yapmaktan çekinmiyorlar. İki örnek verelim: 1908 yılında Jöntürkler İngiliz büyükelçisinin arabasına kendilerini koşarak çektiler. Konuyla ilgili video yapay zeka ürünü ancak bizzat kendisini at yerine koyanlardan biri olan Ahmet İhsan Tokgöz olayı hatıralarında doğrulamış.
İkinci olay: Ahmat Kabaklı’nın Temellerin duruşması kitabında okumuştum:
Filozof Rıza Tevfik (Bölükbaşı) yıllar sonra Londra’da karşılaştığı İngiliz
Büyükelçisine, 1908 yılında Büyükelçiliğe geldiklerinde yüzlerine bakmadığı,
itibar etmediği için serzenişte bulununca Büyükelçi beklentilerinin saltanat ve
hilafetin kaldırılması olduğunu oysa ihtilal sonunda sadece padişah ve halifenin
değiştiğini o yüzden itibar göstermediklerini söyler. Aynı şekilde Harbiye Nazırı
Enver Paşa Almanlara duyduğu aşırı güven yüzünden devleti I. Dünya savaşına
soktu. Sonuç malum. Ülke işgale uğradı. Devlet yıkılmanın eşiğine
geldi.
19 ve 20 yüzyılda Osmanlı aydınları arasında çeşitli fikir akımları modaydı.
Panislamizm, Pantürkizm ve Mandacılık.( Amerikan veya İngiliz mandasını
istemek-Rivayetlere göre İ.İnönü de Amerikan mandasını savunanlardan biriydi.
Atatürk’ün emriyle Karakol cemiyeti
tarafından Anadolu’ya kaçırıldı.)
Bu fikir akımlarına ilave olarak Abdülhamid karşıtlarını da eklememiz gerekir.
Bunların içinde Tevfik Fikret, Mehmet Akif Ersoy (toruna göre aynı zamanda ilk Bolşeviklerdendir. Yani sosyalist veya komünist tir) ve Bediüzzaman Said Nursi sayılabilir. Abdülhamid karşıtları padişahı müstebit olarak nitelendirerek, hürriyetleri engellediği için karşı çıkarken Said Nursi Meşrutiyet taraftarı olduğu için karşıdır.
19. yüzyıl sonu 20. Yüzyıl başındaki muhaliflerin çoğunun tek
düşüncesi Abdülhamid’in tahttan indirilmesiydi. Sonrası için her hangi bir plan,
programları yoktu. (Abdülhamid’in tahttan indirilmesinin ardından ittihatçıların
tek amaçlarının Abdülhamid’i tahttan indirmek olduğunu, sonrası için herhangi bir planlarının olmadığını itiraf ettiği rivayet edilir.)
Neyse lafı uzatmayalım. Abdülhamid tahttan indirildi. 4 sene sonra Balkanlar
kaybedilmesinin ardından 2 sene sonra devlet I. Dünya savaşına girdi.
Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden 9 sene sonra I. Dünya savaşı sona erdi,
ülkemiz işgal edilmeye başlandı. İşgalin ardından başlayan Milli Mücadele 3 yıl
sürdü. 1923 yılında
Cumhuriyet ilan edildi. Cumhuriyet kadroları göreve başladı.
Osmanlı ırk değil Din temeline dayalı bir devletti. İmparatorlu çok uluslu, çok
dilli ve çok dinli bir toplumdu. Milli Mücadele sırasında toplumu bütünleştirmek
ve Milli Mücadele’ye katılımı artırmak için İslam dininin motifleri çokça
kullanıldı. Celal Bayar Galip Hoca adıyla bölgeleri gezip propaganda yaptı.
Atatürk
Balıkesir’de hutbe okudu. Mehmet Akif’in şiirleri elden ele geziyordu.
(Gerek o tarihe kadar,
gerek o tarihten sonra kurulan (1919 yılı) Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinde
bulunan din adamlarının bazıları: Amasya Müftü Hacı Tevfik Efendi (Cemiyet
Başkanı) Denizli Müftü Ahmet Hulusi efendi (II. Başkan)Mardin Müftü Hüseyin
Efendi (Başkan) Niğde Müftü Süleyman Efendi (1.üye) İzmir Müftü Rahmetullah
Efendi (Başkan) Ankara Müftü Rıfat Efendi (Başkan) Siirt eski müftü Halil Hulki
Bey, Kırşehir Müftü Halil Hilmi Efendi(Başkan), Karahisar Müftü Hüseyin Efendi
(Başkan) Zonguldak Müftü İbrahim Efendi(Başkan) Gümüşhane Müftü Şükrü Efendi
(Üye) Çarşamba Müftü Mahmut Naim Efendi (Üye) Aksaray Müftü Kadızade İbrahim
Efendi ve Urfa Müftüsü Hasan Efendi, Kozan Müftü Hafız Osman Efendi, Kadirli
Müftüsü Osman Nuri Efendi, Manisa Müftüsü Alim Efendi, Edirne Saray Müftüsü
Ahmet Efendi, Trabzon Müftüsü Mahir Hoca, Yozgat Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi,
Kayseri Müftüsü Ahmet Remzi Efendi, Bilecik Müftüsü Mehmet Nuri, Çorum Müftüsü
Ali Efendi, Erzincan Müftüsü Osman Fevzi, Eskişehir Müftüsü Salih Efendi,
Giresun Müftüsü Muhittin Efendi, Maraş müftüsü Abdullah Mehmet Van Müftüsü Ziya
Efendi, Antalya Müftüsü Yusuf Talat, Korkuteli Müftü Hüseyin Hilmi efendi,
Elmalı Müftü Hacı Ömer efendi, Akseki müftü Arif efendi, Manavgat Müftü Ali
Rıza efendi, Akseki Müftü Salim efendi, Finike müftü Ömer Lütfi Efendi
vb.) Milli Mücadelenin
Lehine Kamuoyu oluşturan Din Adamları Yrd. Doç. Ömer Turan ODTÜ Atatürk
Araştırma Merkezi Dergisi)
Cumhuriyet’in ilanının ardından devrimler yapılmaya başlandı. Devlet henüz laik
değildi ama laik, seküler kadrolar toplumun pek çok kesimi
tarafından “Dinsizlik” olarak algılanacak uygulamalara imza attılar. O dönemlere ait Maarif Bakanı Mustafa Necati’nin E s k i h a r f l e r l e b i r l i k t e K u r’ a n ’ ı d a t a r i h e g ö m d ü k' , Refik Ahmet Sevengil’in Padişahla birlikte Tanrı’yı da tahttan indirdik ifadeleri,
Behçet Kemal Çağlar’ın Mevlid yazması, “Atatürk yarım bir ilahtır; Türkler’in babasıdır.1935
tarihli Cumhuriyet.
Atatürk’e Ekber! Ancak
O var: Atatürk! Yusuf Ziya Ortaç.
Atatürk’ün tapkınıyız! Her şeyde Atatürk, Yerde O! Gökte O! Aka Gündüz.
İfadeleri dindar birinin kabul edeceği uygulamalar ve ifadeler değildir. Burada
başka bir alıntı yapmak gereklidir:
Sayfa 83 ve 84:
”Diğer taraftan da Ankara’da yeni bir hava esmeye başladı: İslamlık terakkiye
(ilerlemeye) mani imiş! Halk Fırkası lâ dini (Din dışı) ve lâ ahlâki (Ahlak dışı)
olmalı İmiş!.. Macarlar ve Bulgarlar gibi ufak milletler bizim gibi Almanya
tarafında bulunarak mağlup oldukları halde istiklallerini muhafaza ediyorlarmış..
Medeniyete girmişlermiş.. Türkiye İslam kaldıkça Avrupa ve İngiltere
müstemlekelerinin çoğunun halkı İslâm olduğundan, bize düşman kalacakmış.
Sulh yapmayacaklarmış. 10 Temmuz 1923’de Ankara İstasyon’undaki Kalem-i
mahsus binasında fırka nizamnamesini müzakereden sonra Gazi ile yalnız
kalarak hasbıhallere başlamıştık. — ‘Dini ve ahlakı olanlar aç kalmaya
mahkumdurlar..’
dediler.
Kendisini hilâfet ve saltanat makamına lâyık gören ve bu hususlarda
teşebbüslerde de bulunan din ve namus lehinde türlü sözler söyleyen ve hatta
hutbe okuyan, benim kapalı yerlerde baş açıklığımla lâtife eden, fes ve kalpak
yerine kumaş başlık teklifimi hoş görmeyen M. Kemal Paşa, benim hayretle
baktığımı görünce şu izahatı verdi:-Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir
olmaya mahkumdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün
değildir. Onun için din ve namus telakkisini kaldırmalıyız. Partiyi, bunu kabul
edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle
kalkınma kolay ve çabuk olur..”
Sayfa 97 ve 98: Karabekir, o günlerde, Ankara’nın Keçiören semtinde ”Kubbeli
Köşk” diye bilinen bir küçük köşkte kira ile oturmaktadır. 19 Ağustos 1923 günü
M. Kemal, Lâtife Hanım ve İsmet Paşa bu köşke yemeğe gelirler. Yemekte
tartışma çıkar. Tartışma Karabekir ve İsmet Paşa arasındadır. M. Kemal,
tartışmayı sessizce izler. İsmet Paşa müthiş bir inkılâp hamlesi teklif etti:
— Hocaları toptan kaldırmadıkça hiçbir iş yapamayız. Bugünkü kudret ve
prestijimizle bugün bu inkılâbı yapmazsak hiçbir zaman yapamayız.. İlk Fethi
Bey grubundan işittiğim bu yeni inkılâp zihniyetini İsmet Paşa’da bir çırpıda
tamamlıyordu.
Aradaki zaman fasılaları kendiliğinden ortadan kalkarak bu üç şahsiyetin üç
maddelik programı
kulaklarımda tekrarlandı: 1 — İslamlık terakkiye manidir.
2 — Arap oğlunun yavelerine (peygamberimizin -estağfirullah
el azim- saçmalıklarını) Türklere öğretmeli.
3 — Hocaları
toptan kaldırılmalı.
Sayfa 93 ve 94:
Bu akşam (14 Ağustos) heyet-i ilmiye şerefine Türk Ocağı’nda verilen çay
ziyafetinde ilk tehlikeli hamle göründü. Şöyle ki:Ziyafete M. Kemal Paşa’da,
ben’de davet edilmiştik. Vekillerden kimse yoktu. Hayli geç gelen M. Kemal Paşa
Heyet-i İlmiye’nin şimdiye kadarki mesaisi ile ilgili
görünmeyeni ”Kur’an’ı Türkçe’ye aynen tercüme ettirmek” arzusunu ortaya
attı. Bu arzusunu ve hatta mücbir (zorlayıcı) olan sebebini başka muhitlerde
(çevrelerde) de söylemiş olacaklar ki, o günlerde bana Şeriye Vekili Konya
Mebusu Hoca Vehbi Efendi vesair sözüne inandığım bazı zatlar şu malûmatı
vermişlerdi: (Gazi M.Kemal, Kur’an-ı Kerim’i bazı İslamlık aleyhtarı
züppelere tercüme ettirmek arzusundadır. Sonra da Kur’an’ın Arapça okumasını
namaz da dahi men ederek bu tercümeyi okutacak. O züppelerle işi alaya boğarak
züppelerle işi alaya boğarak aklınca aklınca Kur’an’ı da İslamlığı da
kaldıracaktır. Etrafında böyle bir muhit kendisini bu tehlikeli yola sürüklüyor.)
Bazı yeni simalardan da bahş ettikleri gibi bu akşam da bu fikre mumaşaat eden
(beraber olan) bazı kimseler görünce bu tehlikeli yolu önlemek için M. Kemal
Paşa’ya şöyle cevap verdim:— Devlet reisi sıfatıyla din işlerini kurcalamaklığınız içerde ve dışarıdaki tesirleri çok zararımıza olur. İşi alâkadar
makamlara bırakmalı.
Fakat, rastgele, şunun bunun içinden çıkabileceği basit bir iş olmadığı gibi kötü
politika zihniyetinin de işe karışabileceği göz önünde tutularak içlerinde
Arapçaya ve dinî bilgilere de hakkıyla vakıf değerli şahsiyetlerin de bulunacağı
yüksek ilim adamlarımızdan mürekkep bir heyet toplanmalı ve bunların kararına
göre tefsir mi? Tercüme mi yapmak muvafıktır? Ona göre bunları harekete
geçirmelidir. — M. Kemal: Din adamlarına ne lüzum var?
Dinlerin tarihi malûmdur. Doğrudan doğruya tercüme ettirmeli… gibi bazı hoşa
giden bir fikir ortaya atılınca buna karşı şöyle konuştum: —Müstemlekeleri
(sömürgeleri) İslam halkıyla dolu olan bu milletler kendi siyasî çıkarlarına göre
Kur’ân’ı dillerine tercüme ettirmişlerdir. İslam dinine ve Arap diline hakkıyla
vakıf kimselerin bulunamayacağı herhangi bir heyet bu tercümeyi, meselâ
Fransızcadan’da yapabilir. Fakat bence burada Maarif (Öğretim ve eğitim)
programımızı tesbit etmek için toplanmış bulunan bu yüksek heyetten vicdanî
olan din bahsinden değil ilim cephesinden istifade hayırlı olur. Kur’an’ın
yapılmış tefsirleri var, lazımsa yenisini de yaparlar. Devlet otoritesini
bu yolda yıpratmaktansa millî kalkınmaya hasr etmek daha hayırlı olur.
M. Kemal Paşa, beyanatıma karşı hiddetle bütün zamirlerini (içyüzünü) ortaya
attı:
— M. Kemal: Evet Karabekir, Arap oğlunun (Haşa Peygamberimizin) yavelerini
(Saçmalıklarını-yalanlarını) Türk oğullarına öğretmek için Kur’an-ı Türkçe’ye
tercüme ettireceğim ve böylece de okutacağım. Ta ki budalalık edip de
aldanmakta devam etmesinler. İşin bir Heyet-i İlmiye huzurunda berbat bir şekle
döndüğünü gören Hamdullah Suphi ve Ruşen Eşref:-Paşam, çay hazır, herkes
sofrada sizi bekliyor diyerek bahsi kapattılar. Bizler de hususi masadan
kalkarak sofraya oturduk ve yedik içtik. Fakat Heyet-i İlmiye’nin bütün azaları
müteessir (üzüntülü) görünüyordu. Şüphe yok ki, yakın günlere kadar Kur’ân’ı ve
Peygamber’i her yerde medh-ü sena eden ve hatta hutbe okuyan bir insandan bu
sözleri beklemek herkese eza (incinme duygusu) veriyordu. Kazım Karabekir Anlatıyor / Uğur Mumcu : Ne Mutlu "İnsan'ım" Diyene! (derindusunce.org)