Sami Hocayı Hacı İsalı Köyüne İmam Yapmışlar Deyin Anlarlar Dünyanın Halini 2 Bölüm
SAMİ HOCAYI HACI
İSALI KÖYÜNE İMAM YAPMIŞLAR
DEYİN ANLARLAR DÜNYANIN HALİNİ-2. BÖLÜM-
BİZİM KÖYÜN İMAMI FASLI
Ders: Sosyal Bilgiler.
Konu: Köylerimiz,köy yönetimi ve köylerde hayat
Hayatında köy olarak Kadıköy,
Bakırköy ve Ataköy dışında köy
görmemiş olan ben aşağı yukarı
hepsi köy çocuğu olan öğrencilere köyü
anlatacaktım(!)
Önce kendim anlamalıydım
ki bir şeyler
de anlatabileyim. İyi
de nasıl anlayabilirdim? Tabii
ki bir köye giderek.
Ancak hangi vasıtayla gidecektim
ve daha da
önemlisi hangi köye
gidecektim.
-Çocuklar içinizde kaç kişi Manavgat - merkezde oturuyor?
Parmaklar kalkıyor. Sayıyorum sekiz öğrenci.
Diğerleri komple köy
çocuğu. O halde köy
çocuğu olmayanlarla bir
köye gitmek en doğrusu diye
düşünüyorum. Nereden bileyim
ilçe merkezinde oturanların
da aslında köy
çocuğu olduğunu.
-Bir köye gidelim bu sekiz arkadaşla ne dersiniz? Yalnız bir vasıta nereden
temin ederiz?
Camcının oğlu atılıyor.
-Hocam bizim kamyonetle gideriz. Öne üç, arkaya da diğer arkadaşları attık mı
tamam. Bizim köye gidebiliriz.
-Tamam o zaman. Pazar günü sabah 9 da buluşuyoruz okulda ve sizin köye
gidiyoruz.
Pazar günü saat dokuzda bütün öğrenciler ve kamyonet okul bahçesinde hazır ve
nazır beni bekliyor. Her şey tamam da arabayı kim kullanacak? Şoför yok ortada?
-Oğlum bu kamyoneti kim kullanacak? Şoförü nerede bunun?
-Ben kullanacağım hocam. Manavgat’ta da ben kullanıyorum zaten.
Haydaaa 13-14 yaşındaki bir yeni yetmeye mi canımızı teslim edeceğiz? Diğer Öğrenciler de tasdik ediyor
Yaşar’ın devamlı o kamyoneti kullandığını. Ben de daha bir kaç aylık
öğretmenliğin toyluğu ile biniyorum o kamyonete ve yola revan oluyoruz. ( Şimdi
olsa elbette yapmam bu hatayı. Sekiz canı asla tehlikeye atmam )
Neyse, çok da
uzun olmayan bir yolculuktan sonra
Hacısalı ( Yani Hacıisalı ) köyüne
varıyoruz
Köye adım atar atmaz ayağımızın tozuyla bizi yemeğe davet ediyorlar. Ama ben
bir an önce köyün muhtar ve ihtiyar heyeti ile görüşüp bilgileri toparladıktan
sonra öğle ezanı okunmadan köyden kaçmak niyetindeyim. Ezana kalırsam başıma
gelecekleri biliyorum çünkü.
Ne mi gelecek? Bekleyin de görün. Geldi çünkü.
Muhtar ve ihtiyar heyeti ile görüşmeler yapıldı. Gereken bilgiler alındı, köyü
ve çevresini gezdik;
Köyün güzelliğine dalıp
gidince vakit nasıl
geçmiş anlamadım. Öğle
ezanının okunmasına yaklaşık bir
saat var. Daha fazla gecikmemem lazım.
Geldiğimiz kamyonete doğru yöneliyoruz ama mümkün mü? Köylü teyzeler, nineler,
ablalar adeta yolumuzu kesti. ‘’ Bir yemeğimizi yemeden mümkünü yok
bırakmayız’’ diyorlar da başka bir şey demiyorlar. Çaresiziz artık. Daldık köy
evine…
Aman Allah’ım o nasıl bir sofra öyle? Kanuni Sultan Süleyman bile
kurduramaz böyle bir sofra. Dünya nimeti olarak aklınıza ne geliyorsa hepsi
sinilerin üzerinde. Belli ki köylüler de işin farkında. Onlar da biliyor şehirlilerin aç-bilaç ,
sefil - perişan dolaştıklarını…
Çocuklar zaten benden önce oturdu sofraya. Bir tavuk kemiği sıyırıyorlar, bir
keşkeğe kaşık sallıyorlar. Böreği mideye indirmeden sebze yemeklerine
yumuluyorlar. Namussuzlar bir de iştahlı ki sormayın. Sinilerin biri gidiyor
bir geliyor. Dolma bitiyor, karnıyarık arz-ı endam ediyor sofrada. Sonra
baklavadan tel kadayıfa ne kadar tatlı varsa…Onları da mideye indirdikten sonra
saate bakıyorum ezana çok az kaldı…Eyvah ki eyvah…
-Biz kalkalım artık. Allah razı olsun. Misafirperverliğinizden çok
memnun olduk. Allah Sofranızı bereketli kılsın.
-Hocam bir sofra duası rica etsek sizden.
Buyur buradan yak…Nereden bileyim ben sofra duasını? Ama hemen çözüm buluyorum
soruna.
-Len keratalar size o kadar öğrettik sofra duasını. Haydi okuyun bakalım
biriniz de amcalar görsün sizi nasıl yetiştirdiğimizi.( İnşallah bilen bir
öğrenci vardır )
Süleyman atılıyor.
-Elhamdulillah..Elhamdulillahhh…….
Oh be yırttık da ezan iyice yaklaştı.
-Eh duamızı da ettik haydi bize müsaade.
-Olur mu hocam? Daha çay içeceğiz meyve yiyeceğiz.
Yok yok bunlar kafaya koydular…Çocuklara bakıyorum. Meyve lafını duyunca iyice
gömüldüler sedirlere ki spatulayla bile kazımak mümkün değil.
Önce meyveler, ardından çay. Ardından sorular. İmam-Hatip Öğretmeniyiz ya artık
akıllarına ne geliyorsa soruyorlar. Anlatamıyorsun millete Tarih öğretmeni
olduğunu.
Tv’lerde bizim milletin
Nihat Hatipoğlu ya da
diğer hocalara sordukları
ne kadar acayip
soru varsa bana
soruyorlar ve benden
fetva bekliyorlar.
Mesela:
-Hocam benim avrat
bayağı yaşlandı. Ben
şimdi yeni ve
genç bir avrat
alsam caiz midir?
Cevap veriyorum:
-Zinhar caiz değildir. Önce
bekar hocaları evlendirmek icap
eder ( Henüz bekarım
o zamanlar. )
Çaydı, meyveydi, sorulardı,
cevaplardı derken korktuğum
başıma geldi. Aha
da yaşlı bir köylü
öksüre öksüre ezan
okuyor
Köy odasındaki vatandaşlar
topluca ‘’Aziz Allah ‘’
Dedikten sonra
-Eh hocam haydi kalkalım camiye. Hem yediklerimizi eritelim biraz değil mi? ( O
yenenler bir öğle namazıyla zor erir…Teravihle bile erimez. )
-Haydi bakalım çocuklar doooğru namaza.
Abdestleri aldık. Camiden içeri girdik…
-Köyün imamı yok mu?
-Yok hocam ama bu kadar imam varken olsaydı da ona kıldırtmazdık zaten.
-İyi o zaman bizim öğrencilerden biri kıldırır namazı.- Abdullah
haydi geç bakalım mihraba.
-Olur mu hocam. Siz dururken …
-Ya ben tarih öğretmeniyim.
-Olsun. İmam-Hatip Lisesi öğretmeni değil misin? Haydi sen geç.
İşte deminden beri söylemeye çalıştığım korkum buydu. İmam- Hatip Lisesi öğretmeniysen
branşın ne olursa olsun köylü milleti bize imam gözüyle bakıyordu ve ‘’ Olmaz,
ben kıldıramam, ben yapamam’’ filan demek okulun adını kötüye çıkarıyordu.
Çaresiz imamlık yapacaktım. Allah’ım yüzümüzü kara çıkarmaya…İlk kez
olacak çünkü koca hayatımda…Şimdiden bacaklarım titremeye başladı.
Neyse, önce ilk sünneti kıldık dört rekat. Orada bir sıkıntı yok. Çünkü herkes
kendi kendine kılıyor ve asıl önemlisi cübbesiz sarıksız kılabiliyorsun. Sorun
farzda.
Muhtar getirdi cübbeyi ve giydirdi. Fes benim koca kafaya en az bir numara
küçük geldi. Ve de ben hayatımda ilk kez imamlık yapıyorum.
Allahu ekber diyerek başladım . Sübhaneke, Fatiha, peşinden Kafirun suresi…O kadar da zor değilmiş.
Allahu ekber. Rüku da tamam. Yok be yahu hiç de zor değilmiş.
Semi Allahu Limen Hamideh…..Allahu Ekber.
Secdedeyim. Fes düştü kafamdan. Tam
alnımı secde için koyacağım yere. Eeee ben alnımı nereye koyacağım? Fes orada
öylece oturuyor.
‘’Demek düşersin ha? Al sana bir tokat. Eyvaaahhhh bir tokat yedi diye küstü.
Yuvarlanıyor. Uf anammm! Ne de uzun sarığı varmış öyle. O da upuzun yerde. Neyse
secdeyi yaptık ya fes varsın gitsin.
Allahu ekber…Kalkamıyorum. Cübbe dizimin altına sıkışmış kalmış. Offf ya amma
da ağırmışım. Çekiyorum çekiyorum gelmiyor. Resmen secdeye
yapıştım kaldım. Tabii ki ben kalkmayınca
cemaat da komple secdede. Ha gayret oğlum Sami az daha zorla. Çok şükür
kurtardık. Allahu ekber. Çok şükür. Birinci rekat tamam….
Diğer rekatlar mı? Onlar da birinci rekattan farksız. Sadece kafada fes yok
tabii ki. O hala minberin orada ‘’ Abi beni niçin buralara attın’’ der gibi
bana bakıyor.
Namaz bitip de camiden çıktığımızda bütün vücudum, elbiselerim sırılsıklam ter
olmuştu. Ama Köylülerden de takdiri almıştım. Maşallah maşallah işte namaz
böyle kıldırılırdı. Fesin düşmesi ise hocanın kabahati değil köy imamının
kabahatiydi. Hiç o kadar küçük kafalı imam mı olurdu...İmam dediğin Sami hoca
gibi koca kafalı olmalıydı...Kim bilir o
kafanın içinde ne ilimler vardı.
Hayatımda daha sonra
da imamlık yaptığım
olmuştur ama cübbe
ve fes giymek mi?
Asla…
- Yorumlar 15
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.