KADI
Arapça’da kazâ (kadâ)
kökünden ism-i fâil olan kādî, fıkıh terimi olarak insanlar
arasında meydana gelen çekişme ve davaları şer‘î hükümlere göre çözümlemek için
yetkili makamca tayin edilen kişiyi ifade eder (Mecelle, md. 1785).
Kur’ân-ı Kerîm’de kadı kelimesi bir
yerde (Tâhâ 72) “hüküm veren” mânasında sözlük anlamıyla, hâkim kelimesinin
çoğulu olan hükkâm da yine bir yerde (Bakara 188) “uhdesinde yargı yetkisi
de bulunan yöneticiler” mânasında kullanılmıştır. Hadislerde hem hâkim hem kadı
kelimesi çok sayıda zikredilmiş, hâkimle, kamu adına görev yaparak idarî, malî,
kazâî vb. hususlarda yönetme ve karar verme yetkisine sahip yöneticilerle
naslardan hüküm çıkarabilme gücüne sahip âlimler, kadı kelimesiyle de görev
unvanı kadı olsun veya olmasın insanlar arasında meydana gelen davalara bakıp
karara bağlayan kimseler kastedilmiştir.
Kadılarda Aranan Nitelikler. Adalet, dinî literatürde üzerine
en çok vurgu yapılan temel kavramlardan biri olduğu, toplumun barış ve huzur
içinde yaşamasının da ön şartı olarak görüldüğü için onun gerçekleşmesinde
büyük rolü bulunan kadılık kutsal bir meslek sayılmış, bu göreve getirilecek
kimselerde aranan niteliklere de bunun için ayrı bir önem verilmiştir.
Fakihlerin bu konuda ileri sürdüğü görüşler, toplumda mümkün olduğu ölçüde en
vasıflı kimselerin bu görevi üstlenmesini temine yöneliktir. Kur’an’da emanetin
ve sorumlulukların ehliyetli ve liyakatli kimselere tevdi edilip insanlar
arasında adaletle hüküm verilmesi üzerinde ısrarla durulur (Nisa 58;Mâide 42-50, 95; Sâd 38/26). Hz. Peygamber, kamu görevlerinin ehil
kimselere verilmesi ilkesine atfettiği önemin bir parçası olarak yargı görevini
üstlenecek sahâbîlerin buna uygun meziyetlere sahip olmasını istemiş, bu
kişileri, hüküm verirken elinden gelen çabayı sarfetmesi halinde tıpkı müctehid
gibi yanılsa bile yine ecir alacağını bildirerek göreve teşvik etmiş, yeterli
şartları haiz olmayanların görev taleplerini de geri çevirmiştir Kadılık görevini üstlenmenin
“bıçaksız boğazlanma”, yani ateşten gömlek giymek olduğuna işaret eden
hadislerin yanı sıra bir hadiste bu görevin mânevî sorumluluğunu belirtmek
üzere şöyle denilmiştir: “Kadılar üç kısımdır. Bir kısmı cennette, iki kısmı
ateştedir. Cennette olanlar hakkı bilip onunla hükmedenlerdir. Hakkı bildiği
halde hükmünde zulmeden kimse ise ateştedir. İnsanlar arasında bilgisizce
hükmeden kimse de ateştedir” (İbn Mâce, “Aḥkâm”, 2-3; Ebû Dâvûd, “Aḳżıye”,
1-3). Bu sebeple ilk dönemlerde ilim ve irfanıyla tanınmış bazı kişiler,
kendilerine teklif edilen kadılık görevini mânevî sorumluluğunun büyük olması
sebebiyle kabul etmemiştir (Vekî‘, I, 19-29; İbn Ebü’d-Dem, I, 262-270).
Fakihler, kadılık nitelik ve şartlarından başlıcalarını sıralarken hukukî
işlemde bulunmak için gerekli diğer şartlara ilâve olarak kadı tayin edilecek
kimselerin derin hukuk bilgisine, vücut bütünlüğüne, sosyal ilişkilerin
gereklerini, halkın ihtiyaçlarını, örf ve âdetlerini kavramaya elverişli
kültüre, dış etkilere karşı koyacak derecede ahlâk, karakter ve seciyeye sahip
olmaları, dinî emir ve yasaklara aykırı davranışlarda bulunmamaları gerektiğini
ifade ederler. Mecelle’de kadının özellikleri sıralanırken onun
hakîm, fehîm, müstakîm, emîn, mekîn, metîn olması, fıkıh meselelerine ve
yargılama usulüne vâkıf ve davaları onlara uygulayarak sonuçlandırmaya muktedir
bulunması şartı aranmış, böylece kadılığın bilgi, sanat ve yüksek bir karakter
işi olduğu belirtilmiştir (md. 1792-1794). Gayri müslimlerin müslümanlara kadı
tayininin câiz görülmeyişi, hem kadının şer‘î ahkâmı uygulayacak olması hem de
kadılığın üst düzey kamu görevi oluşuyla açıklanır.
Kadınların kadı tayin edilip
edilemeyeceği konusunda Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî fakihleri olumsuz görüşe
sahipken Hanefîler ve İbn Hazm, orta bir yol tutup kadınların sadece
şahitliklerinin kabul edildiği hukuk davalarına bakmak üzere kadı tayin
edilebileceklerini ifade etmiştir.
Hz. Peygamber’den itibaren Abbâsîler’in
ilk dönemlerine kadar kadılar müctehidler arasından seçiliyordu. Onlar da
naslardan hüküm çıkararak, nasların bulunmadığı konularda ictihad ederek
davaları karara bağlıyordu. İctihadlarında tamamıyla serbest idiler. İlk dönem
Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî hukukçuları, özellikle yargı alanındaki bu uygulamadan
hareketle müctehidlik şartlarını taşımayan kişilerin herhangi bir görüşe ve
mezhebe göre davaları karara bağlamak üzere kadı tayin edilemeyeceğini
söylemişlerdir. Hanefîler’le bazı Mâlikî ve Zeydiyye fakihleri ise her zaman ve
her yerde ictihad şartlarını taşıyan kişileri bulmakta güçlük çekileceğini,
dolayısıyla ictihad derecesine ulaşmamış fakihlerin de herhangi bir mezhebin
görüşlerini veya herhangi bir müctehidin belirli bir görüşünü uygulamak üzere
kadı tayin edilebileceğini savunurlar. Sonraki devirlerde yaşayan fakihlerin
hemen hemen tamamı Hanefîler’in bu görüşüne katılmıştır.
Tayini. İslâm
toplumlarının siyaset geleneğinde yargı hilâfete dahil görevlerden biri kabul
edildiğinden kadı tayini yetkisi siyasî otoriteyi temsil eden devlet başkanına
aittir ve kadı onun vekili sayılır. Kadı tayinleri için Hulefâ-yi Râşidîn
döneminden itibaren valilere, Hârûnürreşîd’den itibaren de kādılkudâtlara bu
konuda yetki verildiği ve bazı kadılara yardımcı kadı tayin etme yetkisi
tanındığı bilinmektedir.
Kaynaklarda, ilk dönemlerden itibaren
halifelerin tayin ettikleri kadılara nerede görev yapacağına, hangi işlere
bakacağına ve hangi usule göre hüküm vereceğine dair tavsiye mahiyetinde birer
mektup (ahd, menşur, risâle) yazdıkları ve bu mektupların yargı bölgesi halkına
düzenlenen bir merasimle okunduğu nakledilmektedir.
Görev ve Yetkileri. Kadıların asıl
görevi insanlar arasında meydana gelen hukukî ihtilâfları sonuçlandırmak,
hukuka aykırı davranışların cezasını hükme bağlamak, verdikleri hüküm ve
cezaları icra ve infaz etmektir. Ancak İslâm tarihinde kadılara dinî
(imam-hatiplik gibi), malî, idarî, eğitim öğretim vb. kazâî olmayan görevlerin
tevdi edildiği de olmuştur. Klasik dönem
fakihleri, kendi devirlerine kadarki uygulamayı da esas alarak görevine
sınırlandırma konulmamış bir kadının görevlerini davalara bakıp onları hükme
bağlamak, hakları sahiplerine iade etmek, yetimlerin, akıl hastalarının, hacir
altına alınanların mallarında tasarrufta bulunmak, vakıflara nezaret etmek,
vasiyetleri yerine getirmek, velileri bulunmayan yetim kızları denkleriyle
evlendirmek, had cezalarını infaz etmek, şehrin asayiş ve emniyetini sağlamak,
belediye ile ilgili görevleri ifa etmek, şahitleri ve maiyetinde görev yapan
memurları denetlemek şeklinde sıralamışlardır.
Kadılar, kendilerine tevdi edilen
görevleri titizlikle yerine getirmekle ve davaları dikkatli bir şekilde
inceleyip mâkul bir sürede sonuçlandırmakla yükümlüdür. Hz. Ömer, Ebû Mûsâ
el-Eş‘arî’ye gönderdiği mektupta hakkını iddia eden kişiye delilini ikame
edecek bir sürenin verilmesini, bu süre içinde delilini getiremeyen veya
getirmeyenin aleyhine hüküm vermesini isteyerek hem tarafların ispat ve savunma
hakkının korunmasını hem de adaletin kısa zamanda tecelli ettirilmesini
istemiştir.
Emevî Halifesi Ömer b. Abdülazîz’in
kadılık göreviyle tayin ettiği Meymûn b. Mihrân’a verdiği şu tâlimat
literatürde davranış modeli olarak kaydedilir: “Sinirli ve sıkıntılı iken
davayı karara bağlama, taraflara karşı yumuşak davran. Dava ile ilgili gerekli
araştırmayı yapmadan ve dava konusunu iyice anlayıp dinlemeden hüküm vermenin
bir faydasının bulunmadığını, hakkı sahibine teslim etmedikçe davayı karara
bağlamanın bir mâna ifade etmediğini, âdil davranmadıkça hüküm vermenin ve o
hükmü icra etmenin bir hayır getirmeyeceğini bilmelisin”.
Kur’an’da şahitlik örneğinde, kişilerin
en yakınları ve sevdikleri aleyhine de olsa adaletten sapmamaları
emredilmektedir (Ey iman edenler! Kendiniz,
ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için şahitlik yaparak
adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin
veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha
yakındır. (Onları sizden çok kayırır.) Öyle ise adaleti yerine getirmede
nefsinize uymayın. Eğer (şahitlik ederken gerçeği) çarpıtırsanız veya
(şahitlikten) çekinirseniz (bilin ki) şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla
haberdardır. Nisâ 135). Hz. Peygamber de,
“Sizden biriniz yargı görevini üstlenince oturtmak, bakmak, işaret etmek
hususlarında taraflara eşit muamele yapsın. Sesini iki hasımdan sadece birine
karşı yükseltmesin” diyerek yargılamanın tarafsızlığı ve verilen kararın
adaletli olması kadar davada tarafların yargı organına güvenlerinin
korunmasının da önemli olduğuna işaret etmiştir.
Kadının hükmünün helâli haram, haramı
helâl yapmayacağı gibi Kur’an’da ve hadislerde sıkça vurgulanan adaletle
hükmetme emriyle de adaleti mutlak olarak sağlama değil yargılamada âzami titizliğin
ve tarafsızlığın gözetilmesi kastedilir.
Kadı görevini ifa ederken kasıt, kusur ve ihmal olmaksızın taraflardan birine verdiği zarardan sorumlu değildir. Böyle bir durumda zarar beytülmâlden ödenir. Ancak kasıtlı ve kusurlu davranırsa verdiği zararı kadı kendi malından ödemek zorundadır. Meselâ delilleri yeterince incelemeden birinin ölümüne karar vermesi halinde ölenin diyetini karşılar. Kasıtlı davranarak birinin ölümüne karar veren kadıya Hanefîler diyeti, bir kısım Mâlikî ve Şâfiî fakihleri kısası gerekli görür. Kadılar cezayı gerektiren bir suç işlediklerinde diğer kimseler gibi cezalandırılır. FAHRETTİN ATAR DİA