Deneme / Hayata Dair Denemeler
Eklenme Tarihi : 28.02.2026
Yamalı insan, göğsünde taşıdığı sökülmüş mevsimlerin izini
saklamaz. Her dikiş, geçmişin rüzgârıyla atılmış bir ilmek gibidir. Teninin altında
bir terzi çalışır durmadan, hatıraları keser, pişmanlıkları biçer, umutları
astar yapar. Aynaya baktığında tek bir yüz görmez, üst üste binmiş yüzlerin
uğultusunu duyar.
Bir zamanlar kusursuz bir kumaş olduğunu sanırdı kendini. Oysa
hayat, görünmez bir makas gibi yaklaşmış, en parlak yerinden kesmişti. Şimdi
omzunda taşıdığı yama, bir ayrılığın suskun haritasıdır; rengi soluk ama inadı
canlıdır. O harita, nereye gitmemesi gerektiğini fısıldar.
Kalbinin tam ortasında, kimsenin görmediği bir dikiş izi vardır.
Orası en çok kanayan, en çok kabuk bağlayan yerdir. Sevdiklerinin isimleri,
ince ipliklerle iç dokusuna işlenmiştir. Bazı harfler sökülmüş, bazıları düğüm
olmuştur. Yamalı insan, düğümleri çözmek yerine onlarla yaşamayı öğrenir.
Yağmur yağdığında yamalar daha koyu görünür. Islanan kumaş gibi
ağırlaşır sesi, kelimeleri damla damla düşer yere. Her damla, eski bir
kırılmanın yankısıdır. Fakat sabah olduğunda güneş, o ıslaklığı kuruturken
yamalara altın bir çerçeve çizer; acı, ışıkla sınanır.
Sokakta yürürken kalabalık ona tek parça bir bedenmiş gibi bakar.
Oysa içinden geçen cümleler paramparçadır. Bir yanı çocuk kalmış, bir yanı
erken yaşlanmıştır. Zaman, onun üzerinde eşit durmaz. Bazı yerlerini hızla
eskitir, bazı yerlerini dokunulmamış bırakır.
Yamalı insan, en çok geceleri büyür. Karanlık, dikiş izlerini
saklar ama hislerini büyütür. İçindeki boşluklara yıldız tozu dolar, kırık
yerlerden sızan ışık, gökyüzüne benzer. O an anlar ki eksik sandığı yerler,
aslında göğe açılan pencerelerdir.
Kimi yamalar aceleyle tutturulmuştur, eğri, yamuk ve inatçı. Onlar
her harekette kendini hatırlatır. Kimi yamalar ise özenle işlenmiştir; sabırla,
sessizce. Yamalı insan, hangisinin onu ayakta tuttuğunu ayırt edemez. Belki de
hepsi, dağılmasını geciktiren görünmez bir dayanışmadır.
Yamalı insan bazen rüzgâra karşı ceketini ilikler gibi susar.
İçindeki sökükleri kimse görmesin ister, ama rüzgâr dikiş aralarından yine de
içeri sızar. O sızıntı, ona hâlâ canlı olduğunu hatırlatır. Acıyan yer, yaşayan
yerdir, titreyen yer, henüz taş kesilmemiştir.
Bir aynanın karşısında değil de, bir göl kenarında seyreder
kendini. Su dalgalandıkça yüzü parçalanır, yamalar çoğalır, renkler birbirine
karışır. O bulanıklıkta bir hakikat bulur: İnsan net bir çizgi değil, üst üste
binmiş halkalardır. Her halka bir deneyim, her çatlak yeni bir derinliktir.
Bir gün bir başkasının yamasına dokunur. Parmağının ucunda tanıdık
bir sızı hisseder. Anlar ki herkes biraz sökülmüş, biraz dikilmiştir hayata. O
dokunuşta utanılacak bir şey olmadığını, yamaların insanı çirkin değil, derin
kıldığını sezer.
Ve sonunda yamalı insan, kendi terzisi olmayı kabul eder. İpliği
dişleriyle koparır, yeni bir yama seçer kendine. Kusursuzluğu değil,
tutarlılığı arar. Çünkü bilir: İnsan, en çok söküldüğü yerden yeniden dikilir;
en çok yara aldığı yerden sızan ışıkla tamamlanır.
.
.
.
.
Yazarın
Önceki Yazısı