Deneme / Hayata Dair Denemeler
Eklenme Tarihi : 19.04.2026
Okul koridorları, normalde çocukluk neşesinin ve bilginin
yankılandığı birer mabet olması gerekirken, o sabah ağır bir kurşun grisine
büründü. Koridorun ucunda beliren o silüet, sadece bir öğrenci değil, yıllardır
biriktirdiği siyahi sessizliği namlunun ucuna sığdırmış bir trajedinin
taşıyıcısıydı.
Her adımında, okulun o
steril havasını yırtan bir yabancılaşma vardı. Sanki bastığı zemin artık ona
ait değil, üzerinden geçip gittiği bir enkaz yığınıydı.
Zihninin derinliklerinde, aidiyet duygusunun yerini alan o devasa
boşluk, nihayet dış dünyaya bir patlama olarak sızdı. Zihin, dışlanmışlığın ve
görülmemişliğin yarattığı o karanlık odada, adaleti yıkımda aramaya başlamıştı.
Bir cana kıymanın hiçbir gerekçesi olamazdı, hele ki masum insanların
bulunduğu bir okulda. Okul, bilginin ve güvenin mekânıydı, korkunun değil. Bu
yüzden olay, yalnızca bireysel bir trajedi değil, aynı zamanda toplumsal bir
yara açtı. Her kurşun, yalnızca bedene değil, ortak vicdana da isabet etti.
O an tutulan silah, sadece bir metal parçası değil, öznenin
nesneleşmeye karşı verdiği beyhude ve çarpık bir isyandı. Kendini yok hükmünde
sayan bir ruhun, varlığını kanıtlamak için seçtiği en karanlık yoldu bu.
Kurşunlar havada süzülürken, sadece bedenleri değil, toplumun kutsal
saydığı güven sözleşmesini de delip geçiyordu. Arkadaşlık bağları ve
öğretmen-öğrenci arasındaki o görünmez köprü, bir saniyeden kısa bir sürede
kurabiye gibi dağıldı.
Ahlaki pusulanın iğnesi çılgınca dönmeye başlamıştı çünkü kutsal
olan hayat, bir bireyin içsel cehenneminin kurbanı haline gelmişti. Bu, sadece
bir şiddet eylemi değil, toplumsal vicdanın en zayıf noktasından aldığı derin
bir yaraydı.
Vurulan her can, aslında o öğrencinin kendi çocukluğundan
kopardığı birer parçaydı. Öğretmenine doğrulttuğu namlu ise otoriteye değil,
ona dünyayı anlatmaya çalışan o bilgi pınarına duyulan çarpık bir öfkeydi.
Kendi içindeki ışığı söndüren bir çocuk, dışarıdaki ışığı da ancak
karanlığa boğarak eşitleyebileceğine inanmıştı. Bu edebi bir trajedi değil, gerçekliğin
en soğuk ve en çiğ haliydi. Masumiyetin,
bir öfke nöbetiyle infaz edilişiydi.
Bu eylem insan iradesinin en büyük çöküşünü temsil ediyordu. Bir
insanın, başka bir insanın yaşam hakkını kendi acısıyla takas etmeye kalkışması,
etik evrenin sonuydu. "Neden?" sorusu, boş sınıflarda yankılanırken,
verilen hiçbir cevap dökülen kanın kırmızısını silme yetmeyecekti O gün o
eller, sadece kendi acısına hapsolmuş bir bencilliğin tetikçisiydi.
Katleden, aslında çoktan "yok" olmuştu. Kendini ifade
edemeyen, kelimeleri tükenmiş bir ruhun, dili silaha dönüştürmesi bir imdat
çığlığı mıydı yoksa mutlak bir teslimiyet miydi ? Zihindeki o kırılma noktası,
empati yeteneğinin tamamen buharlaştığı ve dünyanın sadece bir "hedef
tahtası" olarak görüldüğü o an, insanlığın bittiği yerdi. İçsel boşluk,
dışarıyı da boşaltmak isteyerek kendi yalnızlığını genişletiyordu.
Olayın ardından kalan sessizlik, çığlıklardan daha ağırdı. Okul
bahçesindeki sahipsiz çantalar, yarım kalmış ödevler ve hiç kurulamayacak
hayaller, ahlaki bir enkazın sessiz tanıklarıydı. Suç, tek bir parmağın tetik
çekmesiyle işlenmiş olsa da, sorumluluk o parmağı oraya iten binlerce küçük
ihmalin toplamıydı.
Okul koridorlarındaki o kanlı sabah, insanlık tarihinin en eski
sorusunu tekrar önümüze koydu: Bir insanı ne canavarlaştırır? Cevap, ne sadece
silahta ne de sadece o gençtedir. Cevap, birbirimizin ruhuna dokunmayı
bıraktığımız, ahlakı sadece kurallar bütünlüğü sandığımız ve psikolojik
yaraları görmezden geldiğimiz o derin sessizlikte gizlidir. Masumiyet bir kez
vurulduğunda, bütün dünya bir miktar ölür.
Yazarın
Önceki Yazısı