Deneme / Hayata Dair Denemeler
Eklenme Tarihi : 21.03.2026
İnsan ruhunun en derin dehlizlerinde yankılanan, hem bir
lütuf hem de bir pranga vardır ; fedakarlık. Bireyin kendi varlığından feragat
ederek bir başkasının gölgesinde erimesi, tarihin
her döneminde bir "kutsallık" zırhına büründürülmüştür. Ancak bu
kutsiyetin altında yatan sebepler, çoğu zaman bir ışık hüzmesi kadar berrak
değil, bir kuyu kadar karanlıktır.
Sessiz
bir törenle başlar her şey. Kişi kendi arzularını, görünmez bir sunağın üzerine
usulca bırakır. Bu eylem, dışarıdan bakıldığında bir erdem anıtı gibi
yükselirken, içeride benliğin yavaş yavaş eksilmesiyle sonuçlanan bir iç
dökümdür. Kutsallık, bu noktada bir anestezi görevi görür. Acıyı dindirir ama
yarayı kapatmaz.
Fedakârlığın kutsallaştırıldığı yerde, daha çocukken kendi payından vazgeçmenin
erdem sayıldığı bir masalın içine bırakılır insan. “Önce başkaları” diye
başlayan cümleler, zamanla “ben hiç”e dönüşür. Kimse fark etmez ama o küçük
vazgeçişler, insanın içinden sessizce bir parça koparır.
Çoğu zaman kişinin kendi değerini ancak bir başkasının aynasında
görebilme çabasıdır bu. "Ben yoksam bile, başkası için varım"
düşüncesi, parçalanmış bir egonun hayata tutunma biçimidir. Kişi, kendinden
vazgeçtikçe kutsallaşır, kutsallaştıkça, kendi gerçekliğine yabancılaşan bir
gölgeye dönüşür.
Fedakârlık, çoğu zaman görünmeyen bir yarış gibidir. Kim daha çok
susarsa, kim daha çok katlanırsa, kim daha çok kendinden verirse… o daha “iyi”
sayılır. Oysa kimse sormaz, kendinden bu kadar veren biri, geriye ne bırakır?
İçinde ne kalır?
İnsan zamanla kendi ihtiyaçlarını ertelemeyi değil, unutmayı
öğrenir. İstemek ayıp olur, talep etmek bencillik sayılır. Bir süre sonra insan,
ne istediğini bile hatırlayamaz hale gelir. Kendi sesini kısmaya o kadar alışır
ki, içinden gelen en ufak arzuyu bile susturur.
Sevgi, fedakârlığın en zarif kılıfıdır. Bir anne, bir dost ya da
bir aşık, kendi ömründen çaldığı her saniyeyi sevgiyle meşrulaştırır. Bu durum,
zamanla sevginin üzerine binen ağır bir borç yüküne dönüşür . Kutsal sayılan bu
"verme" hali, bazen farkında olmadan karşı tarafı bir
"borçlu" konumuna hapseden altın bir kafestir.
Kutsanan fedakârlık, dışarıdan bakıldığında bir ışık gibi parlar,
oysa içinde çoğu zaman tükenmişliğin loşluğu vardır. İnsan başkaları için
yanarken, kendi içindeki karanlığı görmezden gelir. Alkışlar yükseldikçe,
içindeki boşluk daha da derinleşir.
Bu kutsallaştırma, görünmez bir baskı yaratır. İnsan, fedakâr
olmadığında suçlu hisseder. “Biraz da kendim için” dediği an, sanki bir düzeni
bozuyormuş gibi huzursuz olur. Çünkü ona öğretilen şey nettir ,Kendin olursan
eksik, vazgeçersen değerli olursun.
Oysa her fedakârlığın altında bir hikâye saklıdır. Kimi sevilmek
için verir kendinden, kimi terk edilmemek için, kimi de sadece alıştığı için.
Fedakârlık bazen bir erdem değil, bir korkunun kılığıdır. Ve insan çoğu zaman
neyi neden yaptığını bile fark etmez.
Zaman geçtikçe, bu görünmez yük ağırlaşır. İnsan başkalarının
hayatını taşırken, kendi hayatına yabancılaşır. Kendi hayallerine uzaktan
bakar, sanki başka birine aitmiş gibi. Bir noktadan sonra, yaşadığı hayat ile
istediği hayat arasındaki mesafe sessizce büyür.
En acısı da şudur ki: bu kadar veren insan, çoğu zaman anlaşılmaz.
Çünkü sürekli güçlü görünenin yorulduğu düşünülmez. Fedakâr olanın ihtiyacı
olabileceği akla gelmez. İnsan, en çok kendini yok saydığı yerde yalnız kalır.
Gerçek fedakârlık, kendinden vazgeçmek değil, kendini
koruyabilmektir. Kendi sınırlarını çizebilmek, “hayır” diyebilmek, varlığını
eksiltmeden sevebilmektir. Çünkü insan, kendini yok ederek değil… kendini var
ederek başkasına gerçekten dokunabilir.
Fedakârlığı bir tapınç nesnesi olmaktan çıkarıp insani bir boyuta
taşımak gerekir. Gerçek erdem, kişinin kendisini yok ederek değil, kendini var
ederek bir başkasına katkı sağlamasıdır.
.
.
.
.
.