Hüzün Kokulu Bayram
Bayram yaklaşıyor, sokakların sesi değişirken, çocukların
gözlerinde de söylenmemiş şarkılar birikiyor. Ama bir yerlerde, bayram,
takvimin kenarına düşülmüş soluk bir not gibi duruyor. Ne silinebiliyor ne de
belirginleşebiliyor.
Bayramın ayak sesleri, sokağın
taşlarına vuran neşeli bir yankı değil de, boşlukta asılı kalan gümüşi bir toz
bulutu gibi çöküyor benim omuzlarıma mesela. Herkesin takvimleri renkli
kalemlerle çizdiği, kavuşmaların heyecanıyla mühürlendiği şu eşikte ben,
zamanın dışında kalmış bir saatin yelkovanı gibi kendi içime dönüyorum.
Gökyüzü, herkes için umudu
müjdeleyen bir bayram sabahına uyanmaya hazırlanırken, benim tavanımda asılı
kalan tek şey, sessizliğin o gri ve soğuk zaman dilimi sadece.
Şehir, telaşlı bir karınca yuvası
gibi kaynıyor, poşetlerin hışırtısı,
bayramlık ayakkabıların gıcırtısı ve mutfaklardan süzülen tanıdık kokular...
Oysa benim penceremden içeri sızan tek koku, uzun zamandır demlenmemiş çayların
o kesif hüznü.
Babam şeker alırken bayramdı, ben alınca
sadece şeker.. Bu hüzünlü cümle bile,
bayram sevincini kanatan bir yara gibi duruyor ruhumun baş köşesinde.
Bayram, benim için camın
ardındaki bir tiyatro sahnesi kadar uzak ve dokunulmaz. Herkes bayramlık
telaşında iken, ben kimsesizliğin
kumaşından dikilmiş ağır bir hırkayı kuşanıyorum. İçimdeki çocuk, elinde kırık
bir bayram şekeriyle kuytu bir köşede bekliyor.
Bayram, aidiyetin kutlandığı bir
ayinken, aidiyetsizlik, ruhun en derin dehlizlerinde yankılanan o kimsesiz
ıslık sesi gibi büyüyor. Kalabalık sofraların kahkahaları, duvarlarımın
soğukluğuna çarpıp geri dönüyor ve ben, bu görünmez sınırın ötesinde, kendi
varlığımın gölgesinde saklanıyorum.
Adresini kimsenin bilmediği, kapı
zillerinin sadece rüzgârla çalındığı o meçhul evimin kapı eşikleri, beklenen
adımların yokluğuyla aşınırken, ben bu boşluğun içine anlamlar yüklemeye
çalışıyorum.
Sanki
varlığım, kimsenin hatırlamadığı bir rüyanın artığı gibi, ne tamamen silinmiş
ne de gerçekten yaşanmış. Belki de diyorum, yalnızlık en saf halidir
bayramın. Hatıralar, bayram sabahlarının serinliğiyle beraber odama doluşuyor ama her biri birer hayalet elçisi gibi.
Sokaklarda yankılanan "iyi
bayramlar" dilekleri, benim kulaklarımda başka bir dilin, unutulmuş bir
lehçenin kelimeleri gibi yankılanıyor. Ben bu dilin alfabesini çoktan unuttum.
Benim alfabem sadece bakışlarda, sükûtta ve iç çekişlerde gizli. Herkesin
birbirine bağlandığı bu görünmez ağda, ben kopuk bir ip ucu gibi rüzgârda
savruluyorum.
Ruhumun bu tecrit hali, bayramın
o "barışma" ve "kucaklaşma" temasını bir ironiye
dönüştürüyor. İçimdeki bu soyut gurbet, beni coğrafi sınırlardan değil,
kalplerin o sıcak haritasından silip atıyor.
Güneş, bayramın ilk sabahını müjdeleyerek
ufuktan yükseldiğinde, ben o ışığa gözlerimi değil, kalbimi kapatıyorum. Çünkü
her aydınlık, gölgeleri daha da belirginleştirirken , ben, o ışığın altında
devasa bir anıta dönüşüyorum. Bayram, herkesin birbirine yürüdüğü bir yol ise,
ben o yolun sonunda bekleyen, ama hiç kimsenin gelmeyeceği o tozlu durakta
bekliyorum.
İnsan, bayramı aslında başkalarının
varlığıyla hissediyor biraz da . Bir elin omza dokunuşu, bir sesin “geldim”
deyişi, bir bakışın sıcaklığı… Oysa benim
için bayram , adı konulmamış bir eksiklik.
Belki de diyorum ,
içimizdeki o bitmeyen "belki"lerin
en saf halidir bayram. Belkilerin en ağır
olanı da , kimsenin beni beklemiyor oluşu. Bir kapının ardında adımın
anılmaması, bir sofrada yerimin ayrılmamış olması. İnsan, unutulduğunu
düşündüğünde değil, hiç hatırlanmadığını fark ettiğinde gerçekten yalnızlaşıyor.
Bayram da bu fark edişi daha da derinleştiriyor.
Bu bayram da diğerleri gibi bir
sükût ayinine dönüşecek. Pencere kenarında, bir elin kapı koluna uzanma
ihtimalini dahi düşlemeden, sadece zamanın geçişini izleyeceğim. Ve ben, bu
büyük sessizliğin içinde, bayramı sadece bir veda gibi, usulca ve hüzünle
uğurlayacağım.
- Yorumlar 1
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.