Kaybetme Korkusu
İnsan zihni, sahip olduklarını koruma içgüdüsüyle örülüdür. Sahip
olduğu her şeyi kendini tanımladığı birer kanca olarak görür. Bu kancalar
koptuğunda, uçsuz bucaksız ve tekinsiz bir boşlukta sürükleneceği sanrısına
kapılır. Bu yalnızca bir endişe değil, aynı zamanda varoluşsal bir refleks
gibidir.
An gelir, sevdiklerimizi, anılarımızı, hatta kimliğimizi kaybetme
ihtimali, benliğimizin temelini sarsacakmış gibi gelir. Bu sarsıntı henüz
gerçekleşmemiş olsa bile, ihtimalin kendisi bile yeterince güçlüdür. Kaybetme
korkusuyla yaşanan her an, o şeyi zaten kaybetmiş gibi bir yas tutmaya bedeldir
Kaybetme korkusu, insanın varoluşsal sancılarının merkezinde
duran, hem en ilkel hem de en sofistike sızısıdır. Henüz anne kucağında
başlayan bu ürperti, zamanla bir gölge gibi büyür ve ruhun en kuytu köşelerine
sızar.
Bu korkuyla yaşamak,
sürekli fırtına bekleyen bir gemici olmak gibidir. Limanın dinginliği bile ona
huzur vermez çünkü ufukta hep o karanlık bulutu arar. Oysa hayat, kaybedecek
hiçbir şeyi kalmamışçasına yaşandığında gerçek bir sanata dönüşür. Bu,
vurdumduymazlık değil, varlığın akışkanlığına duyulan derin bir saygıdır.
Çoğu zaman derin bir güvensizlikten beslenir kaybetme korkusu. Bu
korkuyla örülen bir hayat, pencereleri sımsıkı kapalı, tozlu bir müze salonuna
benzer. İçerideki eşyalar korunur belki ama hayatın taze rüzgarı o koridorlara
asla uğramaz. Tabi bu statik b güven, dinamik bir yaşamın da katili olur.
Bazen bir şeyi kaybetme ihtimali, onu yaşamaktan bile daha
yorucudur. Korkunun ecele faydası yoktur oysa.
Bu korku, sadece bir nesnenin ya da kişinin yitimi değil, aslında o
yitimle birlikte eksilecek olan benliğimizin yasını önceden tutma halidir. Bazen
de avucumuzda tuttuğumuz bir kar tanesidir. Onu ne kadar çok sevip sıkarsak,
sıcaklığımızla o kadar çabuk eritiriz.
Kaybetme korkusu, zihnin kuytu köşelerinde kurulan hayali bir dar
ağacıdır. Henüz kopmamış bir fırtınanın gürültüsünü bugünün sessizliğine taşır.
Sevilenin yüzünde beliren her uzak çizgi, dostun sesindeki her küçük ton
değişimi, bu korkunun tırnaklarını kalbe geçirmesi için yeterlidir.
Kaybetme korkusuyla örülen her ilişki, içinde bir miktar nefret barındırır. Bizi bu kadar korkutan birine karşı içten içe duyulan o gizli öfke, tutunmanın en zehirli yanıdır. Hem gitmesinden korkarız hem de bizi bu korkuya mahkûm ettiği için ona bilenen sessiz bir sitem taşırız. Sevgi, korkunun olduğu yerde çiçek açmaz, o sadece güvenli bir iklimin çocuğudur.
İnsan bazen, kaybetme
ihtimaline karşı "duygusal geri çekilme" yaşayabilir.
"Kaybetmekten korkuyorsam, hiç sahip olmamalıyım" düşüncesi, ruhu bir
çöle çevirir. Bu sterillik, acıdan kaçarken yaşamın tüm renklerinden de
vazgeçmektir. Yaralanmamak için zırh giyen savaşçı, aynı zamanda dokunulmanın
mucizesini de ıskalar.
Zamanın doğrusal
akışına karşı beyhude bir isyandır kaybetme korkusu. İnsan,
"şimdi"nin tadını çıkarmak yerine, gelecekteki olası bir
"yokluk" ihtimalini bugüne taşır. Bu durum, elindekini sıkıca tutmaya
çalışırken onun nefes almasını engellemeye benzer. Sahip olma arzusu, ironik
bir şekilde, sahip olunanın özgürlüğünü kısıtlar ve onu bir tutsağa dönüştürür.
‘’Bir şeyi kaybetme korkusu, ona sahip olma sevincinden daha büyükse, o şey
artık senin değildir, sen onun olmuşsundur.’’ der Elif Şafak.
Oysa gerçek güç, bir
şeyin yokluğuna rağmen var kalabilme yetisidir. Kaybetme korkusu, bizi nesnelere
ve kişilere köle ederken, kabulleniş, ruhu özgürleştirir.
Kaybetme korkusu,
zamanla da ilişkilidir. Çünkü zaman, sahip olduğumuz her şeyi yavaş yavaş
elimizden alır. Gençlik, anılar, insanlar… Hepsi zamanın akışı içinde dönüşür
ya da yok olur. Bu kaçınılmazlık, korkunun en derin katmanını oluşturur;
kontrol edemediğimiz bir kayıp gerçeği.
Ruhun olgunlaşması,
"benim olan" ile "ben olan" arasındaki o ince çizgiyi fark
etmekle başlar. Dış dünyadaki her şeyin geçici olduğu evrensel yasaya direnmek,
dalgaları durdurmaya çalışmak kadar yorucudur.
Aslında korkulan şey
ölümün provasıdır, her kayıp, nihai sona dair küçük bir hatırlatıcıdır.
Her şeyin geçici olduğu bir dünyada, kayıp da doğal bir sürecin parçasıdır. Bu
farkındalık, korkunun keskinliğini törpüler. Çünkü kaybetme korkusu bir
hapishanedir, anahtarı ise 'her şeyin geçici olduğunu' kabul etmektir.
Kaybetmek bir
yanılsamadır . Enerjinin korunumu yasası gibi, ruhsal deneyimler de asla yok
olmaz, sadece form değiştirir. Giden bir insan, geride bir boşluk değil, bir
dönüşüm bırakır. Korku ise bu dönüşümün önündeki en büyük engeldir. İnsan,
avucunu açmadığı sürece yeni bir şeyi tutamaz. Kaybetmek, yeni bir başlangıcın
boşluğunu yaratmaktır.
Ruhun en büyük zaferi,
sahip olduklarını birer emanet gibi görebilmesidir. Kaybetme korkusu
sustuğunda, yerini derin bir "buradalık" duygusu alır. Artık korkuyla
sıkılan yumruklar gevşer ve eller, hayatın getirdiği her şeyi zarafetle
karşılayıp uğurlayacak birer açık kaba dönüşür. En büyük mülkiyet, hiçbir şeye
sahip olmamanın verdiği o muazzam hafifliktir artık.
.
.
.
- Yorumlar 1
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.