Görünüş Dindarlığı
İnanç da kimi zaman kalbin sessiz bahçesinde filizlenen bir çiçek olmaktan çıkar, meydanlarda sergilenen gösterişli bir ağaca dönüşür. İşte, özün yerine kabuğun, vicdanın yerine vitrinin geçtiği bu ince çizgide görünüş dindarlığı doğar.
Kutsal olanın nesneleştiği, inancın bir içsel yolculuktan ziyade kamusal bir tiyatroya dönüştüğü yerde "görünüş dindarlığı" başlar. Şekillerin, sembollerin, sloganların ve kılık kıyafetin arkasına sığınan zihin, tanrısal olanla kurduğu bağı ahlaki bir özden söküp alır. Onu vitrine konan, sergilenen ve pazar mevkisi edinen bir nesneye dönüştürür.
Çağımızın ve gerçekliğimizin en vurucu yaralarından biri de işte bu; ibadetin derinliğinin yerini gösterinin görkemine bırakmış olmasıdır. İnsanın hakikatle kurduğu bir bağ değil, toplum önünde oynadığı rolün kutsamasıdır bu.
Cemil Meriç, İnancı ‘’bir iç hesaplaşma yerine toplumsal itibar ve vitrin malzemesi yapan görünüş dindarlığını, tefekkürün ve ruhun celladı’’ olarak tanımlar. Kabuk, özü yuttuğu zaman din, insanı dönüştüren bir niyet olmaktan çıkıp toplumda geçer akçe olan bir kimlik kartına dönüşür.
Bir binanın cephesini süsleyen ihtişamlı mermerler gibi, görünüş dindarlığı binanın temellerindeki çatlakları gizleme amacını taşır. Tespihin tane tane çekilen sesinden çok, elde taşınırken etrafa fırlattığı mesaj önem kazanır. İçsel bir arınma arzusu, yerini dışsal bir "kutsanmış görünme" çabasına bıraktığında, maneviyat sekülerleşir ve metalaşır.
Görünüş dindarlığı, toplumsal nüfuz biriktirmenin ve statü kazanmanın en kestirme yoludur. Kutsalın sembolleri, bireyin toplum nezdindeki güvenilirlik katsayısını artıran birer araç haline gelir. Gerçek ahlakın ve vicdani sorumluluğun getirdiği ağır yükü taşımak istemeyen zihin, çareyi bu biçimsel zırhı giymekte bulur. Böylece dindarlık, tanrıya sunulan bir adak olmaktan çıkıp, topluma karşı sergilenen bir gösteri sanatı niteliği kazanır.
Son onlarca yılda yaşadığı hızlı kentleşme, bu görünüş dindarlığı sayesinde, İş dünyasından bürokrasiye kadar uzanan alanda, inanç sembolleri birer liyakat ikamesi haline getirilmiş, neye inanıldığı değil, ne kadar "göründüğü" belirleyici bir kriter haline gelmiştir.
Görünüş dindarlığı, şatafatlı ritüellerde ve tüketim kültüründe somutlaşmıştır. Dini konsepte sahip lüks oteller, milyonluk bekarlığa veda ve baby shower partileri, altın tozu serpilen kahveler veya lüks araçların dikiz aynasına asılan ayetler... Bütün bunlar, nefsi terbiye etmeyi vaat eden bir inancın, kapitalist tüketim çılgınlığıyla hevesle evlendiğinin trajikomik tuvalleridir. Kutsal olan, gösterişin estetik bir unsuru haline getirilmiştir.
Ramazan ayında iftar sofralarının paylaşım yarışına dönüşmesi, dini günlerin sosyal medya vitrininde sergilenen birer kimlik göstergesi hâline gelmesi ya da yardım faaliyetlerinin gizlilik yerine görünürlüğe odaklanması, görünüş dindarlığının çağdaş tezahürleri arasında sayılabilir. Elbette her paylaşım samimiyetsiz değildir, ancak ibadetin alkışla beslendiği yerde niyetin sesi giderek kısılma ihtimali çok fazladır.
Bu özden uzaklaşma, kamusal alandaki dilin ve jestlerin sığlaşmasına da yol açmıştır. "Maşallah", "İnşallah" gibi kelimeler, derin bir teslimiyetin ifadesi olmaktan ziyade, bürokratik kapıları açan veya ticari pazarlıklarda güven ilüzyonu yaratan birer anahtara dönüşmüştür. Sözün özle olan bağı kopmuş, ibadet, ahlaki bir arınma aracı olmaktan çıkıp, toplumsal kabule erdiren bir pasaport haline gelmiştir. İçeride çürüyen vicdan, dışarıda lüks markaların tesettür koleksiyonlarıyla maskelenmiştir.
Görünüş dindarlığının en tehlikeli sosyopatolojik boyutu, çifte standartlı bir ahlak yapısı üretmesidir. Şeklen kusursuz olan birey, kul hakkı yemekten, kamu malına çalmaktan, komşusuna adaletsizlik yapmaktan ya da trafikte şiddet uygulamaktan vicdani bir rahatsızlık duymaz. Çünkü o, tanrısıyla olan hesabını kıldığı namazın veya yaptığı görünür yardımların biçimsel kusursuzluğuyla kapattığına inanır. Form, içeriği meşrulaştıran ve affettiren sihirli bir kalkana dönüşmüştür.
Bu durum, inanç kavramının tamamen yozlaşması ve samimiyetin yitirilmesi anlamına gelir. Genç kuşakların dinden ve kutsaldan uzaklaşmasının arkasında yatan temel dürtü, inancın özüne duyulan nefret değil, bu devasa görünüş dindarlığı tiyatrosuna duyulan tiksintidir. Söylenen ile yaşanan, vitrine konan ile arka odada çevrilen arasındaki uçurum büyüdükçe, toplumun adalete ve ahlaka olan inancı da temellerinden sarsılır.
Görünüş dindarlığı çoğu zaman dinin kendisinden değil, insanın kabul edilme arzusundan beslenir. İnsan, ait olduğu grubun onayını almak için kimi zaman inancını bir kimlik kartına dönüştürür. Oysa din, kalabalığın alkışını değil, vicdanın huzurunu arayan bir yolculuktur. Bu yolculukta gösterişli tabelalar değil, sessiz adımlar daha kalıcı iz bırakır.
Ulu bir çınarın kabuğu ne kadar sert olursa olsun, içi kovan gibi boşaldığında ilk fırtınada devrilmeye mahkumdur. Görünüş dindarlığı da toplumu içeriden kovanlaştıran, manevi kökleri kurutan kof bir kabuktur.
Gerçek dindarlık ve ahlak, biçimlerin şovunda değil, kimsenin görmediği o karanlık odalarda, adaleti, merhameti ve dürüstlüğü tek başına savunabilme cesaretinde saklıdır. Ekranlar ve vitrinler karardığında geriye kalacak tek şey, gösterişli kostümler değil, o kostümlerin altına gizlenmiş vicdanın ağırlığıdır
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.