Kırılan Vazoyu Yapıştırmak
Hayatın akışı içinde ruhumuza çarpan rüzgârlar, en naif köşelerimizde sakladığımız o pürüzsüz porselen vazoları, yani en derin bağlarımızı sarsıp yere düşürebilir. İlişkiler, tıpkı o narin nesneler gibi, kırılgan bir varoluş zemininde durur. Ansızın gelen bir kaza, öfkeyle fırlatılan bir kelime ya da yılların biriktirdiği sessiz bir ağırlık, o bütünü unufak edebilir. İlk kırılma anında hissettiğimiz o keskin yankı, sanki bir daha hiçbir şeyin bir araya gelemeyeceğini fısıldayan bir boşluk yaratır.
Kusursuz bir vazo sadece seyredilir; oysa çatlaklarından sızan ışıkla parıldayan bir vazo, yaşanmışlığın ta kendisidir. Dağılan parçalara yakından baktığımızda, her bir kırığın aslında yeni bir hikayenin ham maddesi olduğunu fark ederiz. İnsan ruhu, kayıpları ve yaraları sadece birer eksilme olarak görmeyecek kadar derin bir simya yeteneğine sahiptir. Bir bağın gücü hiç sarsılmamış olmasında değil, sarsıldıktan sonra kenetlenen o kırık uçların sadakatinde gizlidir zira.
Kırılan vazonun parçalarını bir araya getirme çabası, yalnızca nesneyi eski formuna kavuşturma gayreti değildir. O parçaların arasındaki boşlukları yeni bir mana ile doldurma sürecidir. Onarılan bir bağ, sadece bir tamirat değil, geçmişin ve şimdinin el sıkıştığı bir yeniden doğuştur. En güzel doğuş hikayeleri, her şeyi sapasağlam olanların değil, parçalarından yepyeni ve daha güçlü bir dünya kurmayı başaran AH'ların hikayesidir . . .
Her kırık, ruhun içindeki o saklı altın ışığı sızdırmak için açılmış sessiz bir penceredir. İlişkilerde fırtınaların kopardığı parçaları "altınla birleştirme" ve yaradan sızan o ışığı fark etme simyanıza paralel olarak, Kemal Sayar insanın ve bağların onarılma gücünü şöyle tarif eder "Zaaflarımızdan ve yaralarımızdan ibaret değiliz. Her yaradan bir ışık sızar. Maharet o ışığı fark ederek, bir simyacı gibi hâl bilgisine dönüştürebilmekte... Bir başkasının göz bebeklerinde kendimizi, derdimizi seyrettiğimizde, aynalandığımızda iyileşiyoruz. İnsan insanın aynası biraz da..."
Bir ilişki de kırılıp yeniden yapıştırıldığında, o kırık hatlar artık zayıflığın değil, dayanıklılığın ve esneğin haritası haline gelir. İlk başta kusursuz görünen ama henüz hiç sınanmamış bir bağın kırılganlığı, fırtınalardan geçmiş ve ayakta kalmayı başarmış bir bağın bilgece duruşuyla boy ölçüşemez.
Kırılan bir vazo onarılırken, her iki taraf da kendi bireysel incinebilirliğini ortaya koyarak o ortak "biz" bilincine katkı sunar. Kırıkları birleştirirken kullanılan malzeme, sadece sıradan bir yapıştırıcı değil, ruhsal bir sabırdır. O sabır, acıya tahammül edebilme ve ötekinin yarasına dokunurken kendi parmaklarının da kanayabileceğini göze alma cesaretidir. Yara izleri, ilişkinin yeni omurgasını oluşturur.
Bir zamanlar pürüzsüz olan o yüzey, artık yaşanmışlığın, affetmenin ve yeniden deneme iradesinin kabartmalarıyla süslenmiştir. Bu kabartmalar, bağın eskisinden çok daha sarsılmaz bir temel üzerine kurulduğunu müjdeler.
İlişkideki bu dönüşüm, insanın kendi noksanlığıyla barışmasıyla doğrudan ilişkilidir. Her insan, ruhunda görünmeyen çatlaklarla gezer ve bir başkasıyla karşılaştığında bu çatlaklar bazen birbirine çarparak derinleşir. Ancak bu çarpışma, kaçınılmaz olarak bir uyanışı da beraberinde getirir. Kusursuzluk bir illüzyondur, oysa yaralı iki ruhun birbirini iyileştirmek için gösterdiği o samimi çaba, yeryüzündeki en somut gerçekliktir.
Onarılan ilişkinin eskisinden daha güçlü olması, fırtınanın gücünü ölçen bir barometre gibidir. Değerli psikiyatrist ve yazar Kemal Sayar’ın şu derin tespiti, kırılganlığımızın ve kusurlarımızın bizi nasıl biricik kıldığını çok güzel özetler:
"Beklemek ve sabır, hayatımızdaki ayrıntıları daha iyi fark etmemizi sağlar. Kusurlu insanlarız hepimiz. Bu yüzden her birimiz biriciğiz. Yetenek ve hünerlerimiz kadar, kusur ve incinebilirliğimiz de bizi tanımlıyor."
Mükemmel bir pürüzsüzlük hissizdir, oysa aşk, kırıklarından sızan şefkatle birbirine tutunabilen cesur ruhların harcıdır. İlişkinin kırılan yerleri, bizim incinebilirliğimizin sergilendiği en mahrem alanlardır. O alanları sabırla onardığımızda, kusurlarımız bizi birbirimizden uzaklaştıran değil, aksine daha sıkı bağlayan düğümlere dönüşür.
Bu bağlamda, onarılmış bir bağın gücü, onun sarsılmazlığından değil, esneyebilme yeteneğinden gelir. İlk kırılmadan önce katı ve kırılgan olan yapı, onarım sürecinde kazandığı elastikiyet sayesinde gelecekteki sarsıntılara karşı bir zırh kuşanır.
Çatlakların arasına sızan o şefkatli kabulleniş, ilişkiyi rüzgarda kırılan kuru bir daldan, eğilen ama kırılmayan canlı bir fidan haline getirir. Artık taraflar birbirini sadece "iyi günlerin konforunda" değil, "enkazın altından birlikte çıkabilme" güveninde tanırlar.
Masanın üzerinde duran o yapıştırılmış vazo, bize kusursuz bir geçmişi değil, cesur bir geleceği fısıldar. Üzerindeki altın yaldızlı çizgiler, yaşanmış acıların, dökülen gözyaşlarının ve en önemlisi "gitmek yerine kalıp emek vermeyi" seçmenin asil nişanesidir. O vazo artık ilk günkü fabrikasyon pürüzsüzlüğünde değildir; o artık bir sanat eseridir, yaşanmış bir ömrün heykelsi kanıtıdır.
Onarılan bir ilişki, eskisinden kesinlikle daha güçlüdür. Çünkü artık o bağın içinde ham bir heves değil; sınanmış, yaralanmış, kendi küllerinden yeniden doğmuş ve her şeye rağmen bir arada kalmayı seçmiş iki insanın sarsılmaz iradesi vardır. Kırılan vazoyu yapıştırmak, hayata karşı verilmiş en asil ve en zarif "evet" cevabıdır.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 1
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.