Arayan Mevlasını Aranan Belasını Nasıl Bulur 1 Bölüm
ARAYAN
MEVLASINI, ARANAN BELASINI NASIL BULUR -1.
BÖLÜM-
Bu, tahminen en az üç-dört
bölüm olacak anı yazı
dizisi, sitemizin en Mavi Yıldırım’ı Tülay
arkadaşımın, yazdığım bir
yazıya ‘’ Elindekinin kıymetini bilmeyen, başkasının puluna tamah
edermiş ‘’ yorumunun zihnimde uyandırdığı anılarla yazıldı.
İlk ve
hatta ikinci bölümde
‘’O yorumla ne alaka?’’ diyebilirsiniz ama yazı
ilerledikçe alakayı da kuracağınızdan eminim.
Ancak arayanın Mevlasını
nasıl bulduğunu değil
de arananın nasıl belasını
bulduğunu anlatacağım siz
değerli okurlarıma.
O Halde
‘’Bismillah’’ deyip başlayalım.
*******
Evet, zaman kötü.
Böyle bir zamanda
insanların çok çok dikkatli
ve uyanık olması
gerekiyor her türlü kötü
niyetli insanlara karşı.
Allah’tan ben oldukça
uyanığımdır ki bildiğiniz
gibi değil.
O halde öyle uzak
durmayın. Yanaşın yamacıma anlatayım
ne kadar uyanık
olduğumu.
*****
Bayağı geçmiş senelerden
birindeydi.( 1999-2000
yılları olabilir. ) Okulumuza
bir teneffüs vaktinde
genç bir satıcı
geldi. Elinde üç adet
deri ceket vardı, onları
satıyordu. Ben de bayılıyorum
deri cekete. Şöyle ucuz
bir şey dese
hemen alacağım.
Sordum ‘’ Kaç para
bunlar ?’’ Delikanlı ‘’ 75 Tl
Abi dedi ‘’
Cepte bir 50
Tl var ama 75 Tl’lik
ceketi hayatta 50
Tl’ye vermez. Boşuna çene
yormayım bari.’’ dedim ve
bir sonraki ders
için üst kat
merdivenlerine yöneldim.
Ders bitti, tekrar
öğretmenler odasına girdim ,
baktım ceketlerden biri
bir öğretmen arkadaşın
sırtında, diğer iki
ceket de elindeki
naylon poşette. Yani
üçünü birden almış.
Merakla sordum:
-Mustafa hocam, güle
güle giyin. Kaça
aldınız ceketleri?
-Üçüne 25 Tl verdim
hocam.
-Üçüne 25 Tl mi? Yanlış
duymadım değil mi?
-Yok hocam, yanlış
duymadın. Biraz kazıklandım ama
olsun. Acıdım delikanlıya. Elinde
kalmasın diye üçünü
de aldım.
Evet, işte bu kadar
uyanık ve gözü
açığımdır ben.
Hani bazıları derler
ya ‘’ Ulan benim
alnımda keriz mi
yazıyor?’’ Diye, benim
alnımda – ben göremiyorum ama
- resmen yazıyor olsa
gerek ki ne
zaman bir şeyler almak için
bir dükkana girsem
satıcının gözleri parlar
kelepir bulmuş Yahudi
gibi.
Satıcı milleti beni
çok sever. Daha dükkandan adımımı
içeri attığım anda ‘’ Abi
seni çok sevdim. Başkalarına kafamı
kessen bu malı bu
fiyata vermem ama sana
veriyorum.’’ Derler ve ben
her zaman duyduğum bu lafa
inanırım ve hatta satıcı diyelim
ki 230 Lira
etiket fiyatı koyduğu
bir ürünü bana
229.50 Tl’ye satmaya razı olmuşsa ‘’
Ulan helal sana
Sami. Ne pazarlık yaptın
ama. ‘’ gururuyla çıkarım
dükkandan.
Eveeeeet, şimdi ana konumuza
daha da bir duhul
eyleyelim.
*****
Hani Şeyhî’nin bir mesnevisi
vardır Harname diye.
O şiirde yaşlı bir
eşek ( Ayıp ayıp. Ne
gülüyorsunuz öyle manalı
manalı? Kendimden bahsetmiyorum. Şiirin kahramanı bir
eşek )
Evet yaşlı bir
eşek, bir gün çayırda otlayan öküzleri
görünce Allah’a isyan eder.
‘’Biz ki
onlar ile biriz hilkatte.
Elde ayakta vü
şekl-ü surette.
Onların başlarına taç
neden?
Bize bu fakr-ü ihtiyaç
neden?
Öyle ya
benim ve eşimin diğer
insanlardan farkı neydi
ki biz Fethiye gibi
bir yerde yazın
seralarda 60-70 derece sıcakta pişerken, denize
bir halk plajı olan
Çalış’ta girerken ( o da
ayda yılda bir kez ) elin
Almanı, İngiliz’i hatta
Türk’ü Ölü Deniz, Kelebekler
Vadisi, Mavi turlar,
pembe geceler, vur
patlasın, çal oynasın
bir hayat sürüyordu?
İşte bu kaderi değiştirmek lazımdı. Öyle ya neden onların başlarında taç varken ben, eşim ve benim ailem bunca fakr-ü zaruret içindeydi?
İşte yine o yıllarda öğretmen arkadaşlarımın pek çoğu pazarlamacılığa başlamıştı. Özellikle çelik tencere, su arıtma topları, eğitim setleri, ansiklopedi satıyorlardı. Bu arada bazıları çarşaf, nevresim takımı sattığı için daha eskiden sokak sokak dolaşıp ‘’ Bohçaci geldi haniiiim ‘’ nidalarıyla satış yapmaya çalışan Roman vatandaşlarımızla saç saça baş başa birbirlerine girerlerdi Ama yine de kooperatifler kurup ev filan bile yaptırırlar, son nefeslerini verinceye kadar da taksit öderlerdi.
Kimi meslektaşlar da özel ders vererek yolunu buluyordu ki tam da Rahmetli Turgut Özal’ın dediği gibi: ‘’ Benim Memurum İşini Biliyordu. ‘’
Ben hariç… Ben bir türlü işimi bilemedim.
Yahu ben çocukluğumda simit satayım dedim. Millet geldi ‘’ Şuradan bana bir yarım simit ver.’’ Dedi, ben ise ‘’Simidin de yarımı mı olurmuş?’’ Demedim, millete yarım simit sattım.
İşin ilginç tarafı yarım simit almaya gelen insanlar bir önceki alıcının yarım bıraktığı simidi almıyorlardı ‘’El alemin yarımını bana mı yedireceksin?’’diyerek. Her seferinde bir tam simidi ikiye bölüyordum.
Nereden bilirdim benden yarım simit satın almaya gelenlerin aynı yerde simit satan bir diğer simitçinin arkadaşları olduğunu. Şerefsizler n’oolacak.
Sadece iki-üç gün süren bu işim, babamdan yediğim hatırı sayılır bir dayakla noktaladı.
Büyüyüp eşşek kadar adam olunca da değişmedi durum. Ama artık anlamıştım: Bana göre işler değildi bunlar. Ben daha az zahmetle çok büyük rahmetler peşindeydim.
Pardon, o konuda asıl iştahlı olan eşimdi.
Boşandıktan sonra bile çok az zahmetle büyük bir rahmete kavuşma sevdasında olan eski eşim, şimdilerde dedektörle hazine, define arıyormuş. O derece yani…
Evet, az sermaye, bol para… Bunu bana kim, nasıl sağlardı?
Hakket kim sağlardı bana parası bol, zahmeti neredeyse sıfır olan bir işi?
Gelecek bölümde
- Yorumlar 13
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.