Kaç Zaman Geçti


Enlerin sardığı bu alem; 
bahara uyanan bir ağacın ilk çiçeğini verme hevesini bile 
fark etmeden geçip gitmemizi kolaylaştırıyor. 
Kara leyleğin ak leylekle bir olup uçtuğu 
o mutlak zamanları, 
ırmağın ak taşlara değdiğinde 
ruha dokunan kadim sesini, 
baharın, yeniliğin, umudun o ılık nefesini fark etmek... 
Kolay mı bunlar bu gürültüde?

Eskidendi bunlara kulak vermek, gönül indirmek; 
ayrımında, ayırdında, hayretinde olmak! 
Şimdi “en” zamanlarındayız! 
En hızlı. En yüksek. En fazla. En parlak. 
Peki bu “en” olma sarhoşluğu ne zaman son bulacak? 
Bu garip, çizgisiz, ötesiz, huzursuz zamanın 
alnının çatına kimin eli değdiğinde hikâye yeniden başlayacak?

Bu mu sahiden? İnsanın hikâyesi mi bu? 
Kendi yazdığı, oynadığı, oyuncak olduğu, oyuncak ettiği… 
Bir el değse. 
Bir ıslık. Bir nefes. Bir umut. Bir inanma; 
içten, derin, duru ama… 
Değişiverse her şey! 
Yine güzel olsa. 
Şifa verse! 

“en” koyu kelimelerle yazılıp altı derince çizilen bir değişmezi… 
Gelin, bırakalım bu ucuz kaçışları. 
Kendimize gelelim. 
Kendinde olan şeylerdeki o mahcup ayrıntıya kulak verelim: 
Taşın yaralamadıklarına, 
rüzgârın unutmadıklarına, 
tarihin not düşmediği o büyük sessizliklere, 
suyun diriltmediklerine, 
örümceğin bir mağara ağzında saklayıp sakladıklarına…

Derin değil hafızamız, sığ sularda kulaç atıyoruz. 
Unutmak en iyisi, öyle mi? 
Hatırlamak yaralar çünkü; 
sorumluluk gerektirir, yük bindirir. 
Evet öyleyse unut. 
Unutmak en konforlusu; duymamış gibi, hem de hiç…
Ne yazıldıysa o işte! 
Unut ve devam et… 

Zamanın yaralayamadığı bir makine olmak suç mu? 
Yarasız beresiz daha verimli değil miyiz? 
Daha çok işe yaramıyor muyuz dişlilerin arasında?
İşe yaramak mı? 
“En” işe yarar olmak... 
En güzel. En hızlı. En faydalı. 
Bütün kapılar açıldığında, 
ruhunu geride bırakıp tez yol alır insan. 

Öyleyse hızımızı kesecek o "vicdan" denen seslere 
kulak vermemek en doğrusu bu zamanda. 
Madde yolunda maddeleşerek ilerlersek 
“en” çok istediğimiz o boşluğa varırız. 
Zaten bizden istenen de o değil mi? 
Başarı. Yükseliş. Ben’ini yitirmiş bir ego.

Ben’ini yitirmiş ego mu? 
Eskisi kadar ilkel değil; 
etekleri tutuşmuş, dijital bir "yeni ben"! 
Kimselere sıra vermeyen, 
sırf “ben” olabilme adına, 
kendi hakikatini kurban eden "ben"! 
İşte o ben, hepimizi bir uçuruma sürüklüyor 
ve "insan" şahsiyetini tüm lügatlerden silmek derdinde…

Hafızamız çok eski ama biz dünü unuttuk. 
"Unutturdular" diyerek aklama kendini sakın! 
Suçu başkasına fırlatmak, 
unutmak kadar kolay geldi bize. 
Destur beklemedik kimseden. 
Zira düstur da kapatıp sakladığımız lügatlerin 
en derin sayfasında, tozlanıyor şu an.

An demişken; 
Neler yazılmaz, neler silinmez o tek nefesin içinden? 
İnsan indinde bir kaydı yok belki, silinip gidiyor. 
Peki ya Rab indinde? 
Şiirin hikâyesi yazılırken susmayan, 
desturu hiçe sayan insan, 
kendi kimliğinden çıkalı epey zaman olmadı mı? 

Fark eder mi? Etmez mi? 
Eder aslında. 
Ama farkı arayan, soran, 
kalbiyle çağıran kaldı mı? 
Kaldık mı?
Hep diğerinin yoluna çıkmak, 
onu hiçe saymak, onu değiştirmek, onu bulamak 
en şifasız kelimelerle… 
İşimize gelmiyor mu bu zahmetsiz sığlık? 
Ruhumuza miski amber sürmeyeli, 
onur elbisesi giymeyeli, 
susmanın edepten, kelamın emanetten olduğunu unutalı 
kaç zaman geçti ?

Hangi taşın koynunda, 
hangi toprağın alnında, hangi suyun hafızasında 
ne saklı, ne yazılı; kim bilir 
O’ndan başka? 
Derde dert olabilme şifasızlığı ile 
düştüğümüz her yol, 
karanlık bir zamanın içine sürüklüyor hepimizi.

Unutuyoruz önce. 
Bu unutmak ebedî bir uyku sanki 
ve “hatırlamak” kelimesi kalıyor eski bir lügat içinde. 
Karanlık. Saklı. Ötede bir yerde. 
Varmak, bulmak, ummak haddimize mi? 
Zira "ötelik" duygusu da yok artık hafızamızda…

İşittin mi o sesi? 
Bildiğimiz ama duymak istemediğimiz harflerle yazıldı zamana. 
Unuttuk! Ezber etmeyip içimize nakşetşeydik, unutmayacaktık… 
Girdin, baktın yol boş, yürü git. 
Anlık sıyrıldın tüm çıkmazların içinden. 
Ya sonrası? Sonrasını düşünme! 
"Anı yaşa" dediler ya!

Öyleyse niye düşünüyorsun? 
Acıktığında bile ayaküstü şeyler tüketen bu hız çağı, 
senden derin olmanı istemiyor zaten. 
Üç günlük ömrünü, 
derin sularda boğulma tehlikesi atlatarak heba etme! 
Akıllı insan işi değil zaten bu (!) 
Aklını kullan, sisteme eklemlen, işin içinden çık.

Ört üzerini kara bir toprakla. 
Dalla, yaprakla bastır sonra o sızlayan yanını. 
Ölü gömer gibi… 
Gibisi fazla; sen “aklet” kelimesini gömdün gitti toprağa. 
Gün yüzü görmeyecek artık o! 
Görmesin varsın. 

Üç günlük ömre reva mı bu sancılı derinlik? 
Öyle ekmek arası, hamburgervari bir hız, haz, gaz… 
Yürü git işte.
Neyin nesini sorup arayacaksın? Bırak. 
Aramak senin işin değil. Sormak da bilmek de… 
Ye, iç; başkasına ne gerek var? 
Suyun sırrı mesela… Ömrün bereketi. Umudun şifası. 
Selamın eminliği. Duanın o sıcak kucaklaması. 
Köpeğin gözlerindeki o masum sır! 
Kıtmir’in sadakati…

Sana ne bunlardan? 
Derinlik ter gerektirir. 
Terlemek ise zaman… 
Senin zamanın yok bunlara; 
senin sadece "hızın" var. 
Burası üç günlük. 
Tam da öyle. Üç günlük!
Senin indinde üç gün, üç saat belki; 
Derinliğin indinde ise üç gün... 
Üç asır belki...

redfer

( Kaç Zaman Geçti başlıklı yazı redfer tarafından 20.04.2026 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
Okuduğunuz Yazının Site Kurallarını İhlal Ettiğini Düşünüyorsanız, Site Yönetimine Bildirmek İçin Tıklayınız.
 

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu