Eskiden imrenirdim o makyajlı, şıkır şıkır kadınlara. Büyüyünce onlar gibi olacağımı düşünürdüm. Şimdi ise yirmili yaşlarımın başındayım ve güzelliğin sandığım kadar anlam taşımadığını fark ediyorum. İnsan, hayata dair yaşadığı acı tecrübelerle birlikte, içindeki yaşama hevesinin yavaş yavaş eksildiğini de öğreniyor.
Oysa kader dediğimiz şey gayrete aşık değil midir? Bir şey uğruna çaba sarf etmiyorsak kaderimizin değişmesini nasıl bekleyebiliriz? Sorun da burada zaten. Ben çabalıyorum. Ama “yaşanması gerekiyormuş” diyerek kendimi avutmayı artık sürdüremiyorum. Kendimi kandırmaktan yoruldum. Hiç insan kendine yalan söyler mi? Bazen söylüyor işte. Belki de başka türlü bu kadere boyun eğmek mümkün olmuyor.
Hayatımıza insanlar giriyor, çıkıyor. Bugün yanımızda olan birini, ertesi sabah başucumuzda bulamayabiliyoruz. İnsanların iki yüzlü olabileceğini hatırlatmama gerek yok. Beni asıl üzen ise kendim. Başkalarının mutluluğunu düşünmekten kendimi ihmal ettiğimi fark ediyorum. Sonra dönüp bütün bunları kadere bağlamam ise ayrı bir ironi.
Kaderin kaçınılmazlığı bazen içime işliyor. Dua ile değiştiremediğim şeyleri kendimin değiştirebileceği düşüncesi ise beni ürkütüyor. Sonra aklıma şu soru geliyor: Ben yapmazsam kim yapacak? Keşke kaderi güzel bir kul olsaydım. Belki o zaman her şey farklı olurdu. Belki de en azından kendime bu kadar yabancı hissetmezdim.
Yazarın
Önceki Yazısı