Sessizliğin içinden geçen ses
İnsan bazen kendi göğsünde bile unutulur da
bir başkasının acısında arar yüzünü.
Sanki içinin en tenha yerinde
üstü örtülmüş bir kıyamet uyuyordur,
kimse bilmez.
Bir tek geceler bilir,
bir de yastığa düşen o sessiz ağırlık.
Eskiden yağmuru yalnızca su sanırdım,
oysa her damla
göğe geri dönememiş bir duanın kırığıymış meğer.
Çatılara çarpa çarpa yorulan hüzünler
oluklardan geçip
çocukluğun paslı avlularına dökülürmüş.
Bir serçenin ürkek kanadında
annesiz kalmış akşamların kokusu varmış da
kimse fark etmezmiş.
Bir vakit gelir,
aynalar insanı tanımamaya başlar.
Yüzünün kenarında biriken yorgunluk
eski bir mezar taşı gibi susar.
Ne kadar gülersen gül,
içinde bir yer
hep matem rengine çalar.
Çünkü insan bazen
kendi kalbinde kiracı olur da
kapısını çaldığı merhametten
çekinerek geçer içeri.
İnsan eskiden ölümü
yalnız toprağın sessizliği sanırdı.
Oysa bazı insanlar
nefes alırken de gömülürmüş dünyaya.
Bir cümlenin ortasında,
yarım bırakılmış bir vedada,
omzuna dokunulmayan gecelerde
yavaş yavaş eksilirmiş insan.
Sonra bir ezan yükselir uzaklardan,
göğün ince damarlarına işleyen
kadim bir hicaz gibi.
Minarelerden dökülen ses
sanki kırılmış ruhların alnına sürülen
serin bir zeytinyağıdır.
Kuşlar bir anda susar,
rüzgâr bile başını eğermiş meğer
Allah’ın adı geçince.
Ve güller.
Güller tam o sırada açarmış bazı bahçelerde.
Kimsenin görmediği avlularda
geceyi yırtarak büyüyen kırmızı bir sabır gibi.
Rayihası yükseldikçe
insanın içindeki karanlık
bir kandilin titrek ışığında çözülürmüş.
O vakit anlarsın,
kalbin dediğin şey
etle kemik arasında sıkışmış bir yalnızlık değil yalnızca.
Bir secdenin içinden geçen
sonsuz bir yolculuktur aynı zamanda.
İnsan bazen
ellerini göğe kaldırınca değil de
tam düşecekken tanırmış Rabbini.
Çünkü en sahici dualar
dilin değil,
kırılmışlığın içinden yükselirmiş.
Ve gece.
Gece sandığımız kadar siyah değilmiş aslında.
Allah, karanlığı bile
yorulan kulları dinlensin diye yaratmış meğer.
Ay; eski bir derviş gibi
sessizce dolaşırken damların üstünde,
yıldızlar
öksüz kalmış umutlara nöbet tutarmış.
İnsan eskiden
yalnızlığını ceza sanırdı.
Oysa bazı yalnızlıklar
Rahmân’ın kulunu kalabalığın kirinden çekip
kendi sesine yaklaştırmasıymış.
İçinde kimsenin duymadığı bir ayet büyürmüş sonra,
yavaş yavaş.
Bir çınarın kökü gibi derine inen
sabırlı bir teslimiyetle.
Ve bir gün
herkes susunca,
şehirler yorulunca,
bütün yalanlar kendi karanlığında çürüyünce
insan, kalbinin tam ortasında
ince bir kapının aralandığını duyarmış.
Ne korku kalır o vakit
ne dünya.
Sadece O’nun sesi.
Bir annenin çocuğunu uyandırırkenki şefkati kadar yakın,
bir mezar taşının sessizliği kadar derin,
ve göğün altında
bütün kırılmış ruhları toplayacak kadar sonsuz.
- Yorumlar 2
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.