Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Sohbet Online Üyeler
(0 oy)

Ateşi Adem Buldu Havvanın Bedeninde Iv

VII. Yükseliş: Suyun Cennetten Çekilmesi

Su, ilk defa onların çevresinde eski cennet görevini yerine getiremedi. Ne bütünüyle çekildi ne onları bıraktı. Yalnız serinliğini kaybettiği yerden incelmeye başladı. Bir gövdenin etrafında saklayıcı olan karanlık, iki gövde birbirine ateşle yaklaştığında geçirgenleşti. Derinlik kendi merkezinde yetersizleşti. Sıcak bacalar oradaydı, karanlık oradaydı, ilk canlılığın ağır sabrı oradaydı. İç görüde açılmış cennet ırmaklarıyla, saraylarıyla, bahçeleriyle, henüz koparılmamış meyveleriyle oradaydı. Adem ve Havva’nın bedenlerinde çoğalan o yasak sıcaklık, suyun dibinde yukarıyı icat etmeye başladı.


Yukarı henüz ışık demek değildi, basıncın azalmasıydı. Karanlığın biraz gevşemesi, suyun daha az mutlak davranması, gövdelerin kendi ağırlıklarını başka türlü duymasıydı. Adem, Havva’ya değdikten sonra suyun kendilerini eskisi gibi bastırmadığını sezdi. Sanki cennetin tavanı yoktu ve içlerindeki ateş durmadan, tavansız yere yükselme fikrini veriyordu.


Bu yükseliş yalnız bedenlerinde başlamadı. Beynin karanlık kozasında, ışığa muhtaç olmayan o iç görüde de bir hareketlenme yaşanıyordu. Irmaklar, kendi yataklarında eski dinginliğiyle akmadı artık; sanki uzak bir açıklığa doğru çekilen sular gibi içerden inceldi. Sarayların kapıları kapanmadı ama odalarındaki sessizlik yer değiştirdi. Bahçeler solmadı fakat gölgeleri eskisi kadar serin değildi. 


Derinlik onları kaybetmek istemedi. Kaybetmek de yukarının kelimesiydi belki; ama cennet kendi karanlığında ilk defa bir eksilme ihtimalini duydu. Sıcak bacalar daha ağır nefes verdi. Kör canlılık, başlangıçtaki uysallığını bırakıp iki bedenin çevresinde eski bir duayı hatırlamaya çalıştı. Fakat sadece suyun, kendi içinde tuttuğu şeyi bırakmamak için yoğunlaşması vardı.

Bırakamadı.

Çünkü ateş bedeni ikna etmişti. Adem artık derinliğin ilk gövdesi olarak kalamıyordu. Havva artık karanlığın ikinci sıcaklığı olarak saklanamıyordu. Birbirlerine değdikleri yerde oluşan üçüncü şey, ne Adem’di ne Havva. O, ikisinin arasında yükselen bir varlık isteğiydi; suyun içinde doğmuş ama suyun içinde tamamlanamayacak kadar taşkın. Bu üçüncü sıcaklık, cenneti içeriden yordu.


İç cennet de yoruldu.

Çünkü cennet, yalnız dışarıda bulunulan bir yer değildi artık; karanlığın zihinde kurduğu hakikatti. Dış göz yokken ırmakları gerçekti, sarayları gerçekti, bahçeleri gerçekti, meyvenin parlak ağırlığı gerçekti. Fakat ateş bedeni yukarı çağırdıkça, iç görüdeki bu hakikat de kendi yerinden sarsıldı. Dünya henüz görünmemişti ama görünmenin ihtimali, cennetin içindeki tasvirlere ilk kez yabancı bir gölge düşürdü. Gölge yoktu elbette; gölge ışığın işiydi. Ama iç görü, ışığın henüz gelmeden önceki tehdidini sezdi.


Yükseliş böyle başladı.

Önce çok küçük. Bir akıntının yön değiştirmesi kadar. Bir tüyün su içinde kendi düşüşünü unutması kadar. Sonra Adem’in gövdesi derinliğin dibinden hafifçe ayrıldı. Havva’nın çevresindeki su, aşağıya değil yukarıya doğru taşımaya başladı. Derinlik ise sanki kendi elleriyle onları yukarı ittiğini sonradan anlayacaktı.

Adem ve Havva yükselirken cennet arkalarında kalmadı. Şimdilik bedenlerinde taşınarak içlerinde o da yükseldi. Suyun karanlığı derilerinin içinde bir süre daha devam etti. Sıcak bacaların nefesi, Havva’nın gövdesinde saklı bir soluk gibi kaldı. Mineral kaynağı, Âdem’in içinde ağır bir hatıra olarak döndü. İç görüdeki ırmaklar, saraylar, bahçeler ve meyveler de onların içinde taşınıyordu. Onlar cennetten ayrılmıyorlardı henüz; cennet onların içinden yukarı taşınıyordu.


Fakat taşınan şey aynı kalmaz.

Derinlik azalınca, gövde kendi sınırını başka türlü duymaya başladı. Su, artık her şeyi aynı karanlıkla örtmüyordu. Karanlığın örtüsü inceldikçe, Adem’in Havva’ya değen ellerinde bir fark belirdi. Havva’nın Adem’e açılan sıcaklığında başka bir ayrım. Henüz göz yoktu, ama gözün ihtiyaç duyacağı mesafe yavaş yavaş doğuyordu. İlk bakış, önce mesafe olarak hazırlanıyordu. Mesafe, temasın içinden çıkmaya çalışıyor; dokunuşun yetmediği yerde ışık kendine yer arıyordu.


İç görü ise mesafeye alışkın değildi.

O, ırmakları içeriden akıtır, sarayları içeriden yükseltir, bahçeleri içeriden açar, meyveyi içeriden olgunlaştırırdı. İç görü için görmek, karşıya bakmak değildi; varlığı kendi karanlığında duymaktı. Ama yükseldikçe cennetin bu karanlık görüsü, dışarıdan gelecek başka bir görmenin baskısını hissetmeye başladı. Henüz ışık yoktu, ama ışığın talebi vardı. Henüz göz yoktu, ama gözün açılacağı yerde iç görüye rakip bir boşluk hazırlanıyordu.

Yukarılara çıktıkça soğuk da değişti. Okyanusun üst katlarından gelen daha yabancı bir serinlik bedenlerine değdi. Bu serinlik, derin cennetin rahim serinliği değildi; dışarıya ait, ölçen, ayıran, yüzeye çağıran bir serinlikti. Adem onu huzur gibi duymadı. Havva onu korku gibi de duymadı. Daha çok, henüz adı olmayan bir açılma. Bedenin su içinde sakladığı bütün sırların, daha geniş bir karanlığa değil, bilinmeyen bir açıklığa doğru uzanan merak duygusu.

Ateş içlerinde yükseldikçe su çevrelerinde seyrelmedi; anlamı değişti. Eskiden onları saklayan şeydi. Şimdi onları geçiren şey oldu. Eskiden karanlığın rahmiydi. Şimdi ışığa doğru uzayan bir boğaz. Eskiden cennetin maddesiydi. Şimdi sürgünün yolu.


İç görüde de aynı dönüşüm başladı. Irmaklar artık yalnız akış değildi; bir yerden başka bir yere taşınmanın kederini taşıyordu. Saraylar artık yalnız korunmuşluk değildi; terk edilmek üzere olan bir yurdun son genişliğine benziyordu. Bahçeler artık yalnız açılma değildi; kapanmadan önce son kez kokusunu duyuran bir vaatti. Meyve ise artık yalnız nimet değildi; Havva’nın bedeninde ateşe dönen ve Adem’in karanlığını kendine çağıran ilk ağır bilgiydi.

Adem, Havva’nın yakınlığını hâlâ görmüyordu. Havva, Adem’in değişen gövdesini hâlâ bakışla bilmiyordu. Ama artık aralarında yalnız temas yoktu. İkisi de, birbirlerinde uyandırdıkları ateşin kendilerini yukarı çağırdığını biliyorlardı. Bilmek yine akılla olmadı. Sıcaklığın bedene verdiği emirle oldu.

Bu buyruk cezaya benzemiyordu. Daha çok bir meyvenin dalda kalamayacak kadar ağırlaşması gibi. Bir canlının eski kabuğunu taşıyamaması gibi. Bir sıcaklığın kendi gizli yönüne teslim olması gibi. Cennet onları kovmadı belki; onlar, içlerinde büyüyen şey yüzünden cennetin derinliğine artık sığmadı.

Adem’in bedeninde gözün açılacağı yer, ilk kez hafif bir boşluk gibi yoklandı. Havva’nın yüzünde henüz yüz olmayan alan, ışığa değecek biçimi aramadan önce gerildi. Yaratılış, onların üstünde yeni organın yerini hazırlıyordu. Göz, bir armağan gibi değil, yaklaşan ışığın zorunlu yarası gibi bekliyordu.


Ve o yara, yalnız bedende açılmayacaktı.

Dış göz doğduğunda, içerideki cennet de eski hükmünü kaybedecekti. Çünkü göz, gördüğünü gerçek saymaya başlayacak, iç görüde akan ırmakların, yükselen sarayların, serinleyen gölgelerin, dallarında ağır duran meyvelerin hakikati; ışığın altında başka bir akılla sorgulanacaktı. Dünya, kendini madde diye dayatacak; cennet ise belki rüya sanılacaktı. Oysa cennet bir rüya değildi. Cennet, göz açılmadan önce hakikatin karanlıkta aldığı biçimdi.

Derin cennet, aşağıda kaldıkça sessizleşmedi. Tam tersine, suyun dibinde bırakılan her şey onların ardından ağır ağır çalkalandı. Sıcak bacalar, eski ateşsiz ateşlerini karanlığa üfledi. Taş ağızlar, ilk defa verdikleri sıcaklığın başka bir sıcaklığa dönüştüğünü biliyor gibi durdu. Canlılık orada başlamıştı; ama artık canlılık, ilk başladığı yerde kalmayı reddediyordu.

Adem ve Havva yukarı çıktıkça, ışık hâlâ görünmedi. Fakat yokluğu değişti. Aşağıda ışık, hiç bilinmeyen bir imkânsızlıktı. Yukarıya yaklaştıkça ışık, henüz gelmemiş bir hükme dönüştü. Suya karışan soluk açıklık, karanlığı öldürmedi; yalnız karanlığa kendi sonunu hissettirdi. Cennet, ilk defa kendinden sonra gelecek şeyi sezmeye başladı.


İç cennet de sezmeye başladı.

Irmakların akışı yavaşladı demek doğru olmaz; onlar hâlâ akıyordu. Saraylar yıkıldı demek de doğru olmaz; onlar hâlâ yükseliyordu. Bahçeler kapandı denemezdi; meyve hâlâ dalındaydı. Fakat bütün tasvirler, zihnin karanlık odalarını aydınlatan epifizin taşlaşmaya başlamasıyla yaklaşan dış gözün karşısında kendi kaderini duydu. Bir gün insan, ışığın altında dünyayı görecek ve gördüğünü tek gerçek sanacaktı. O gün cennetin iç görüsü, zihnin karanlığında saklanmak zorunda kalacaktı.


Ve ateş yükseldi.

Alevsiz, dumansız, gözsüz yükseldi. Adem’in içinde Havva’dan, Havva’nın içinde Adem’den çoğalarak. Su onları çevrelediği halde artık onları eskisi gibi sahiplenemedi. Karanlık onları örttüğü halde artık büsbütün saklayamadı. Basınç onları tutmak istediği halde, içlerindeki sıcaklık basınçtan daha eski bir yön buldu.


Yukarıda ışık bekliyordu.

Aşağıda cennet kalıyordu.

Aralarında su vardı.

Ve su, ilk defa, iki bedenin içindeki ateşe yol olmak zorunda kalıyordu.

Ama bu yol yalnız bedeni yukarı taşımadı.

İç görüde açılmış cenneti de beraberinde taşıdı. Irmaklarıyla, saraylarıyla, bahçeleriyle. Çünkü insan cennetten çıkarken cenneti tamamen geride bırakmadı. Onu zihninin en karanlık yerine sakladı.

Sonra dünya başlayınca, onu bir süre rüya diye adlandıracaktı.

-Devam Edecek-


Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)
  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Ateşi Adem Buldu Havvanın Bedeninde Iv

SönmezKORKMAZ SönmezKORKMAZ