Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
5 (4 oy)

Altın Kil Ve Kan


Solon’un Söylemediği İsim


Paktolos’un kumlarından süzülüp sarayın avlusuna, sarayın avlusundan darphanenin soğuk taşlarına, oradan da kralın mühürlü avuçlarına kadar gelen sarı maden, Lidya’da insan sesini en çok sönümleyen şeydi. Kim ona baksa başka türlü susardı. Tüccar susardı, asker susardı, kâhin susardı, köle susardı. Altının karşısında dil, kendi dilsizliğini öğrenirdi.


Kroisos bunu bilirdi.

Bu yüzden hazinesinin kapıları açılırken yüzünde zaferden daha derin bir memnuniyet vardı. Bir savaş kazanmamıştı o gün; ama savaşsız yenilgiye uğratacağı bir adamı içeri alıyordu. Atinalı Solon, uzun yollardan gelmiş, denizlerin tuzunu, şehirlerin kavgalarını, meclislerin gürültüsünü, halkın ağır nefesini üzerinden tam silmeden Sardes’e varmıştı. Üzerinde altından hiçbir şey yoktu. Yüzünde de bir krala yaranmak isteyen adamların yumuşak cilası bulunmuyordu.


Kroisos bu yalınlığı ilk gördüğünde hafifçe küçümsedi. Altına alışkın göz, sade bir kumaşı hakikatle değil eksiklikle tanımlardı.

Saray görevlileri büyük kapının önünde durdu. Kapı ağır ağır açıldı. İçerden önce ışık çıktı; sonra altının dokusu. Isınmış taş, beklemiş kumaş, deriye sinmiş maden, yıllardır dokunulmamış kapların soğuk ihtişamı… Hazine odası, güneşin yeryüzüne inip bir daha doğmaya üşendiği yer gibiydi.

Kroisos elini kaldırdı.

“Bak Solon,” dedi. “Tanrıların bile gözünü oyalayacak şeylere bak.”

Solon baktı.

Altın kaseler, gümüş testiler, işlemeli kılıç kabzaları, Mısır’dan gelmiş ketenler, Frig ustalarının elinden çıkmış kemerler, tanrılara adanmak üzere ayrılmış hediyeler, Apollon’un uzak tapınaklarına gönderilmeyi bekleyen külçeler… Duvar diplerinde çuvallar vardı. Çuvalların içinde işlenmemiş altın. Masaların üstünde basılmış sikkeler. Aslan başı mühürleriyle parlayan Kroisos staterleri, küçük güneşler gibi yan yana dizilmişti.


Kroisos sikkelerden birini aldı. Parmaklarının arasında çevirdi.

“İnsan toprağı fethettiğini sanır,” dedi. “Ama toprağın içindeki değeri çıkaramadıktan sonra neyi fethetmiş olur ki?”

Solon cevap vermedi.

Kroisos sikkeyi ona uzattı.

“Bunu eline al.”

Solon sikkeyi aldı. Ağırlığını tarttı. Yüzündeki ifadede hayranlık yoktu; ama saygısızlık da yoktu. Sanki altını değil, altına yüklenen anlamı tartıyordu.

“Güzel basılmış,” dedi.

Kroisos hafifçe güldü.

“Güzel mi? Solon, bu yalnız güzel değildir. Bu güvendir. Bu pazarda söze gerek bırakmayan şeydir. Bu, kralın yüzü görünmeden kralın hükmünün dolaşmasıdır.”

Solon sikkeyi masaya bıraktı.

“Kralın hükmü çok uzaklara gidebilir,” dedi. “Ama insanın sonu yine kendi bedenine döner.”

Kroisos’un gözlerinde kısa bir gölge geçti. Böyle konuşmaları sevmezdi. Bilgeliğin fazla çıplak olanı, kral odasında soğuk rüzgâr gibi dolaşırdı.


Yürümeye devam ettiler. Görevliler her sandığı açıyor, her örtüyü kaldırıyor, her değerli taşı ışığa tutuyordu. Kroisos’un hazinesi yalnız servet değil, düzenlenmiş bir meydan okumaydı. Her parça aynı cümleyi başka bir biçimde söylüyordu:

Bütün bunlara sahip olan adam eksik olabilir mi?

Solon’un sessizliği bu yüzden can sıkıcıydı.

Kroisos sonunda dayanamayıp hazine odasının ortasında durdu. Altınların, sikkelerin, armağanların, tanrı adaklarının arasında dönüp Solon’a baktı.

“Çok yer gördün,” dedi. “Çok insan tanıdın. Kanun yaptın, şehirler gezdin, kralların sofrasına oturdun. Söyle bana Solon: Gördüğün insanlar içinde en mutlu kimdi?”

Soru odanın içinde altın bir kadeh gibi çınladı.

Kroisos cevabı biliyor gibiydi. Bilmek değil belki; satın alınmış gibi. Cevaplar insanın servetiyle önceden anlaştığı şeylerdi. Kralın yüzünde bekleyen isim kendi ismiydi.

Solon biraz sustu.

Bu susuş, Kroisos’un hazinesine yapılmış en ağır saygısızlıktı.

Sonra konuştu:

“Tellos.”

Kroisos’un kaşları kımıldadı.

“Kim?”

“Atinalı Tellos,” dedi Solon. “İyi bir şehirde yaşadı. İyi çocukları oldu. Torunlarını gördü. Sonra ülkesi için yapılan savaşta öldü. Hem yaşadığı şehir onu sevdi hem ölümü kendi hayatını tamamladı.”

Kroisos sikke dolu masaya bakıp tekrar Solon’a döndü.

“Tellos,” dedi. “Peki ikinci?”

Solon yine sakin kaldı.

“Kleobis ile Biton.”

Kroisos’un yüzünde artık açık bir hoşnutsuzluk vardı.

“İki genç mi?”

“Annelerini tapınağa götürmeleri gerekiyordu. Öküzler geç kalınca kendileri arabaya koşuldular. Annelerini tanrıçanın huzuruna taşıdılar. Halk onları övdü. Anneleri onlar için en iyi şeyi diledi. Gece uyudular ve bir daha uyanmadılar.”


Kroisos’un dudağında ince bir gülüş belirdi. Bu gülüşte neşe yoktu; incinmiş gururun iğnesi vardı.

“Demek bana göstere göstere üç ölüyü örnek veriyorsun.”

Solon başını eğmedi.

“Ölüm insanın hayatını küçültmez kralım, tamamlar.”

Kroisos’un sesi sertleşti.

“Ben sana ölüleri sormadım Solon. Yaşayan insanlar içinde en mutlu olanı sordum. Şu gördüklerin hiçbir şey mi? Şu hazineler, şu şehir, şu ordu, şu adaklar, şu şöhret? Tanrılar bile adımı biliyor.”

Solon’un gözleri bir an sikkelere kaydı. Sonra kralın yüzüne döndü.

“Tanrılar kralların adını bilir,” dedi. “Ama sonunu da bilir.”

Bu cümle hazine odasını soğuttu.

Kroisos gülümsedi. Gülümsemesi bir kapı gibi kapandı.

“Son,” dedi. “Hep son diyorsun.”

“Çünkü insanın mutluluğu başında değil, sonunda anlaşılır kralım.”


Kroisos elini altın kaselerden birinin üstüne koydu.

“Benim sonumdan mı kuşku duyuyorsun?”

“Ben hiçbir insanın sonunu görmeden ona mutlu demem.”

Bu kez kral sustu.

Hazine odasında bekleyen görevliler başlarını öne eğdi. Kimse nefesini belli etmek istemiyordu. Kroisos’un sarayında altına dokunmak kolaydı; kralın gururuna dokunmak ölümden daha soğuk bir işti.


Solon bunu bilerek mi söylemişti, yoksa hakikatin dili zaten böyle mi çalışırdı, Kroisos ayırt edemedi. Bilgeler bazen kılıç çekmeden insanı yaralardı.

Kroisos yürümeye başladı. Hazine odasından çıktılar. Sarayın uzun koridorlarına girdiler. Duvarlarda zafer kabartmaları, av sahneleri, Lidya atlarının koşusu, kralların tanrılara sunduğu armağanlar vardı. Bütün taşlar Kroisos’un lehine konuşmak için oyulmuştu. Fakat Solon’un birkaç cümlesi, o taşların arasına ince bir çatlak gibi girmişti.

Kroisos bunu hissetti ve hoşlanmadı.


Sarayın bahçesine çıktıklarında güneş batıya eğilmişti. Sardes’in üstüne yumuşak bir kızıllık iniyordu. Uzakta pazarın sesi vardı. Zengin bir tüccar yüksek sesle kumaş fiyatı söylüyor, aceleci bir çocuk koşuyor, yorgun bir asker mızrağını duvara yaslamış su içiyordu. Hayat, kralın hazinesinden habersizmiş gibi sürüyordu.

Kroisos, Solon’un yanında durdu.

“Senin şehirlerin çok konuşur,” dedi. “Bizim saraylarımız ise yapar.”

Solon Sardes’e baktı.

“Konuşmayan sarayların da içinde insan yaşar.”

“İnsan zayıftır,” dedi Kroisos. “Bu yüzden servet gerekir. Ordu gerekir. Müttefik gerekir. Tapınaklara gönderilmiş armağanlar gerekir. Tanrılar bile kendisine değer veren kralı unutmaz.”

Solon yavaşça başını çevirdi.

“Tanrılar armağanı görür. Ama insanın kendini ne sandığını da görür.”

Kroisos’un gözleri kısıldı.

“Beni kibirli mi buluyorsun?”

“Ben sizi henüz bitmemiş buluyorum.”

Bu cümle, Kroisos’un beklediği hiçbir düşmanlığa benzemiyordu. Hakaret değildi. Dua değildi. Uyarıydı; ama uyarı bile sesini yükseltmemişti.

Kral bir süre cevap vermedi.


Bahçenin ucunda küçük bir havuz vardı. Suyun yüzünde akşam ışığı titriyordu. Kroisos kendi yansımasını gördü. Taç, sakal, mor kumaş, altın toka. Suyun içinde bile kraldı. Bu onu rahatlattı.

“Benim hayatımın sonu da başlangıcı gibi görkemli olacak,” dedi.

Solon’un yüzünde hüzün gibi bir şey belirdi. Kroisos bunu acıma sanıp öfkelendi.

“Bana acıyor musun Atinalı?”

“Hayır,” dedi Solon. “Ben yalnız talihin yürüyüşünü senden daha çok dinledim.”

“Talih benim yanımda yürür.”

“Talih kimsenin yanında uzun süre yürümez. Bir gün önden gider, bir gün arkada kalır, bir gün insanın yüzüne bakmadan yön değiştirir.”

Kroisos elini kaldırdı. Konuşmayı bitirdiğini gösteren bir hareketti bu.

“Yeter.”

Solon sustu.

Saray görevlileri hemen yaklaştı. Atinalı bilge için ayrılan odanın hazır olduğu söylendi. Kroisos başıyla izin verdi. Solon giderken arkasından bakmadı. Bu da Kroisos’un canını sıktı. İnsan bir kralın huzurundan ayrılırken en azından ihtişamın son bir kez kendisini çağırmasını beklerdi. Solon ise yürüdü. Sanki hazine odasından değil, bir evin avlusundan çıkıyordu.


O gece Kroisos uyumakta zorlandı.

Bunu kimse bilmedi.

Sarayın dışından bakan biri, Lidya kralının taş duvarlar, altın kapılar, nöbetçi askerler ve tanrı armağanları arasında korkusuz bir uykuya daldığını sanırdı. Fakat Kroisos yatağında dönüp durdu. Solon’un söylediği isimler zihninde anlamını yitirmiş taşlar gibi gezindi.

Tellos.

Kleobis.

Biton.

Üçü de ölü.

Bir kralın hazinesine karşı üç mezar.


Kroisos sonunda yatağından kalktı. Pencereye yürüdü. Sardes karanlıkta daha yumuşak görünüyordu. Şehir uyurken kralların korkusu uyanırdı. Uzakta darphanenin olduğu bölgeye baktı. Gündüz ateş, çekiç ve maden sesiyle çalışan yer şimdi sessizdi. Ama Kroisos o sessizliğin içinde bile sikkelerin sesini duyuyor gibiydi.

Sikke basılınca değer dağılırdı. Kralın gücü, küçük yuvarlak parçalar hâlinde insanların avuçlarına girerdi. Bir çoban pazarda onun mührünü taşır, bir tüccar deniz aşırı mal satarken onun ağırlığına güvenir, bir asker maaşını aldığında kralın varlığını cebinde hissederdi.

Bu kadar çok yere dağılmış bir güç nasıl sona yenilirdi?

Kroisos pencerenin önünde uzun süre kaldı.

Solon’un anlamadığı şey buydu ona göre. Atinalı bilge, halk meclislerinin gürültüsünü, fakir şehirlerin kanun ihtiyacını, kısa ömürlü insan hikâyelerini bilirdi. Ama imparatorluk denen şeyin nasıl kurulduğunu bilmezdi. Büyük olmak, yalnız yaşamak değildi; başkalarının hayatında ağırlık hâline gelmekti.

Kroisos kendi kendine mırıldandı:

“Benim sonumu altınlarım yazacak.”

Ama gece bu cümleyi kabul etmedi. Sarayın taşlarında hafif bir soğukluk dolaştı. Karanlık, kralın sözünü duymuş ama onaylamamış gibiydi.


Bir süre sonra Kroisos yeniden yatağına döndü. Uyku geldiğinde rüyasında hazine odasını gördü. Altınlar yerli yerindeydi. Sikkeler masalarda diziliydi. Fakat bir şey eksikti. Hazine odasının ortasında bir boşluk vardı. Kroisos o boşluğu doldurmak için sandıkları açıyor, külçeleri taşıyor, tanrılara ayrılmış armağanları bile ortaya yığıyordu. Boşluk kapanmıyordu.

Sonra Solon’un sesi duyuldu. Ama Solon görünmedi. Sadece sesi vardı: “Sonu görmeden…”

Kroisos uykusunda elini yumruk yaptı.

Sabah olduğunda rüyasını kimseye anlatmadı. Altınlarını yine saydırdı. Darphaneye yeni emirler gönderdi. Apollon için ayrılacak hediyelerin listesini istedi. Komutanlarını kabul etti. Elçileri dinledi. Sarayın içindeki düzen yeniden çalışmaya başladı.


Solon birkaç gün sonra Sardes’ten ayrıldı.

Kroisos onu uğurlatırken fazla tören istemedi. Bilge adamın arkasından şehir kapısına kadar altın göndermedi. Yalnız yol için gereken ikramlar verildi. Solon bunu ne eksik buldu ne fazla. Gitti.

Sardes’in kapılarından çıkarken geriye baktı mı, kimse görmedi.


Kroisos ise aynı gün öğleden sonra hazine odasına indi. Tek başına. Görevlileri dışarıda bıraktı. Sikkelerin dizili olduğu masanın önünde durdu. Bir stater aldı. Avucunun içinde sıktı. Maden soğuktu. Sonra yavaşça ısındı.

“Solon,” dedi kendi kendine, “insan yaşarken de mutlu olabilir.”

Cevap gelmedi.

Altın konuşmadı bu kez.

Yalnız kralın avucunda ısındı.

Ve tarihin duymayı sevdiği o sessiz şey başladı: Bir insanın kendi sonunu yanlış anlaması.

- Devam edecek -

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
5 (4 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 5
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Altın Kil Ve Kan

SönmezKORKMAZ SönmezKORKMAZ