Sahte Sevgi Basan Kalpazan Vııı
Dosyaların Sessiz Birleşmesi
Nesrin savcılık binasının merdivenlerine kadar gitti; içeri girmedi.
Bir süre kapının önünde bekledi. İnsanlar yanından geçti. Kimi elinde dosyayla, kimi avukatının arkasından küçük adımlarla, kimi yüzünde çoktan kaybetmiş insanların sakinliğiyle. Nesrin o kalabalığın içinde kendini yıllar sonra ilk kez yalnız hissetmedi. Çünkü herkesin elinde bir kâğıt vardı. Herkes, birinin yaptığını bir yere yazdırmaya çalışıyordu.
Ahmet Müfit Bey’in en güçlü tarafı yaptıklarını konuşmasının içine saklamasıydı. Nesrin artık konuşmayacaktı. Yazacaktı.
Yakındaki küçük bir internet cafeye girdi. Bilgisayarların olduğu arka masaya oturdu. Daha önce hazırladığı dosyayı açtı. Ekran görüntüleri alınmış mesajlar, tarihler, işten çıkarılma sürecindeki evraklar. Ahmet Müfit’in önce sevgiyle başlayıp sonra tehdide dönen cümleleri. “Senin emeğini görüyorum”dan “akıllı ol, kendini yakma”ya inen o kirli merdiven.
Dosyanın adını değiştirdi:
Ahmet Müfit Bey iç Denetim Başvurusu
Bir süre ekrana baktı. Sonra alıcı kısmına bankanın iç denetim ve genel müdürlük şikâyet adreslerini yazdı. Parmakları bir an durdu. Korktuğu için değil; yıllarca korktuğu şeyin artık parmağının altında bu kadar küçük bir tuşa bağlanmasına şaşırdığı için.
Gönderdi.
Ekranda küçük bir yazı belirdi:
İletiniz gönderildi.
Nesrin o yazıya uzun uzun baktı. Artık cümleler insanı kurtarmazdı ama Ahmet Müfit Beyin üstündeki kilidi ilk kez oynatabilirdi.
Sonra başka bir dosya açtı. Daha küçük. Daha kişisel. Ahmet Müfit’in sevgi mesajları. Kart fotoğrafları. Tehdit olmayan, ama tehditten daha derin bir sahteciliği gösteren cümleler. Aynı kelimelerin farklı kadınlara giden hâlleri. “Sen benim en temiz tarafımsın.” “Yanında kendimi daha iyi biri gibi hissediyorum.” “Ben seni hiçbir çıkar olmadan önemsiyorum.”
Bu dosyayı İlknur’a gönderdi. Mesajın altına yalnız şunu yazdı:
“Bunları bilmen gerekiyor. Ben artık onun cümlelerinde kalmak istemiyorum.”
Nesrin cafeden çıktığında savcılığa hâlâ girmemişti. Ama dosya çoktan yola çıkmıştı. İlknur mesajı öğleden sonra gördü. Önce anlamadı. Tanımadığı bir kadından gelen dosyayı açmak istemedi. Sonra ekranda Ahmet’in adını gördü. Dosyayı açtı.
İlk mesajda Ahmet’in sesi vardı. Yazıydı ama sesti. İlknur o sesi tanıyordu.
“Sen benim en temiz tarafımsın.”
Bir an salonun ortasında kaldı. Aynı cümle evdeki eski çiçek kartında duruyordu. Sehpanın çekmecesinde saklamıştı onu. Güzel bir anı diye. Şimdi aynı cümle başka bir kadının ekranından çıkıp eve girmişti. Evin duvarı o anda biraz yer değiştirdi.
Sonra diğer mesajları okudu.
Nesrin’e yazılmış cümleler.
Sevgiyle başlayıp baskıya dönen yazışmalar.
“Dosyan hâlâ kapanmadı.”
“Kendini yakma.”
“Beni zorlarsan seni kimse kurtaramaz.”
İlknur telefonu kapattı. Bir süre elini dizlerinin üstünde tuttu. Ağlamadı. Ağlamak için önce şaşırmak gerekirdi. O, şaşırmanın ötesine çok hızlı geçmişti. Bazen kadınlar, yıllarca küçük işaretleri görür ama onlara isim vermezdi. İsim verildiği gün ise artık ağlamak yerine toparlanırlardı.
Akşam Ahmet eve geldiğinde hiçbir şey söylemedi.
Yemek koydu. Masayı topladı. Çay getirdi. Ahmet Müfit Bey her zamanki gibi birkaç cümle bastı.
“Bugün çok yoruldum İlknur. İnsan kendi omzunu kurumun yüküne verince...”
İlknur “hı” dedi.
Ahmet bunu yorgunluk sandı. Suskunluğun da çeşitleri vardı; ama o gün ayırt edemedi.
Gece Ahmet duş alırken telefonu çalışma odasındaki masada kaldı. İlknur telefonun yanından birkaç kez geçti. Dokunmadı. Sonra döndü. Telefonun ekranı bir mesajla aydınlandı.
Semra:
“Bana ‘kullanmam’ demeyin. İnsan en çok böyle cümlelerden şüphe eder.”
İlknur’un içinden soğuk bir şey geçti.
Şifreyi biliyordu. Uzun zamandır bilirdi. Ama bilmekle kullanmak arasında evlilik denen ince bir perde vardı. O gece o perde yırtılmadı; sessizce kenara çekildi.
Telefonu açtı.
Semra ile yazışmaları okudu. Otel adı. Saatler. “Sizinle konuşmak iyi gelir.” “Ben sizi kullanmam Semra.” “Bazı şeyler dosyanın dışında daha net görünüyordur.” Dosya, kadın, otel, yalan; hepsi aynı ekranda birbirine değiyordu.
İlknur fotoğraflarını çekti.
Tek tek.
Sonra Ahmetin telefonundan genel müdürün iletişim bilgilerine ulaştı. Adı oradaydı:
Asaf Çifçioğlu
İlknur fotoğrafları bir e-postaya ekledi. Nesrin’den gelen dosyadan bazı parçaları da koydu. Konu kısmına şunu yazdı:
Ahmet Müfit Bey hakkında
Mesaj kısmına uzun bir şey yazmadı.
“Ben eşi İlknur. Bunları bilmeniz gerektiğini düşünüyorum.”
Gönderdi.
Sonra Ahmet’in telefonunu masaya bıraktı. Ekranı kapattı. Parmak izini sildi. Bunu neden yaptığını bilmiyordu. Belki alışkanlık. Belki hâlâ evin içinde suçlu gibi davranmaya zorlanan tarafın kendisi olmasındandı.
Ahmet çalışma odasına döndüğünde İlknur yatak odasındaydı. Kapı kapalıydı.
Ahmet bunu yorgunluk sandı.
Genel Müdür Asaf Çifçioğlu, ertesi sabah gelen dosyaları kahvesi soğumadan açtı. Asaf Bey bağıran adamlardan değildi. Bağırmak, gücü yetmeyenlerin masaya vurmasıydı ona göre. O, dosyaya bakar, dosyanın insanı nereden tuttuğunu bulurdu. Bankada kırk yıla yakın zaman geçirmişti. Paranın sahte olanını da, insanın sahte olanını da çok görmüştü. İkincisi daha tehlikeliydi; çünkü kasada değil, imzada dolaşırdı.
Önce Nesrin’in dosyasını okudu.
Sonra İlknur’un gönderdiği ekran görüntülerini.
Sonra Ahmet Müfit’in Necati Ayvazoğlu Şubesi için gönderdiği rapor taslağını açtırdı.
Üç dosya yan yana gelince görüntü değişti.
Tek başına rapor, bir müfettiş değerlendirmesi gibi duruyordu.
Tek başına mesajlar, özel hayat skandalı gibi.
Tek başına Nesrin dosyası, eski bir mağduriyet başvurusu gibi.
Ama yan yana konunca aynı el görünüyordu.
Asaf Bey raporda Necati’nin nasıl yumuşatıldığını fark etti. Mustafa’nın rolü ağırlaştırılmış, Aysun Hanım’ın şikâyeti gri alana çekilmiş, Necati “yönetimsel zafiyet”e indirilmişti. Bu, bir rapor tercihi değildi; bir ağırlık dağıtma işiydi. Bir suç mimarisi. Kolonu başka yere taşıma sanatı.
Asaf Bey masaya parmağıyla vurdu. Bir kez.
“Semra Hanım’ı çağırın,” dedi.
Sekreteri içeri baktı.
“Hangi Semra Hanım efendim?”
“Necati Ayvazoğlu Şubesi. Semra…”
Dosyaya baktı.
“Semra Hanım. On iki yıllık personel.”
Semra, genel müdürlük binasına çağrıldığında önce ayaklarının altındaki zemini kaymış gibi hissetti. Bankada genel müdürlük çağrısı iki anlama gelirdi: ya ödül ya hesap. Semra ödül alacak durumda olmadığını biliyordu.
Asaf Çifçioğlu’nun odasına girdiğinde Ahmet Müfit Bey’in orada olacağını sandı. Yoktu. Bu yokluk, ilk anda rahatlatmadı. Daha çok odanın içindeki sessizliği büyüttü. Asaf Bey ayağa kalkmadı. Ama eliyle oturmasını işaret etti.
“Semra Hanım,” dedi, “size doğrudan soracağım. Ahmet Müfit Bey size Necati Ayvazoğlu Şubesi dosyası hakkında özel olarak ulaştı mı?”
Semra’nın boğazı kurudu.
“Evet.”
“Ona dosya verdiniz mi?”
“Evet.”
“Asıl dosyanın tamamını mı verdiniz?”
Semra sustu.
Asaf Bey önündeki kâğıtlara baktı.
“Bakın, burada kimseyle tiyatro oynayacak vaktim yok. Ahmet Müfit Bey’in raporu, Necati Ayvazoğlu’nu doğrudan kurtarmıyor gibi görünüyor; ama onu merkeze çekerek yangının dışına alıyor. Mustafa’yı ağırlaştırıyor. Aysun Hanım’ı da zayıflatıyor. Bu tercihi yapması için elinde sizden aldığı dosyanın tamamı olması gerekir. Ama raporda bazı parçalar yok. Neden?”
Semra’nın elleri çantasının üstünde birleşti.
“Çünkü kullanacağını sandım,” dedi.
“Aslında kullandı.”
Semra başını kaldırdı.
“Evet. Ama başka türlü.”
Asaf Bey, İlknur’un gönderdiği mesajların çıktısını masaya koydu. Semra kendi adını görünce yüzündeki renk değişti.
“Bunları size kim gönderdi?” diye sordu.
“Bunlar bana geldi,” dedi Asaf Bey. “Kimden geldiği şu anda sizin meseleniz değil. Benim meselem şu: Ahmet Müfit Bey size sadece bilgi almak için mi yaklaştı?”
Semra cevap vermedi.
Cevap vermemesi de cevap oldu.
Asaf Bey bu kez sesini biraz daha alçalttı.
“Size zarar vermek için sormuyorum. Ama bilmeniz gereken bir şey var. Ahmet Müfit Bey hakkında başka dosyalar da geldi. Nesrin adında bir kadından. Eski bir şube meselesi. Sevgiyle başlayıp tehdide dönen yazışmalar. İşten çıkarma süreci. Dosya baskısı.”
Semra’nın gözleri yavaşça değişti. Kendi yaşadığı şeyin tekil olmadığını o an anladı. Ahmet Müfit’in ilgisi bir anlık zaaf, bir gecelik arzu, kendisine özel bir sapma değildi. Bir yöntemdi. Önce görür. Sonra yüceltir. Sonra alır. Sonra kullanır. Gerekirse rapora çevirir.
Semra çantasını açtı.
Mavi kapaklı dosyadan kopyalar çıkardı. Sonra siyah dosyayı. Mustafa’nın bağlantıları. Necati’nin talimat izleri. Aysun’un zorlandığı evraklar. Ahmet’e gönderdiği belgelerin tarihleri. Mesajlar.
Hepsini Asaf’ın masasına koydu.
“Ben bunları saklamıştım,” dedi. “Kendimi korumak için.”
Asaf Bey dosyalara baktı.
“İyi yapmışsınız. İnsan böyle durumlarda ancak kopya alarak hayatta kalır.”
Semra ona baktı. Bu cümle Ahmet Müfit’in cümleleri gibi cilalı değildi. Ama daha gerçekti. Çünkü kendini beğendirmek istemiyordu.
“Asaf Bey,” dedi Semra, “Ahmet Bey Necati’den para aldı mı bilmiyorum.”
Asaf, rapor taslağına baktı.
“Ben de henüz bilmiyorum,” dedi. “Ama raporun kokusu var.”
“Kokusu?”
“Bir rapor bazen kimin suçlu olduğunu değil, kimin korunmak istendiğini söyler. Bu raporda Necati korunuyor. Mustafa yakılıyor. Aysun karartılıyor. Siz dışarıda bırakılmışsınız. Bunun bedelsiz yapılmadığını düşünmek için fazla uzun yaşadım.”
Semra sustu.
Asaf Bey dosyaları topladı.
“Bundan sonra bu görüşme aramızda kalacak. Şimdilik. Ahmet Müfit Bey’i yarın sabah çağıracağım.”
Semra ayağa kalktı.
“Benim adım…”
“Asıl mesele sizin adınız değil,” dedi Asaf. “Sizin adınız onun dosyasında bir kalem. Ben dosyanın sahibine bakıyorum.”
Semra odadan çıktığında Ahmet Müfit Bey’i daha yeni tanımış gibi hissetti. Oysa o adamla aynı odaya girmiş, aynı masada oturmuş, aynı cümleleri duymuştu.
O akşam İlknur evi sessiz tuttu.
Yemek yapmadı. Masaya tabak koymadı. Televizyonu açmadı. Bileğindeki bilekliği çıkarmış, sehpanın üzerine bırakmıştı. Yanına Ahmet’in kartını koymuştu:
Eve döndüğüm yer sensin.
Ahmet Müfit Bey eve geldiğinde bu düzeni gördü. Önce anlamadı. Sonra bilekliği gördü. Kartı gördü. İlknur’u gördü.
Kadın salonun ortasında oturuyordu. Ne ağlamış gibiydi ne bağıracak. Bu, Ahmet’in en sevmediği hâldi. Ağlayan insana şefkat cümlesi basılırdı. Bağıran insana sükûnet cümlesi. Sessizce karar vermiş insana hangi cümleyle gidileceğini kestirmek zordu.
“İlknur,” dedi, “bir şey mi oldu?”
Kadın başını kaldırdı.
“Oldu.”
Ahmet Müfit ceketini çıkarmadı. Elinde çantasıyla kapının yanında kaldı.
“Nedir?”
İlknur sehpadaki kartı aldı.
“Bu cümleyi dün bana getirdin.”
Ahmet nefes aldı.
“Evet. Çünkü…”
“Çünkü ne?”
Ahmet durdu. Cümle seçti.
“Çünkü günün sonunda insanın döndüğü yer evi olur.”
İlknur kartı masaya bıraktı.
“Sen eve dönmüyorsun Ahmet. Eve uğruyorsun.”
Cümle ağır değildi. Ama tam yerine bastı.
Ahmet Müfit çantasını yere bıraktı.
“İlknur, yorgunsun. Birileri sana bir şeyler göndermiş olabilir. İnsanlar kırgınlıkla…”
“Bana kırgınlık göndermediler. Mesaj gönderdiler.”
Ahmet’in yüzü dondu.
“Nesrin mi?”
İlknur bu ismi onun ağzından duyunca her şeyin doğru olduğunu bir kez daha anladı.
“Demek adı doğru.”
“Bak, o kadın uzun zamandır dengesiz davranıyor. Eski bir dosya meselesi. Ben onu korumaya çalıştım ama…”
“Semra da mı eski dosya?”
Ahmet Müfit susmayı yarım saniye geç seçti. Bu yarım saniye İlknur’a yetti.
Telefonunu aldı. Semra mesajlarının fotoğraflarını açtı. Ekranı ona çevirdi.
Ahmet fotoğraflara baktı. Sanki kendi cümleleri ilk kez yabancı birinin el yazısıyla yazılmış gibi duruyordu.
“Telefonumu mu karıştırdın?”
İlknur güldü. Çok kısa. Çok kuru.
“Senin ilk cümlen bu mu?”
Ahmet Müfit hemen hatasını anladı.
“Öyle demek istemedim.”
“Ne demek istedin?”
“Ben sana zarar vermek istemedim.”
“Zarar vermek istemeyen adam, zararını bu kadar düzenli saklamaz.”
Ahmet ceketini sandalyeye bıraktı. Sesini yumuşattı.
“İlknur, sana olan saygım…”
“Saygı deme.”
Ahmet durdu.
“Sana karşı sorumluluğum…”
“Sorumluluk deme.”
“Ben seni seviyorum.”
İlknur’un yüzü değişti. Sertleşmedi yalnız; kapandı.
“Sevgi hiç deme.”
Ahmet Müfit’in bütün cümleleri o anda eşikte kaldı.
İlknur ayağa kalktı.
“Ben o kelimeyi senin ağzından geri alıyorum. Bana söyleme. Başkasına söyle. Kâğıda yaz. Kartlara bastır. Seminerde anlat. Kimin işine yarıyorsa ona ver. Ama bana sevgi deme.”
Ahmet Müfit Bey ilk kez evin içinde müfettiş değildi. Bankacı değildi. Konuşmacı değildi. Yalnızca yakalanmış bir adamdı.
“İlknur, evliliğimizi bir öfke anında…”
“Bu öfke anı değil,” dedi İlknur. “Bu karar.”
Çantasından küçük bir zarf çıkardı. Masaya koydu.
“Avukatla görüştüm. Boşanmak istiyorum.”
Ahmet ona baktı.
“Bunu gerçekten istiyor musun?”
“İlk defa bir şeyi senden bağımsız istiyorum.”
Bu cümle evin içindeki bütün eşyaların yerini değiştirdi.
Ahmet Müfit cevap bulamadı. Çünkü İlknur ondan para istemiyordu. Özür de istemiyordu. Açıklama istemiyordu. Onu ikna etmeye açık bir boşluk bırakmıyordu.
“Ben bu evden yarın çıkacağım,” dedi İlknur. “Sen kalırsın. Sen zaten hep burada kalmadan duruyordun.”
Sonra yatak odasına geçti. Kapıyı kapattı.
Ahmet Müfit Bey salonda tek başına kaldı. Sehpanın üzerinde bileklik, kart ve boşanma zarfı duruyordu. Üçü de aynı evin farklı kayıtlarıydı.
Telefonu titredi.
Genel müdürlükten mesaj gelmişti.
“Genel Müdür Asaf Çifçioğlu yarın sabah 09.00’da sizi bekliyor.”
Ahmet mesajı okudu.
İlknur’un dosyayı gönderdiğini bilmiyordu. Semra’nın Asaf’a ifade verdiğini bilmiyordu. Nesrin’in iç denetime dosya yolladığını bilmiyordu. Asaf’ın rapordan rüşvet kokusunu aldığını bilmiyordu. Yine de içinden küçük bir soğukluk geçti. Bir kalpazan, bazen yakalanmadan önce de paranın artık geçmeyeceğini hissederdi.
Ahmet Müfit Bey sehpadaki karta baktı.
Eve döndüğüm yer sensin.
Ev artık yoktu.
Sadece cümle kalmıştı.
O da geçersizdi.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.