Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
(0 oy)

Sahte Sevgi Basan Kalpazan Vıı

 

Aynı Gecenin Üç Kadını


Ahmet Müfit Bey, Nesrin’in yanından çıktıktan sonra arabada bir süre kontağı çevirmeden beklemişti.

Adliye binasının taş merdivenleri karşısında durmuş, insanların ellerinde dosyalarla girip çıkışını izlemişti. Her biri kendi küçük kıyametini kâğıda bağlamaya çalışıyordu. Ahmet Müfit Bey dosyayı severdi; ama dosyanın kendi aleyhine dönmüş hâlini sevmezdi. Dosya, başkasının boynuna geçirilince ilmekti; kendi masasına konulunca utanç.

Nesrin’in son cümlesi hâlâ kulağındaydı:

“Ben senden çıkmak için geldim.”

Bu cümle kötüydü. Çünkü sevgi istemiyordu. Para istemiyordu. Özür bile istemiyordu. Bir insanın senden çıkmak istemesi, artık ona verebileceğiniz sahte banknot kalmadığını gösterirdi.

Telefonuna baktı.

Semra’nın mesajı duruyordu:

“Akşam müsaitseniz konuşabiliriz. Dosyayla ilgili olmayan bir şey de var.”

Ahmet Müfit Bey bu cümlenin içinde dosyadan daha büyük bir kapı duydu. Nesrin eski bir kilitti; paslanmış ama hâlâ elini kesiyordu. Semra ise yeni bir anahtardı. Yeni anahtarların sesi insanı gençleştirirdi.

Tekrar bir cevap daha yazdı:

“Saat sekizde, merkezdeki Ardıç Otel’in lobisi uygun olur mu? Daha sakin konuşuruz.”

Gönderdi.

Bir dakika sonra cevap geldi:

“Uygun.”

Tek kelime. Ama Nesrin’in “tamam”ı gibi soğuk değildi. Bu kelimenin içinde küçük bir izin vardı. Ahmet Müfit Bey izinleri severdi. İzin, insanın kendi rızasıyla açtığı kapı gibi görünürdü; oysa kapıyı hangi cümlenin açtığı çoğu zaman unutulurdu.


Arabayı sürmeye devam etti. Yolda cami önünden geçti. Cuma çıkışında kalabalık dağılmıştı. Kapının yanında birkaç yaşlı adam konuşuyor, kaldırımda bir çocuk simit kırıntılarını güvercinlere atıyordu. Ahmet Müfit Bey kısa bir an önceki gün Necati’ye söylediği cümleyi hatırladı:

“Kul hakkından korkmayan adamın kasa anahtarı taşıması tehlikelidir.”

Cümle hâlâ güzeldi. Ama artık kendisine söylenmiş gibi duruyordu. Bu hoşuna gitmedi.

Hemen başka bir düşünceyle üstünü örttü. Akşam Semra’yla konuşacaktı. Mustafa dosyası netleşmişti. Necati kafesteydi. Raporun iskeleti kurulmuştu. Nesrin’i de şimdilik hukuk korkusuyla tutabilirdi. Savcılığa gitse bile mesajların çoğu sevgi, öfke ve kırgınlık arasında dolaşan şeylerdi. Mahkemeler cümlelerin kokusuna bakmazdı; imza, tarih, zarar, delil isterdi.

Sevgi cümlesi delil olmazdı.

En azından o güne kadar öyle sanmıştı.


Akşamüstü ofisine uğradı. Necati’den gelen ikinci zarflar çekmecedeydi. Zarfların üstüne hiçbir şey yazılmamıştı. Zarfın birini eline aldı. Ağırlığını tarttı. Sonra kasaya koymadı. Çantasının gizli gözüne yerleştirdi. Kasa resmi yerdi; bazı paralar resmiyete gelmezdi.

Saat yedi buçukta otelin yolunu tuttu.


Ardıç Otel, iş insanlarının, banka toplantılarının, küçük şehir sırlarının ve fazla düzgün giyinmiş yalanların yeriydi. Lobide sarı ışık, koyu koltuklar, cam vazoda yapay çiçekler vardı. Yapay çiçekler Ahmet Müfit Bey’e huzur verirdi. Solmazlardı. Su istemezlerdi. Görünüşlerini korurlardı. Gerçek çiçekler fazla dürüsttü; birkaç gün sonra mutlaka kendilerini ele verirlerdi.

Semra Hanım sekize beş kala geldi.

Siyah bir elbise giymişti. Abartılı değildi. Ama gündüz bankada gördüğü Semra’dan başka bir Semra vardı karşısında. Şubenin floresan ışığı kadının üstünden çekilmiş, yerine daha yumuşak ama daha tehlikeli bir ışık bırakmıştı.

Ahmet Müfit Bey ayağa kalktı.

“Hoş geldiniz Semra Hanım.”

“Hoş bulduk Ahmet Bey.”

“Bugün Bey demesek mi?” dedi Ahmet Müfit Bey, gülümseyerek.

Semra kısa bir an baktı.

“Bu kadar hızlı mı?”

“Uzun mesafeler gereğinden fazla resmî durunca insanın cümlesi yoruluyor.”

“Cümleniz yorulmasın diye mi?”

“Belki de insanın kendisi.”

Semra oturdu. Çantasını yanındaki sandalyeye koydu. Bu, kalmaya niyetli ama tamamen teslim olmayan kadın hareketiydi. Ahmet Müfit Bey bunu da not etti.

Garson geldi. Semra sade kahve istedi. Ahmet Müfit Bey maden suyu söyledi. Kumar masasına gitmeyi düşünüyordu daha sonra; içkiyi oraya saklamak daha doğruydu. Her zevkin kendi mekânı vardı.

Bir süre Necati dosyasından konuştular. Semra, Mustafa’nın hangi işlemlerde aracı olduğunu daha açık anlattı. Bazı evrakların Necati’nin odasından çıktığını, Mustafa’nın arka tarafta açıklama değişikliklerini yaptığını, Aysun’un çoğu kez yalnız kendisine söylenen düzenlemeyi uyguladığını söyledi.

“Yani Aysun işin tamamını bilmiyor,” dedi Ahmet Müfit.

“Bence bilmiyor. Ama imza atıyor. İmza bazen bilmekten ağırdır.”

Ahmet Müfit Bey bu cümleyi beğendi.

“Bunu siz mi düşündünüz?”

“Hayır. Banka öğretti.”

“Kurumlar insana çok şey öğretir.”

“Evet. En çok da susmayı.”

Ahmet Müfit Bey bardağını eline aldı.

“Siz çok uzun susmuşsunuz.”

“Belki.”

“Peki şimdi neden konuşuyorsunuz?”

Semra ona baktı.

“Belki birinin beni sadece personel listesinde görmemesini istedim.”

İşte açık. Çok küçük. Çok dikkatli. Ama açıktı. Ahmet Müfit Bey sesini yumuşattı.

“Ben seni personel listesinde görmedim Semra.”

Bu kez “Hanım” demedi. Semra’nın gözlerinde kısa bir hareket oldu. Ne memnuniyet ne çekingenlik. Daha çok, beklenen hamlenin geldiğini gören birinin sakinliği.

“Nerede gördünüz?”

Ahmet Müfit Bey hafifçe öne eğildi.

“Bir odanın bütün havasını değiştiren yerde.”

Semra gülümsedi.

“Bunu da şimdi mi söylediniz?”

“İnanmıyorsunuz bana.”

“Bilmiyorum.”

“Bilmemek güzeldir,” dedi Ahmet Müfit. “İnsana karar vermeden önce biraz alan bırakır.”

Semra kahvesinden küçük bir yudum aldı.

“Alan bırakan erkek azdır.”

“Ben daraltmayı sevmem.”

Bu cümle ağzından çıkar çıkmaz Nesrin’i düşündü. Kafedeki yüzünü. Çantasını dizinin üstünde tutuşunu. “Ben senden çıkmak için geldim” deyişini.

Kısa bir an oldu bu. Sonra geçti. Semra fark etti mi, belli etmedi.

“O zaman bana ne alan bırakıyorsunuz Ahmet Bey?”

“İsterseniz bu akşam yalnız dosyadan konuşmayabiliriz.”

Semra gözlerini indirmedi.

“Zaten bunun için çağırdınız.”

Ahmet Müfit Bey sustu. Bu susuş kabul yerine geçti. Lobinin ışığı değişmedi ama masadaki hava değişti. Bazı kararlar yüksek sesle alınmazdı. İki insan, aynı cümlenin etrafında birkaç dakika dolaşır; sonra cümlenin kapısını açmadan içeri girerdi.


Ahmet Müfit Bey hesabı ödedi. Asansöre doğru yürürken Semra yanında sessizdi. Sessizliği korku değildi. Ama bütünüyle rahatlık da değildi. Asansör kapısı açıldı. İçeri girdiler. Aynadaki yansımada Ahmet Müfit Bey kravatını düzeltti. Semra bunu gördü.

“Her zaman böyle misiniz?” dedi.

“Nasıl?”

“Kendinizi düzeltirken bile biri bakıyormuş gibi.”

Ahmet Müfit Bey gülümsedi.

“İnsan mesleğinin dışında da müfettiş kalıyor galiba.”

Semra aynada ona baktı.

“Belki de sanık.”

Asansör kapısı kapandı.


Oda kapısının önünde Ahmet Müfit Bey kartı çıkardı. Kapı yeşil ışıkla açıldı. İçeri girdiler.

Kapı kapanınca otelin koridoru dışarıda kaldı; içeride yalnızca sarı bir abajur ışığı, ağır perdeler ve iki insanın birbirine söylemediği şeylerden oluşan üçüncü bir gölge vardı. Semra çantasını koltuğun kenarına bıraktı. Bu hareket ne teslimiyetti ne kaçış; daha çok kendi kararının yerini işaretleyen küçük, sessiz bir mühürdü. Ahmet Müfit Bey ceketini sandalyenin arkasına astı. Ceket düşmedi, sarkmadı; sanki adamın bütün resmi tarafı orada askıda beklemeye alınmıştı.

Semra pencerenin önüne yürüdü. Şehrin ışıkları camda kırılıyor, yüzüne başka başka ifadeler geçiriyordu. Ahmet Müfit Bey arkasından yaklaşmadı hemen. Bekledi. Beklemek onun mesleğiydi. İnsanların kararlarının çevresinde dolaşır, acele etmez, cümlenin en yumuşak yerinden içeri girerdi. Sonra sesini alçalttı:

“Bugün sizi ilk gördüğümde,” dedi, “bu şubede herkesin bir şey sakladığını düşündüm. Ama siz saklamıyordunuz. Taşıyordunuz.”

Semra başını çevirdi.

“Beni dosya gibi okumayın Ahmet Bey.”

“Dosya gibi değil,” dedi. “İnsan güzel şeylere bakınca rapor tutmaz. Sadece söyler.”

Bu cümle de güzeldi. Fazla güzeldi. Semra bunu duydu ama hemen inanmadı. Yine de odanın havası değişti. Saklı cümleler doğru oldukları için değil, doğru yerde söylendikleri için kapı açardı. Ahmet Müfit Bey bunu bilirdi; hangi kelimenin omuza konacağını, hangi susuşun kadının kendi kararını kendisi vermiş gibi hissettireceğini bilirdi.

Semra ona doğru bir adım attı. Ahmet Müfit Bey’in yüzüne yakından baktı; sanki konuşan adamla susan adam arasında bir fark arıyordu. “Siz,” dedi, “insana yaklaşırken bile ölçüyorsunuz.”

Ahmet Müfit Bey gülümsedi.

“Belki de ölçmeden yaklaşanlar çok kırdı.”

Bu cevap odanın içinde ince bir perde gibi asılı kaldı. Semra o perdeyi aralamayı seçti. Yaklaştı. Ahmet Müfit Bey onun elini tuttuğunda, bu dokunuşta yalnız arzu yoktu; şubenin kirli evrakları, Necati’nin zarfları, Mustafa’nın adı, Aysun’un korkusu, Nesrin’in tehditleri de vardı. Her şey aynı anda o odadaydı. Sevgi değildi bu. Güven de değildi. Birbirine değen iki yalnızlık da değildi. Daha karanlık bir şeydi. İnsanın, kendisine iyi gelmeyeceğini bildiği bir kapıdan içeri yine de girmesi gibi bir şeydi.

Sonra konuşma azaldı. Odanın ışığı daraldı. Perdeler şehrin gözünü kesti. Ahmet Müfit Bey’in cümleleri birer birer düştü; geriye nefes, kumaş hışırtısı, aynada yarım görünen iki siluet kaldı. Semra’nın yüzünde bir ara tereddüt belirdi; sonra o tereddüt de başka bir şeye dönüştü. Ahmet Müfit Bey o dönüşümü gördü. Her dönüşümü gördüğü gibi. Ve yine kendi içinde küçük bir muhasebe yaptı: arzu, bilgi, risk, bağlılık. Hepsi aynı deftere yazıldı.


Bir süre sonra banyodaki aynanın karşısında kravatını yeniden düzeltiyordu. Gömleğinin yakasını kontrol etti. Saçını avucuyla geriye itti. Aynada kendisine baktı. Yüzünde pişmanlık yoktu. Yalnız biraz fazla canlılık vardı.

Semra yatağın kenarında oturuyordu. Ayakkabısını giyerken acele etmiyordu. Yüzünde ne teslim olmuş kadının yumuşaklığı ne de pişmanlığın keskinliği vardı. Daha karmaşık bir şey. Bir şeyi elde etmiş ama ne verdiğini tam hesaplayamamış insanların ifadesi.

“Rapor ne olacak?” dedi.

Ahmet Müfit Bey ona döndü.

“Olması gerektiği gibi.”

Semra güldü. Küçük, yorgun bir gülüş.

“Bu cümlenizden korkmaya başladım.”

“Benden korkmayın.”

“İnsan kimin kendisini koruduğunu, kimin kullandığını bazen geç anlıyor.”

Ahmet Müfit Bey ceketini giydi.

“Ben sizi kullanmam Semra.”

Semra başını kaldırdı.

“Bu cümle de çok güzel.”

Ahmet Müfit Bey cevap vermedi. Çünkü Semra artık bazı cümleleri yalnız duymuyor, tartıyordu. Bu iyi değildi. Ama henüz tehlikeli de değildi.


Otel çıkışında birlikte görünmediler. Semra önce çıktı. Ahmet Müfit Bey on dakika sonra indi. Lobiden geçerken resepsiyondaki genç adam başını kaldırmadı.

Ahmet Müfit Bey arabasına bindi.

Kısa süreliğine kumarhaneye yakın bir kulübe uğramayı düşündü. Eski alışkanlıktı. Yeşil masa, kart sesi, çiplerin birbirine değen kuru şakırtısı. Orada da banka vardı aslında; yalnız herkes kasasını açık oynardı. Kaybeden belli olur, kazanan daha iyi saklanırdı.

Bir arkadaşından mesaj geldi:

“Bu gece masadayız. Geliyor musun?”

Ahmet Müfit cevap yazdı:

“Belki uğrarım.”

Sonra saate baktı. Eve gitmeliydi. İlknur’u fazla boş bırakmak doğru değildi. Ev de bir hesap türüydü; düzenli ilgi yatırımı isterdi. Birkaç gün ilgisiz kalırsa soru üretirdi.

Yolda bir kuyumcu hâlâ açıktı. İçeri girdi. Küçük bir bileklik seçti. Çok pahalı değil, ama pahalı görünecek kadar parlak. Hediyelerde de önemli olan bedel değil, algıydı. Kasadaki kadın paket yaparken sordu:

“Kart yazalım mı?”

Ahmet Müfit Bey bir an durdu.

Aklına eski cümle geldi.

Sen benim en temiz tarafımsın.

Bunu kullanmamalıydı. Nesrin o cümlenin seri numarasını yakalamıştı. İlknur’a çok yakın zamanda yazmıştı. Derya’ya benzerini göndermişti. Artık o banknot fazla dolaşmıştı.

“Yazın,” dedi. “Eve döndüğüm yer sensin.” Kadın kartı yazdı. Ahmet Müfit Bey cümleyi izledi. Yeni basım. Temiz görünüyordu. Henüz piyasaya çıkmamıştı.


Eve girdiğinde İlknur salondaydı. Televizyon açıktı ama izlemiyordu. Elinde telefon vardı. Başını kaldırdı.

“Geç kaldın.”

“Şube işi uzadı.”

“Yemek yedin mi?”

“Bir şeyler atıştırdım.”

Bu yalan da küçüktü. Küçük yalanların hayatı uzundu. Paketi uzattı.

“Bunu görünce seni düşündüm.”

İlknur şaşırdı.

“Ne bu?”

“Aç.”

İlknur paketi açtı. Bilekliği görünce yüzü yumuşadı. Kadınların hediyeye kanması değil mesele; hediyenin, sorulacak soruyu birkaç dakika ertelemesiydi. Ahmet Müfit Bey bunu iyi bilirdi. Hediye, bazen sevginin değil, dikkatin susturulma biçimiydi.

İlknur kartı okudu.

Eve döndüğüm yer sensin.

Başını kaldırdı.

“Bugün çok mu yoruldun?”

Ahmet Müfit Bey onun yanına oturdu. Elini tuttu.

“Yorulmak değil İlknur. İnsan dışarıda ne kadar kirli şeyle uğraşırsa uğraşsın, evde temiz bir yere değmek istiyor.” Cümle kendi kendini sevdi.

İlknur’un gözleri dolmadı ama bakışı ısındı. Bu yeterdi. Ahmet Müfit Bey içinden rahatladı. Ev dengedeydi. Telefonu cebinde titredi.

Semra’dan mesaj:

“Bana ‘kullanmam’ demeyin. İnsan en çok böyle cümlelerden şüphe eder.”

Ahmet Müfit mesajı okumadı gibi yaptı. Telefonu ters çevirdi.

İlknur bunu gördü.

“Kim?”

“Necati Bey. Şube dosyası.”

“Bu saatte?”

“Maalesef.”

İlknur sustu.

Ahmet Müfit Bey onun yüzündeki küçük çizgiyi gördü. Şüphe henüz çizgi kadardı. Çizgiler büyümeden üstünden geçmek gerekirdi.

“Sen hiç merak etme,” dedi. “Ben bazı insanlarla uğraşıyorum ama bütün günün sonunda dönmek istediğim yer belli.”

İlknur bilekliği avucunda tuttu.

“Bazen çok güzel konuşuyorsun Ahmet.”

Ahmet Müfit Bey hafifçe gülümsedi.

“İnsan güzel hissettiğini güzel söyler.”

Bu cümle yeni değildi. Ama İlknur bilmiyordu.


Gece ilerleyince İlknur uyudu. Ahmet Müfit çalışma odasına geçti. Kapıyı kapattı. Telefonunu açtı. Semra’nın mesajına cevap yazdı:

“Şüphe iyidir. İnsanı ucuz inançlardan korur.”

Gönderdi.

Sonra kulüp mesajına baktı. Gitmeyecekti artık. Gece yeterince dolmuştu.

Nesrin’den mesaj yoktu. Bu daha kötüydü. Mesaj atan kadın kontrol edilebilirdi. Susmaya başlayan kadın, kendi içinde karar büyütürdü.

Ahmet Müfit çekmeceyi açtı. Necati’den aldığı zarflar oradaydı. Yanında İlknur için alınmış eski kartlardan biri, bir tespih, rapor notları ve Semra’nın dosyasından çıkardığı kopyalar.

Bunların hepsi aynı çekmecedeydi. Para. Aile. Din. Rapor. Kadın. Hepsi ayrı şeylerdi görünüşte. Ama Ahmet Müfit Bey’in elinde aynı muhasebeye bağlanıyordu. Ne kadar risk, ne kadar getiri, ne kadar karşılık.


Sandalyeye yaslandı.

O gün üç kadına üç ayrı yüz göstermişti. Nesrin’e tehdit. Semra’ya arzu. İlknur’a yuva. Üçü de aynı adamdan çıkmıştı. Ve Ahmet Müfit Bey, aynadaki yüzüne baktığında hâlâ kendisini parçalanmış görmüyordu. Ona göre parçalanan şey insan değil, işlemdi. Doğru deftere yazılırsa hepsi dengelenirdi.

Masanın üstündeki tespihi eline aldı. Birkaç boncuk çevirdi.

“İnsanın en büyük imtihanı,” diye mırıldandı kendi kendine, “kendini kirletmeden dünyanın kiriyle çalışabilmesidir.”

Cümle hoşuna gitti.

Bunu bir gün bir konuşmada kullanabilirdi.

-Devam edecek-

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Sahte Sevgi Basan Kalpazan Vıı

SönmezKORKMAZ SönmezKORKMAZ