Altın Kil Ve Kan Iı
Aryenis’in Mührü
Eski devirlerde barışlar, kâğıda yazılmaktan ziyade daha çok bir kadının alın yazısına bağlanırdı.
Aryenis, Sardes sarayının en sessiz odalarında büyümüş değildi. Lidya sarayında sessizlik bile işlemeli kumaş giyerdi. Adımlar mermerde yankılanır, altın taslar suyun sesini değiştirir, uzak ülkelerden gelen elçiler bir kralın huzuruna çıkmadan önce kendi dillerini sarayın eşiğinde törpülerdi. Kroisos’un kız kardeşi olmak, yalnız bir hanedan kanı taşımak değildi; insanın kendi bedeninin, iki krallık arasında açılan bir yol gibi görülmesine erken alışmasıydı.
Aryenis bunu genç yaşta öğrendi.
Ona çocukken aynalar verildi; fakat aynalar Aryenis’in yüzünden önce kaderini gösterdi. Saçlarına takılan altın iğneler, bileğine geçirilen ince halkalar, alnına indirilen duvak, hepsi aynı şeyin başka adlarıydı. Lidya, bir gün kendini onun üzerinden başka bir tahtla bağlayacaktı.
Kroisos o zaman henüz bugünkü Kroisos değildi. Altının üstünde oturan, talihi kendi hazinesine zincirlediğini sanan kral değildi. Babasının gölgesinde büyüyen, sarayın koridorlarında savaş haberleriyle irkilen, harita başında susmayı öğrenen genç bir prensti. Ama daha o günlerde bile Paktolos’un kumlarında parlayan madenin yalnız süs değil, hüküm olduğunu anlamıştı. Lidya’nın atı, Lidya’nın kumaşı, Lidya’nın pazarı, Lidya’nın sikkesi… Bunların hepsi bir gün onun elinde birleşecekti.
Fakat doğuda Med vardı.
Med, Lidya’nın bakışında yalnız uzak bir güç değildi; dağların arkasından gelen eski bir ağırlıktı. Atlıları sertti, kralları sabırlıydı, sarayları Lidya kadar parlak görünmese de taşın altında bekleyen demir gibi dururdu. İki dünya uzun süre birbirini tarttı. Halys’in ( Kızılırmak nehri) kıyılarında, nehrin suyu iki ordunun gölgesini taşıdı. Kalkanlar güneşte yanıyor, atların ağızlarından köpükler düşüyor, mızrak uçları akşam ışığında ince ince titriyordu.
Sonra gök karardı.
Güneş, savaşın ortasından yüzünü çekti.
Önce askerler durdu. Sonra atlar. Sonra bağıran komutanlar bile seslerinin nereye gittiğini unuttu. Gündüzün gövdesine gece girmişti. İnsanlar, tanrıların kılıçların arasına el uzattığını sandılar. Karanlık, iki ordunun arasına bir emir gibi indi. Kimse zafer kazanamadı.
O gün savaşı kılıçlar bitiremedi; göğün ansızın kapanan gözü bitirdi.
Barış böyle doğdu.
Lidya ile Med arasında yalnız antlaşma yapılmadı; Aryenis verildi. Bir kız kardeş, iki krallığın arasına konan canlı mühür oldu. Kroisos, o gün bu mührün ağırlığını tam olarak anlayamadı. Belki de insan gençken barışın bedelinin başkalarının hayatına yazılmasını daha kolay kabullenebilirdi. Sarayda herkes bunun büyük bir siyaset olduğunu söyledi. Rahipler dualar okudu, kâtipler antlaşma sözlerini işledi, elçiler birbirlerine ölçülü gülümsedi. Aryenis’in yüzüne bakıp “devletin selâmeti” dediler.
Devlet selâmeti, kadınların kaderine en çok yakışıyormuş gibi söylenen cümlelerden biriydi.
Aryenis, Astyages’e gönderildi.
Med sarayı Lidya’dan farklıydı. Sardes’te altın ışığı duvarlardan taşardı; Ekbatana’da ışık taşın içinde beklerdi. Orada renkler daha suskun, kumaşlar daha ağır, adamlar daha az konuşurdu. Astyages genç değildi; ama iktidar bazı erkeklerin yaşını yüzünden siler, gözlerine bırakırdı. Aryenis onu ilk gördüğünde, bir kraldan çok, kendi içine yavaş yavaş gömülen bir dağ gördüğünü düşündü.
Astyages, ona iyi davrandı mı, tarih bunu tam söylemez. Tarih çoğu kez kadınların ne hissettiğini yazmayı unutup hangi krallıkların barıştığını yazar. Ama Aryenis’in Med sarayındaki varlığı, Lidya ile Med arasında bir süreliğine akan kanın üstüne serilmiş ince bir kumaş gibi durdu. Nehrin kıyısındaki karanlık unutulmadı; ama uzun zaman da konuşulmadı.
Yıllar geçti.
Sardes’te Kroisos tahta oturdu. Altın onun avucunda daha belirgin bir dile kavuştu. Darphanenin çekiçleri daha sık inledi. Staterler, kralın hükmünü küçük yuvarlak güneşlere dönüştürüp pazarlara saldı. Kroisos, Solon’un sözünü unutmadı belki; ama üstünü altınla örttü. İnsan bir uyarıyı yenemiyorsa, onu zenginliğinin altında pekala bırakabilirdi.
Doğuda ise başka bir çocuk büyüdü.
Kiros.
Onun adı önce saray söylentilerinde yürüdü. Sonra askerlerin ağzında. Sonra Med’in kendi içindeki eski derme çatma çatılarının altında. Astyages’in torunu olduğu söylendiğinde, bu cümle bile iki anlam taşıyordu. Bir yanda kan bağı, diğer yanda tehlike. Çünkü tahtlar en çok kendi soylarından korkardı. Uzak düşmanın at sesleri çabuk duyulur, ama akrabalığın içindeki ayak sesleri çok daha geç fark edilirdi.
Astyages bunu geç fark etti.
Kiros, yalnız Perslerin genç kralı gibi yükselmedi. O, eski düzenin içinden çıkan yeni bir yürüyüştü. Med’in yükünü, Pers’in ateşini, dağların sabrını, bozkıra açılan yolların sertliğini kendinde topluyordu. Onun ortaya çıkışı bir isyan gibi başladıysa da kısa sürede bir yön değişikliğine dönüştü. Kiros tahta çıkmıyor; adeta tahtın etrafındaki bütün yolları kendisine doğru çeviriyordu.
Kiros zor olanı yaptı.
Astyages düştüğünde, Ekbatana’nın taşları eski bir uykudan uyandı. Sarayın içinde korku, önce fısıltı olarak dolaştı. Sonra kapılar kapandı. Sonra bazı kapılar kendiliğinden açıldı. İnsanlar yeni hükümdarı beklerken eski sadakatlerini nereye koyacaklarını bilemedi. Dün Astyages’in önünde eğilenler, bugün Kiros’un adını gür bir sesle söylemeye başladı. Taht değiştiğinde yalnız kral değişmiyor; herkes hafızasındaki geçmişi yeniden düzenliyordu.
Aryenis o gün sarayın yüksek pencerelerinden birinde durdu.
Aşağıda askerler vardı. Atlar. Toz. Yeni bir düzenin ilk sert nefesi. Astyages’in yenilgisi, onun için sadece kocasının düşüşü değildi. Lidya’dan Med’e getirildiği gün alnına bağlanan barış mührünün çatlamasıydı. Yıllar önce Halys kıyısında güneş kararınca kapanan savaş, başka bir biçimde yeniden açılmıştı. Savaş artık Lidya ile Med arasında değildi. Eski dünya ile onun içinden doğan yeni dünya arasındaydı.
Kiros içeri girdiğinde sarayda kimse bağırmadı.
Büyük yıkımların ilk anında çoğu kez sessizlik olurdu. İnsanlar, hangi isimle korkacaklarını öğrenene kadar susarlardı.
Astyages’in tahtı artık Astyages’in değildi. Med’in ağır taşları, Pers’in genç adımına yer açtı. Kiros, dedesinin düşüşünü bir aile meselesi gibi taşımadı; devlet meselesi gibi taşıdı. Bu onu daha korkutucu kılıyordu. Öfkeyle yürüyen adamın nerede duracağı tahmin edilir, ama düzen kurarak yürüyen adamın sınırı daha geç anlaşılırdı.
Haber Sardes’e ulaştığında Kroisos uzun süre konuşmadı.
Elçi diz çökmüş, Ekbatana’dan gelen haberi sarayın soğuk taşlarına bırakmıştı. Astyages devrilmişti. Med artık eski Med değildi. Kiros yalnız Perslerin kralı değil, Med’in de yükünü almıştı. Lidya’nın doğusunda duran büyük duvar yer değiştirmişti.
Kroisos elçiye tekrar ettirdi.
“Kim devirdi?”
“Pers Kralı Kiros.”
“O Kimdir?”
Elçi başını eğdi.
“Astyages’in torunu olduğu söylenir, efendim.”
Bu cümle Kroisos’un içinde tuhaf bir yere değdi.
Astyages’in torunu.
Aryenis’in gönderildiği saray. Halys kıyısında kararan güneş. Barış için yapılan evlilik. Doğuya bağlanmış kız kardeş. Bütün bunların arasından çıkan genç hükümdar.
Kroisos o an Kiros’u yalnız bir rakip olarak görmedi. Kiros, eski antlaşmaların içinden yürüyüp gelen bir bozulmaydı. Sanki yıllar önce Aryenis’in duvağına bağlanan düğüm, şimdi Pers kılıcıyla çözülmüştü.
“Med soyluları ne yaptı?” diye sordu.
“Bir kısmı boyun eğdi. Bir kısmı bekliyor.”
“Beklemek de boyun eğmenin kardeşidir,” dedi Kroisos.
Bunu söylerken kendisine mi, onlara mı kızdığı belli değildi.
O gece Sardes’te haritalar açıldı. Halys ( Kızılırmak) çizgisi yeniden işaretlendi. Med yolları, Pers dağları, Ekbatana, Anşan, Babil, Ege kıyıları… Kroisos’un önünde yalnız coğrafya yoktu; akrabalık, ticaret, eski barış, kırılmış tahtlar, henüz kurulmamış imparatorluklar vardı.
Aryenis’ten haber var mıydı?
Kimse bilmiyordu.
Çoğu kez bir kadının akıbeti, erkeklerin savaş kararlarının gölgesinde kaybolurdu. Ama Kroisos o gece kız kardeşini düşündü. Onu uğurladıkları günü. Saray kadınlarının ağlamamaya çalışan yüzlerini. Med elçilerinin sabırlı bakışlarını. Astyages’in adını. Barışın bir kadının saçlarına takılan altınla mühürlenişini.
Sonra Kiros’un adını düşündü.
Kiros.
Ad kısa ve sertti. Bir mızrak ucu gibi. Daha şimdiden doğudan batıya doğru dönmüş görünüyordu.
Kroisos pencereye yürüdü. Sardes gecesi sakindi. Paktolos uzakta kendi karanlığında akıyordu. Şehir uyuyordu. Darphanede ateş sönmüştü. Ama kralın içinde başka bir ateş yanmaya başlamıştı.
Solon’un yıllar önce söylediği cümle, gömülü bir taş gibi yerinden oynadı:
Bir insanın mutluluğu sonu görülmeden bilinmez.
Kroisos dişlerini sıktı.
Bu kez söz konusu olan mutluluk değildi ona göre. Bu kez söz konusu olan düzen, sınır, akrabalık ve krallığın onuruydu. Kiros, Astyages’i devirmişti. Med’i almıştı. Eğer bugün Med’i aldıysa yarın Lidya’ya bakacaktı. Kiros’un bakışı henüz Sardes’e ulaşmamış olsa bile Kroisos düşmanını daha gelmeden duvarlarında hissederek ağırlamaya başlamıştı.
Ertesi gün sarayda kurbanlar kesildi. Elçiler çağrıldı. Kâtipler eski antlaşmaları çıkardı. Aryenis’in evliliğini kaydeden belgeler bile masaya getirildi. Kroisos onların üstünde uzun süre durdu. Yalnızca bir belgeye bakmıyor aslında zamana bakıyordu.
O belgede güneş tutulmasının karanlığı vardı. Halys’in kıyısında duran iki ordu vardı. Lidya’dan Med’e giden bir gelin vardı. Barışın, kadın bedeni üzerinden devlet diliyle yazılması vardı. Ve şimdi bütün bunların üstüne Kiros’un adı düşmüştü.
Kroisos belgeyi kapattı.
“Doğu yeniden yazılıyor,” dedi.
Yanındaki danışmanlar cevap vermedi. Çünkü bu cümlenin sonunda savaş kokusu vardı.
Kroisos devam etti:
“Bir kral yalnız kendi tahtını korumaz. Kardeşinin gittiği sarayın onurunu da korur. Eski antlaşmanın hatırasını da. Ve eğer bir genç kral, dedesinin tahtını devirerek büyüyorsa, ona dünyanın her tahtının aynı kolaylıkla devrilmeyeceğini göstermek gerekir.”
Bu sözleri söylediğinde saray görevlileri başlarını eğdi. Kroisos’un sesinde henüz korku yoktu; ama korkudan satın alınmış bir karar vardı.
O günden sonra Sardes’te Kiros adı daha sık duyuldu. Önce elçiler söyledi. Sonra askerler. Sonra pazar halkı. Sonra darphanedeki ustalar, çekiçlerini indirirken doğudan gelen yeni kraldan bahsetti. Bir isim, şehirde dolaşmaya başladığında artık o uzakta sayılmazdı.
Kroisos bunun farkındaydı.
Altınlarını saydırdı. Ordusunu gözden geçirdi. Müttefik ihtimallerini tarttı. Tapınaklara gönderilecek armağanları artırdı. Tanrılara daha çok vermek, geleceği biraz daha kendine yaklaştırmak gibiydi.
Fakat Aryenis’in adı sarayda daha az söylenir oldu. Oysa savaşın asıl nedeni çoğu kez o susulan isimlerin içinde saklanırdı.
Kroisos, bir akşam hazine odasına indiğinde yine tek başınaydı. Sikkeler masalarda dizili duruyordu. Bir stater aldı. Avucunda çevirdi. Aslan mührü ışıkta kısa bir an canlanır gibi oldu.
“Kiros,” diye mırıldandı.
Sikke cevap vermedi.
Altın yine sustu.
Ama bu suskunlukta Solon’un sesi yoktu artık. Başka bir ses vardı. Daha genç, daha sert, daha uzak.
Doğudan gelen bir at sesi.
Kroisos o sesi henüz duymadığını sandı.
Oysa tarih, çoktan kapıya yaklaşmıştı.
- Devam edecek -
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.