Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
(0 oy)

Altın Kil Ve Kan Iıı


Delfi’nin İki Ağızlı Sözü


Kehanet, yalnızca insanın geleceğe sorduğu bir soru değildir; çoğu zaman kendi arzusuna verdiği cevabı tanrının ağzından duymak istemesidir.

Kroisos bunu henüz bilmiyordu.


Sardes’te Kiros’un adı yankılandıkça sarayın duvarları daralmaya başladı. Elçiler doğudan daha sık geliyor, haritalar daha uzun süre açık kalıyor, kâtiplerin kamış kalemleri geceleri de kurumuyordu. Astyages’in düşüşü, Med’in Pers’e eğilişi, Ekbatana’nın yeni hükümdarı kabul edişi… Bunların hepsi Kroisos’un zihninde aynı yere bağlanıyordu. Eğer doğuda bir taht bu kadar hızlı devrildiyse, batıda başka bir tahtın uykusu artık eskisi kadar güvenli değildi.

Ama Kroisos bir kraldı o korkuyu açıktan kendi adıyla çağıramazdı. Ona tedbir diyebilirdi. Sınır güvenliği diyebilirdi. Ya da akrabalık hakkı derdi. Fakat Kroisos tanrıların işaretini beklemek demişti. Çünkü güçlü bir kral kendi korkusuna güzel isimler bulabildiği sürece kendisini hâlâ güçlü sanmaya devam edebilirdi.


O gün Sardes sarayında uzun taş masanın üstüne haritalar serildi. Halys ( Kızılırmak) nehri mavi bir damar gibi çizilmişti. Doğusunda Kiros’un büyüyen gölgesi, batısında Lidya’nın altınla tutturulmuş gururu duruyordu. Masanın çevresinde komutanlar, rahipler, kâtipler, elçiler vardı. Herkes konuşuyordu ama aslında herkes aynı şeyi dinliyordu.

Kroisos’un neye karar vereceğini.

“Pers kralı henüz batıya yürümedi,” dedi yaşlı bir danışman. “Belki Med içindeki düzenini sağlamlaştırmakla meşguldür.”

Kroisos ona baktı.

“Yürümeyen düşman yoktur. Henüz yolu bitmemiş düşman vardır.”

Komutanlarından biri başını eğdi.

“Ordumuz hazır. Halys’i geçersek Pteria hattına kadar ilerleyebiliriz.”

Rahiplerden en sıska olanı daha temkinli konuştu.

“Tanrıların sözü alınmadan doğuya yürümek doğru olmaz.”

Kroisos bu cümleyi bekliyordu. Çünkü kral kararını çoktan vermişse, en çok onu onaylatacak cümleyi ister.

“Delfi’ye gidilecek,” dedi.

Saraydaki hava değişti. Delfi adı söylenince taşlar bile daha eski bir şeye kulak vermiş gibi olurdu. Apollon’un tapınağı, yalnız Yunanların değil, kral olmak isteyen bütün akılların gölgesinde dururdu. Oradan çıkan söz, bazen kılıçtan keskin, bazen duman kadar kaypak olurdu.


Kroisos, armağanların hazırlanmasını emretti.

Altın kaseler, gümüş kaplar, işlenmiş külçeler, Lidya ustalarının elinden çıkmış değerli eşyalar seçildi. Tanrının huzuruna eli boş gidilmezdi. Kroisos bunu çok iyi bilirdi. Fakat onun bilmediği şey; tanrılar, insanın verdiğine değil, vermek isterken ne satın almak istediğine bakardı.

Delfi’ye gidecek adamlar günlerce hazırlandı. Yollar belirlendi, armağanlar sandıklara yerleştirildi, mühürler vuruldu. Sardes’ten çıkan kervan, yalnız altın taşımıyordu; Kroisos’un kendi geleceğine uzattığı avucu taşıyordu.


Kral, kervanın gidişini saray kapısından izledi.

Sandıkların üstündeki mühürler güneşte parladı. Atların ayakları tozu kaldırdı. Elçiler eğildi, sonra yola düştü. Kroisos onların arkasından uzun süre baktı. Yüzünde sakinlik vardı; içinde ise kendi cevabını çoktan seçmiş bir adamın sabırsızlığı.

O gece hazine odasına inmedi. Darphaneye de gitmedi. Solon’un yıllar önce bıraktığı cümle, uzak bir odadan gelen ayak sesi gibi zihninde dolaştı:

Sonu görmeden…

Kroisos, bu sesi bastırmak için rahiplere kurban hazırlığı emretti. Kanla susturulmaya çalışılan sesler, kesilen hayvanların seslerinden etkilenir miydi? Kader bunu göstermeye niyetliydi.


Delfi’den haber haftalar sonra geldi. Elçiler yorgundu. Yüzlerinde yolun tozu, gözlerinde tapınaktan getirdikleri sözün ağırlığı vardı. Sardes’te saray halkı toplandı. Kroisos tahtına oturmadı; ayakta bekledi. Tahta oturmak, cevabı beklerken kendini fazla emin göstermek olurdu. Ayakta durdu. Altın işlemeli kaftanı omuzlarından dökülüyor, yüzü taş gibi duruyordu.

Baş elçi diz çöktü.

“Efendim,” dedi, “Apollon’un sözü geldi.”

Saray sustu.

Kroisos’un eli hafifçe kıpırdadı.

“Söyle.”

Elçi başını kaldırdı. Sesi kuruydu.

“Eğer Kiros’a karşı yürürseniz, büyük imparatorluğu yıkacaksınız.”

Cümle sarayın içine düştü. Önce kimse nefes almadı. Sonra danışmanların yüzlerinde yavaş yavaş ışık belirdi. Komutanların bakışları keskinleşti. Rahipler birbirlerine baktı. Sarayın taşları bile Kroisos’un lehine konuşuyormuş gibi oldu.

Büyük bir imparatorluk yıkılacaktı.

Kroisos’un zihni, cümlenin yalnız kendisine açılan kapısını gördü. Pers imparatorluğu. Kiros’un kurduğu yeni düzen. Med’in üstüne oturan o genç taht. Doğudan batıya doğru büyüyen o sert yürüyüş. Yıkılacak olan o olmalıydı. Çünkü Kroisos kendini yıkılacak şey olarak düşünemezdi. Her şeyden önce buna altından hazineleri, staterleri, külçeleri izin vermezdi. Kral o an kaderin ve gururunun tercümesini tüm bedeninde duyuyordu.

Kroisos’un yüzünde ağır bir gülümseme belirdi.

“Tanrı konuştu,” dedi.

Kimse, tanrının ne söylediğini değil, kralın ne duyduğunu tartışmaya cesaret edemedi.


O gece Sardes’te şaraplar açıldı. Rahiplere armağanlar dağıtıldı. Tapınaklarda kandiller yakıldı. Komutanlar savaş hazırlıklarını hızlandırdı. Elçiler Sparta’ya, Mısır’a, Babil’e dair haberler getirmeye devam etti. Her şey, kehanetin etrafında yeni bir düzen kurdu.

Sarayın içinde tek bir kişi bile cümlenin iki ağzı olduğunu düşündü mü, bilinmez. Belki yaşlı bir kâtip, parşömenin kenarına bakarken duraksadı. Belki bir rahip, kurban dumanının yükselişinde kısa bir eğrilik gördü. Belki Aryenis’in eski odasında çalışan bir hizmetçi, Med’e gönderilen gelinin adını hatırlayıp ürperdi. Belki hiç kimse.

Kroisos ise artık kararını altınla değil, tanrının sözüyle mühürlediğini düşünüyordu.


Sabaha karşı hazine odasına indi.

Bu kez yanında kimse yoktu. Kapıları kendisi açtırdı, görevlileri dışarıda bıraktı. İçeri girince altın yine oradaydı. Sikkeler yine diziliydi. Kaseler, kalkanlar, tanrı armağanları, külçeler… Hepsi onu bekliyordu. Fakat bu kez hazine odası yalnız zenginlik odası değil, yaklaşan savaşın sessiz tanığıydı.

Kroisos masadaki staterlerden birini aldı. Aslan mührüne baktı. “Büyük bir imparatorluk,” diye mırıldandı.

Sikke avucunda ısındı.

“Büyük bir imparatorluk yıkılacak.”

Sanki altın da bu sözü onaylıyordu. Fakat hiçbir altın, kimin elinde ısındığını önemsemezdi. Bugün Kroisos’un avucundaydı; yarın başka bir kralın sandığında susabilirdi.

Kroisos bunu düşünmedi.

O günlerde Sardes’te savaş kokusu, altın kokusuna karıştı. Demirciler kılıç dövdü. Seyisler atları hazırladı. Ok ustaları kamışları dizdi. Kâtipler asker listelerini çıkardı. Komutanlar Halys geçitlerini konuştu. Rahipler tanrılara yeniden sordular ama aslında artık cevap istenmiyordu. Cevap alınmıştı. Bundan sonrası, alınan cevabı haklı çıkarmaya çalışmaktı.

Kroisos, Solon’u hatırladı mı?

Evet.

Bir akşamüstü, sarayın yüksek terasında dururken onu hatırladı. Sardes’in üstüne kızıl bir ışık inmişti. Paktolos uzaktan ince bir alev gibi görünüyordu. Kroisos’un yanında kimse yoktu. Rüzgâr kaftanının eteğini oynatıyordu.

Solon’un yüzü zihninde belirdi.

Sade.

Sakin.

Sinir bozucu derecede kesin.

“Bir insanın mutlu olup olmadığı, sonu görülmeden bilinmez.”

Kroisos dudaklarını sıktı. “Sonu ben yazacağım,” dedi. Bu cümleyi yüksek sesle söylemedi.


Ertesi gün Aryenis’in eski dairesine gitti.

Bunu neden yaptığını kendisi de tam bilmiyordu. Belki Med’le bağını hatırlamak için. Belki Astyages’in düşüşünün kendi kanına değen tarafını görmek için. Belki de savaş kararını yalnız toprak ve gururla değil, aileyle de meşrulaştırmak için.

Oda yıllardır kullanılmıyordu. Perdeler toz tutmuş, duvarlardaki işlemeler solmuştu. Bir sandığın içinde Aryenis’in Sardes’ten ayrılırken bıraktığı birkaç küçük eşya saklanıyordu. Altın bir saç iğnesi. İnce bir kumaş parçası. Çocukken oynadığı küçük taş boncuklar.

Kroisos saç iğnesini eline aldı. Barış için gönderilen kız kardeş. Med tahtına bağlanan Lidya kanı. Astyages’in düşüşü. Kiros’un yükselişi.

Hepsi bir saç iğnesinin ucunda birleşti.

“Bu savaş yalnız benim savaşım değil,” dedi.

Tarihin bazen en kanlı kararları böyle soylu cümlelerin arkasına sakladığı olurdu. Saraydan çıktığında artık karar bütünüyle sertleşmişti. Kroisos doğuya yürüyecekti. Halys geçilecekti. Kiros’un büyüyen imparatorluğuna ilk darbe Lidya’dan inecekti. Delfi’nin sözü onunla birlikte yola çıkacaktı.

Ama o sözün diğer yanı Sardes’te kalmış gibi görünüyordu. Hazine odasında. Solon’un susuşunda. Aryenis’in boş dairesinde. Altının tarafsızlığında. Kralın kendi adını duymak istediği için yanlış anladığı o cümlenin karanlık kıvrımında.


Savaş hazırlıkları tamamlandığında Sardes meydanında askerler toplandı. Mızrak uçları sabah ışığında parladı. Atlar kişnedi. Davullar ağır ağır vurdu. Halk kralını görmek için sokaklara çıktı. Kadınlar pencerelerden baktı. Çocuklar omuzlara alındı. Tüccarlar dükkân kapılarında durdu. Darphanenin ustaları bile bir süre iş bıraktı.

Kroisos atına bindi.

Yüzünde tereddüt yoktu.

O an bütün Sardes, kehanetin yalnız tek yüzünü görüyordu.

Kral elini kaldırdı. Ordu hareket etti.

Doğuya doğru yürüyen altın renkli bir nehir gibi.


Şehrin kapılarından çıkarken Kroisos arkasına bakmadı. Çünkü arkasına bakan kral, döneceği yeri hatırlar. O ise zaferle döneceğine kendisini inandırıyordu. Halys’e doğru ilerlediler. Yol boyunca kehanetin cümlesi askerlerin arasında dolaştı.

Büyük bir imparatorluk yıkılacak.

Her ağızda biraz daha kesinleşti. Her tekrarda biraz daha Kroisos’un lehine döndü. Sanki tanrılar artık Lidya ordusunun sancaklarına bağlanmıştı. Ama gökyüzü hiçbir sancakta uzun süre parlamazdı.

Geceleri kamp ateşlerinin başında askerler Persleri konuştu. Kiros’un hızlı yürüyüşünü, Med’i nasıl aldığını, doğudan gelen o yeni gücü… Bazıları korktu, bazıları küçümsedi. Savaş başlamadan önce her orduda iki insan yaşardı. Korkanlar ve küçümseyenler. İkisi de çoğu zaman aynı mezara giderler.

Kroisos kendi çadırında haritaya baktı. Pteria işaretliydi. Halys’in ötesi. Doğunun kapısı. Kâtip içeri girip ertesi gün geçidin tutulacağını söyledi. Kroisos başıyla onayladı.

“Tanrılar bizimle,” dedi.

Kâtip eğildi. Çıktı.


Kroisos yalnız kalınca masanın üstündeki küçük altın sikkeyi aldı. Sardes’ten çıkarken yanına almıştı. Aslında bütün krallar, kendi mührünü yanında taşımayı severdi. Bu onlara dünyanın hâlâ avucunda olduğu hissini verirdi. Sikkenin üstündeki aslan ışıkta parladı. Kroisos onu haritanın üstüne koydu. Tam Pteria’nın üzerine.

Altın, doğunun üstünde durdu.

Kral gülümsedi.

Oysa çok uzakta, Kiros da yürüyordu.

Ve Kiros’un yanında kehanet yoktu.

Yalnız yol vardı.

- Devam Edecek -

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Altın Kil Ve Kan Iıı

SönmezKORKMAZ SönmezKORKMAZ