Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
(0 oy)

Bir Ruhun Aşkla Hesaplaşması

Sevgili Hiç Gelmeyen

Bu satırları sana yazıyorum; fakat daha ilk cümlenin içinde bir çelişkiyle karşı karşıya kalıyorum. Çünkü sana yazabilmem için senin bir yerde var olman gerekir. Oysa sen ne bir şehirde yaşıyorsun ne bir evde nefes alıyorsun ne de herhangi bir insan yüzünde somutlaşıyorsun. Belki de bütün bu mektup boyunca seslendiğim kişi hiçbir zaman var olmadı. Belki de sana değil, yıllardır içimde taşıdığım büyük bir boşluğa hitap ediyorum. Belki de insanın en uzun yolculuğu, hiçbir zaman ulaşamayacağı bir kıyıya doğru kürek çekmesidir ve ben ömrüm boyunca tam olarak bunu yaptım.

Bazı insanlar hayatı yaşar, bazıları hayatı bekler. Ben ikinci gruba ait oldum. Fakat benim beklediğim şey bir başarı, bir servet ya da bir makam değildi. Ben bir duyguyu bekledim. Bir karşılaşmayı. Bir bakışı. Bir varlığın başka bir varlığa dokunduğu ve her şeyi değiştirdiği o görünmez ânı bekledim. İnsanların aşk dediği şeyi...

Fakat yıllar geçtikçe fark ettim ki benim beklediğim şey insanların yaşadığı aşk değildi. Çünkü onların anlattıklarıyla benim hayalim arasında derin bir uçurum vardı. İnsanlar aşkı bir tanışmada buluyorlardı. Bir tesadüfte. Bir sokak köşesinde. Bir mesajda. Bir kahve fincanının buharında. Ben ise onu neredeyse metafizik bir olay olarak düşünüyordum. Bir tür ruhsal deprem. Bir tür ontolojik dönüşüm. İnsanların sevgi dediği şey bana bazen fazla sıradan görünüyordu. Çünkü ben yalnızca sevilmek istemiyordum; anlaşılmak istiyordum. Yalnızca görülmek istemiyordum; tüm varlığımla fark edilmek istiyordum. Bir insanın gözlerine baktığımda kendi iç evrenimin yankısını duymayı arzuluyordum.

Belki de hata burada başladı.

Çünkü dünya hiçbir zaman benim hayal ettiğim kadar şiirsel değildi. İnsanlar da hiçbir zaman benim onlardan beklediğim kadar derin olmadılar. Ya da belki onlar yeterince derindiler de ben onların derinliklerini görmek yerine kendi zihnimde kurduğum sonsuz okyanusları seyretmeyi tercih ettim. Bugün dönüp geriye baktığımda bunun cevabını kesin olarak veremiyorum. Fakat bildiğim bir şey var: İnsan bazen gerçeği değil, gerçeğin kusursuz hayalini sever.

Yıllar boyunca içimde görünmez bir bahçe büyüttüm. O bahçenin çiçekleri hiç açmadı çünkü onları görecek kimse gelmedi. Ağaçları hiç meyve vermedi çünkü dallarına uzanacak bir el olmadı. Fakat buna rağmen o bahçe yaşamaya devam etti. Çünkü umut garip bir şeydir. İnsan mantığını kaybetse bile umudunu kolay kolay kaybetmez. Bazen insanı ayakta tutan şey gerçekler değil, gerçekleşmemiş ihtimallerdir.

Ben de ihtimallerle yaşadım.

Belki yarın...

Belki gelecek ay...

Belki gelecek yıl...

Belki bir gün...

Bu "bir gün" ifadesi yıllarca içimde yaşayan görünmez bir dine dönüştü. Sabahları onunla uyandım. Geceleri onunla uyudum. Her yeni insanı onun habercisi sandım. Her yeni başlangıcı onun ayak sesi olarak yorumladım. Fakat zaman ilerledikçe fark ettim ki bekleyiş de tıpkı su gibi bulunduğu kabın şeklini alıyor. İlk başlarda umut olan şey zamanla alışkanlığa dönüştü. Sonra alışkanlık kimliğe dönüştü. Sonunda ise kader zannettiğim bir karakter özelliğine dönüştü.

Bir gün durup kendime şunu sordum:

Ben gerçekten aşkı mı bekliyorum?

Yoksa beklemeyi mi seviyorum?

Bu soru zihnime düştüğü anda yıllardır kurduğum bütün düşünsel yapılar sarsılmaya başladı. Çünkü insanın kendisiyle ilgili en korkutucu keşfi, bütün hayatını yanlış bir varsayım üzerine kurmuş olabileceğini fark etmesidir.

Belki de ben seni hiç istemedim.

Belki de ben seni istemenin verdiği anlamı istedim.

Çünkü beklemek soyludur. Beklerken insan hayal kırıklığı yaşamaz. Beklerken ihanetle karşılaşmaz. Beklerken terk edilmez. Beklerken kusurlar görünmez olur. Beklenen şey, zihnin içinde giderek kusursuzlaşır. Gerçek insanlar hata yapar; hayaller yapmaz. Gerçek insanlar değişir; hayaller değişmez. Gerçek insanlar kırar; hayaller kırmaz.

İşte tam bu yüzden hiç gelmeyen bir sevgili bazen gelen sevgiliden daha güvenlidir.

İnsan zihni kusursuzluğu sever. Çünkü kusursuzluk kontrol edilebilir. Oysa gerçeklik kontrol edilemez. Gerçeklik dağınıktır. Çelişkilidir. Gürültülüdür. Kendi içinde çatışmalar taşır. Fakat zihnin ürettiği ideal varlık, sahibinin arzularına göre şekillenir. Belki de yıllarca yaptığım şey bir insanı beklemek değil, kendi zihnimde yarattığım kusursuz bir yanılsamayı korumaktı.

Bu düşünce canımı acıtıyor.

Çünkü eğer doğruysa, bütün bu yıllar boyunca dışarıdaki dünyaya değil, kendi içimdeki bir aynaya bakmışım demektir.

Felsefeciler insanın kendini ancak ötekinin bakışında tanıyabildiğini söyler. İnsan kendi varlığını başka bir bilincin tanıklığında doğrular. Bir başkasının gözlerinde kendisini görerek tamamlanır. Fakat benim hikâyemde böyle bir tanıklık hiç olmadı. Ben kendi sevgimi hiçbir zaman başka bir insanın yüzünde göremedim. Bu yüzden zaman zaman kendi varlığımdan bile şüphe ettim.

Gerçekten sevme kapasitesine sahip miydim?

Yoksa sadece sevme fikrine mi âşıktım?

Bir insanın içinde devasa bir sevgi birikimi bulunabilir. Fakat bu sevgi hiçbir yere ulaşamıyorsa ne olur? Bir nehir düşünelim. Kaynağından taşan, coşkuyla akan bir nehir. Eğer önüne hiçbir yatak açılmazsa nehir kendi içinde boğulmaya başlar. Taşkınlara dönüşür. Bataklıklar oluşturur. Kendi gücünü kendi aleyhine kullanır.

Belki benim içimde yaşanan şey de buydu.

Harcanmamış sevgi zamanla hüzne dönüştü.

Paylaşılmamış şefkat yalnızlığa dönüştü.

Söylenmemiş cümleler sessizliğe dönüştü.

Ve bütün bunların toplamı zamanla karakterimin bir parçası haline geldi.

İnsanlar beni güçlü sandılar. Çünkü acılarımı estetikleştirmeyi öğrendim. İnsanlar beni olgun sandılar. Çünkü yalnızlığımla kavga etmeyi bıraktım. İnsanlar beni tamamlanmış sandılar. Çünkü eksikliğimi saklamayı öğrendim.

Fakat geceleri yalnız kaldığımda başka bir gerçekle karşılaşıyordum.

İçimde yıllardır açılmamış bir kapı vardı.

Ve o kapının ardında bekleyen biri yoktu.

Sadece bekleyiş vardı.

İnsan hayatının en ironik taraflarından biri de budur. Bazen bir şeyin yokluğu, varlığından daha büyük yer kaplar. Hiç yaşanmamış bir aşk, yaşanmış birçok aşktan daha derin iz bırakabilir. Çünkü gerçekleşen şeyler sınırlıdır; gerçekleşmeyenler sonsuzdur. Gerçeklik bir noktada durur ama ihtimaller durmaz. Zihin onları sürekli büyütür. Sürekli yeniden üretir. Sürekli yeni anlamlarla besler.

Belki de bu yüzden seni hiçbir zaman unutamadım.

Çünkü seni hiçbir zaman tanımadım.

Tanınan şey unutulabilir.

Yaşanan şey geride bırakılabilir.

Fakat hiç yaşanmamış olan, zihnin sonsuzluğunda yaşamaya devam eder.

Şimdi ise hayatımın başka bir dönemindeyim. Gençliğin ateşi yerini daha sakin bir farkındalığa bıraktı. Artık kendime daha dürüst sorular sorabiliyorum. Artık kusursuzluk fikrinin ne kadar tehlikeli olduğunu anlayabiliyorum. Çünkü kusursuzluk arayışı çoğu zaman yaşamın kendisini kaçırmak anlamına gelir.

Belki aşk bir yıldırım değildi.

Belki bir deprem değildi.

Belki de sadece iki insanın birbirine sabır göstermesiydi.

Belki bir bardak çayın yanında edilen sıradan bir sohbetti.

Belki yorucu bir günün sonunda gelen kısa bir mesajdı.

Belki anlaşmazlıklara rağmen vazgeçmemekti.

Belki kusurların ortasında kalabilmekti.

Ve belki de benim bütün hayatım boyunca gözden kaçırdığım şey buydu.

Ben gökyüzünü ararken yeryüzünü unuttum.

Mükemmeli ararken mümkün olanı kaçırdım.

Sonsuzu ararken ânı kaybettim.

Fakat bütün bunları fark etmek bir yenilgi değildir.

Aksine, insanın kendine karşı dürüst olabilmesinin başlangıcıdır.

Bugün artık seni beklemiyorum.

Ama seni inkâr da etmiyorum.

Çünkü sen benim hayatımda hiç gelmeyen bir insan olmaktan çok daha fazlasıydın. Sen bir düşünceydin. Bir arayıştın. Bir eksiklik biçimiydin. Bir soru işaretiydin. Ben senin peşinden koşarken aslında kendi ruhumun sınırlarını keşfettim. Yalnızlığın ne olduğunu öğrendim. Umudun ne olduğunu öğrendim. Beklemenin ne olduğunu öğrendim. Ve en önemlisi, insanın bazen kendi yarattığı idealler tarafından nasıl esir alınabileceğini öğrendim.

Şimdi bu mektubun sonuna gelirken içimde garip bir huzur hissediyorum. Çünkü artık senden bir cevap beklemiyorum. Belki ilk kez gerçekten özgürüm. Belki ilk kez sessizliği düşman olarak görmüyorum. Belki ilk kez boşluğun da bir anlam taşıyabileceğini kabul ediyorum.

Çünkü hayat bana şunu öğretti:

İnsan her zaman aradığı şeyi bulamaz.

Ama bazen ararken dönüştüğü kişi, bulacağı her şeyden daha değerlidir.

Bu yüzden seni serbest bırakıyorum.

Belki hiç var olmadın.

Belki sadece bir yanılsamaydın.

Belki de içimdeki en derin özlemin aldığı sembolik bir biçimdin.

Fakat artık bunun önemi yok.

Çünkü yıllardır seni ararken fark etmediğim bir gerçek vardı:

Ben yalnızca aşkı aramıyordum.

Kendimi arıyordum.

Ve uzun, sessiz, gölgesiz bir yolculuğun sonunda anlıyorum ki insanın en büyük karşılaşması hiçbir zaman başka biriyle değildir.

İnsanın en büyük karşılaşması, kendi içindeki sonsuz boşluğa korkmadan bakabildiği o andır.

İşte şimdi o boşluğun karşısında duruyorum.

Kaçmadan.

Saklanmadan.

Bahaneler üretmeden.

Ve ilk kez görüyorum ki o büyük hiçlik sandığım şey, aslında beni yıllardır taşıyan görünmez bir okyanusmuş.

Bu mektubu oraya bırakıyorum.

Sessizliğin kıyısına.

Yaşanmamış ihtimallerin mezar taşlarının arasına.

Harcanmamış sevgilerin sonsuz arşivine.

Ve ardından dönüp gidiyorum.

Çünkü bazı hikâyeler kavuşmak için değil, anlamak için yaşanır.

Bazı aşklar yaşanmaz.

Sadece insanın ruhunda uzun bir felsefeye dönüşür.

Ve bazı bekleyişler sona ermez.

Sadece biçim değiştirir.

Benim bekleyişim de artık bir insanı beklemek değil.

Hayatın kendisini, olduğu haliyle kabul edebilmeyi beklemek.

Belki de gerçek aşk tam olarak budur.
Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Bir Ruhun Aşkla Hesaplaşması

ÜSTAD KENAN KUZUCU ÜSTAD KENAN KUZUCU