Pembe Fiyonklu Kaşif
Zamanın Aheste Aktığı Sahil
Mavi ile erguvanın birbirine karıştığı o akşamüstleri, çocukluğumun Bağdat Caddesi sahili henüz betonun soğukluğuna teslim olmamıştı. Deniz, yanı başımda uysal bir kedi gibi kıpırdar; gurubun kızıl ve mor çizgileri suların üzerinde upuzun bir yol çizerdi. Akşamları ailecek o beyaz demir salıncağımıza kurulur, sahildeki o büyüleyici manzara eşliğinde şarkılar söylerdik. Sesimiz sahilden aheste aheste uzaklaşan ahşap sandalların, suya her daldığında tabiatın kendi kendine bestelediği o ritmik "şıp... şıp..." seslerini çıkaran küreklerine karışırdı.
O sırada açık penceremizden, iğnesi taş plağın üzerinde nazlı nazlı gezinen sarı gramofonumuzdan Behiye Aksoy’un o pürüzsüz, kadife sesi süzülürdü sokağa:
"Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben halime..."
Solucan Arkadaşlarım ve Kırık Çıkık Ritüelleri
Henüz beş yaşındaydım ama mahallede benden daha haylaz, daha gözü pek bir afacan yoktu herhalde. Bendeki o deli çocuk cesareti yüzünden, birçok keresinde burnumu kırmışlığım, ağaçlardan atlayıp kolumu çıkarmışlığım vardır. Kırıktan çıkıktan hiç korkmazdım ama büyükler yine de canım yanmasın, korkup irkilmeyeyim diye garip ama şefkatli bir ritüel uygularlardı: Kolumu yerine oturtmadan önce dikkatimi başka yere çekmek için ocakta yumurta çevirir, tam o sırada ani bir hamleyle kolumu çekerlerdi.
Canım yansa da durmazdım; acım geçtiği an kendimi yine o devasa bahçelere atardım. Garip, kendimce bir oyun dünyam vardı; solucanlarla, farelerle arkadaşlık kurmaya yollanırdım. Onları kendime oyun arkadaşı seçmiştim. Gelgelelim, o dönem Caddebostan'ın ve o eski semtin öyle temiz, öyle kendine has bir düzeni vardı ki, bahçelerde kendime oyun arkadaşı yapacak bir fare ya da solucan bulmak hayli güç olurdu semtin o titiz temizliğinden...
Kızılcık Marmelatı ve Annemin Sitemleri
Gün benim için hep o neşeyle başlardı. Her sabah ev sahibimiz Madam, kalın bir dilim ekmeğin üzerine o mis kokulu kızılcık marmelatını sürer, elime tutuştururdu. O mayhoş tat hâlâ damağımdadır. Üzerimde askılı kısa pantolonum, fıldır fıldır dönen Japon çekikliğindeki kara gözlerim ve kıvırcık siyah uzun saçlarımda pembe fiyonk kurdelelerle, sanki tüm semti yeniden keşfe çıkmış küçük bir kaşif gibi Caddebostan sokaklarını arşınlamaya başlardım. Çok renkli bir kişiliğim vardı. Coğrafya ve bastığım o topraklar belki insanları da etkilerdi, bunu tam bilemezdim; mamafih ben o fıldır fıldır kara gözlerimle etrafımdaki tarihi adeta bir sünger gibi merakla emiyordum. Tabii bu beni her anı heyecanla karşılayan, çok meraklı ve çok mutlu bir çocuk yapıyordu.
Ele avuca sığmazdım; bulduğum her yüksek yerden zıplar, düşerdim. Akşam eve döndüğümde üstüm başım, hatta o maceralarda hırpalanan burnumun üzeri bile çamur içinde olurdu. Annem kardeşime hamileydi; o ağır haliyle beni kapıda gördüğünde, "Yine mi keşfe çıktın? Vücudun haritaya dönmüş!" diye sitem eder ama gözlerindeki o şefkati gizleyemezdi.
İki Kişilik Sabah Kahvesi ve Yağmurlu TRT Günleri
Sabahları evde ayrı bir ritüelimiz vardı. Babam anneme seslenir, "Sabah kahvesini iki kişilik yap" derdi. Annem hemen itiraz eder, gözlerini imalıca süzerek, "Bu yaşta kızlar kahve içmez, arap kızı olur sonra!" diye takılırdı bana. Ama babam hiç oralı olmaz, yüzünde kocaman bir tebessümle, "Olmaz, olmaz... Sen kahveyi iki kişilik yap, bu kahve Zeytin’in," diyerek beni yanına oturturdu. Annemin tüm o tatlı sitemlerine rağmen, babamla karşılıklı kahve içmenin gururu ve keyfi dünyalara bedeldi.
Dışarıda yağmur sicim gibi yağdığı günlerde ise evimiz bir akademiye dönüşürdü. Babam yanıma oturur, TRT arşivinden o dönem kulaklarımıza kazınan o hüzünlü ve sıcak türküleri açardı. Yağmur camları döverken, babamın bana o yanık ezgisiyle "Karadır Kaşların" türküsünü ve o meşhur "Bağdat Yolu" şarkısını her bir bölümünü tek tek, sabırla ezberlettiği o anlar, çocukluk hafızamın en güvenli, en sıcak köşesidir.
Cam Fanusun İçindeki İstanbul
Yıl 1977’ydi. Yeşilçam’ın o saf ve samimi günleri, Kadıköy sinemalarının önündeki kalabalıkların hafızasında Vahi Öz’ün tatlı bir anısıyla son perdelerini kapatıyordu. Caddebostan’ın işlek caddelerinde insanların yeni moderniteye, apartman hayatına uyum sağlamaya çalışmasını izlerdim; eski ve yeninin o sert kesişiminde bir ayağımız hep özlemle geride kalırdı. Evin en küçük odasındaki oymalı sallanan sandalyemin asırlık gıcırtısı kulağımda bir veda havası çalarken, salıncaktan başımı çevirdiğimde bir yanda uçsuz bucaksız dağları, bir yanda barok Avrupa tarzı geniş bahçeli konakları görürdüm.
Hayat ilerleyecek, zaman hızla akıp gidecekti. Ben ise eski ve yeni İstanbul’u, o kadim şehrin yirmi yılıma sığan her bir rengini ruhuma nakşedecektim. Zaman ilerledikçe o taş duvarlar ve gökdelenler şehrimi doldurdu, ama çocukluğumun o köşklerinin, o sıcak aile sofralarının ruhunu asla ikame edemedi. İstanbul’un o derin ruhu, mükemmel bir yapaylıkla inşa edilmiş bu soğuk silüetin altında derin bir uykuya daldı.
Yıllar sonra, bugün o gökdelenlerin gölgesinde geçmişim artık sadece kırılgan bir cam fanusun içinde saklanan bir hatıradan ibaret. Fakat ne zaman bir udun tellerine mızrap değse, o cam fanus benim için anında çatlıyor; mızrabın her vuruşu beni Madamın marmelatlı ekmeğine, babamla içtiğim o iki kişilik kahveye, o deli cesaretiyle peşine düştüğüm çocukluk maceralarıma ve küçük odadaki sallanan sandalyemin gıcırtısına geri götürüyor.
Ve o ses, her şeye rağmen kulağıma üstadın o ölümsüz mısrasını fısıldamaya devam ediyor:
"Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış’tan..."
Hamiye GÜL
Hikaye
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.