Çapadan Kaleme Toprağın Tartısından Kentin Sırasına
Eskilerin zayıf gelip süzülen kızlara bakıp, “Vah vah, bu gelin de pek naçar!” diye iç çekmesi, romantik bir estetik kaygının ya da dönemsel bir güzellik fantezisinin eseri değildi kuşkusuz. Ortada, toprağın, harmanın ve ağır iş gücünün dayattığı yalın bir iktisat vardı.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından toparlanmaya çalışan, yokluğun ve yoksulluğun hüküm sürdüğü Türkiye’de tarladaki çapa, makineden önce insana bakardı. Makineleşmenin henüz sınırlı olduğu, el emeğinin üretimin temel unsurlarından biri sayıldığı o yıllarda gelin adayı yalnızca bir hayat arkadaşı değil, hane ekonomisinin yükünü paylaşacak bir emek gücü olarak da görülüyordu.
İşte bu yüzden kilolu olmak, eskilerin deyimiyle “gürbüzlük”, yalnızca estetik bir beğeni değil; sağlık, dayanıklılık ve çalışabilirlik göstergesi olarak değerlendiriliyordu. “Bir dirhem et bin ayıbı örter” sözü de bu dünyanın zihniyetini anlatan güçlü bir işaretti.
Sonra şehir büyüdü.
Özellikle 1950’lerden itibaren hızlanan kentleşme ve sanayileşme, 1960’lar ve 1970’lerde yoğunlaşan iç göçle birlikte hayatın ölçülerini değiştirdi. “Taşı toprağı altın” diyerek İstanbul’a akan, Almanya’ya işçi gönderen, köyden kente göç eden toplum; tarladaki sabanın yanı sıra fabrikanın çarklarıyla, bürolarla ve kentin yeni ritmiyle tanıştı.
Toprağın ağırlık merkezi yavaş yavaş değişirken, kentte ayakta kalmanın anahtarlarından biri de kas gücünden eğitime kaydı.
Kadın da bu dönüşümün dışında değildi.
Köyün ağır işçiliğini omuzlayan kadın, eğitim imkânlarının genişlemesiyle lise sıralarından memuriyete, kamudaki görevlere ve özel sektörün masa başı işlerine uzanan yeni yollar buldu. Böylece kadının toplumsal üretimdeki yeri yalnızca bedensel emeğiyle değil, bilgisi, eğitimi ve mesleğiyle de görünür olmaya başladı.
Bir zamanlar tarlada çapa tutan el, zamanla kalem de tutmaya başladı.
Bedenin üretimdeki ağırlığı azalırken, bilginin üretimdeki ağırlığı arttı. Böylece “güçlü kadın” tanımı da sessizce değişti. Artık güçlü olmak yalnızca ağır yük kaldırabilmek, saatlerce çalışabilmek ya da dayanıklı bir bedene sahip olmak değildi; öğrenebilmek, düşünebilmek, üretebilmek ve kendi hayatına yön verebilmek de gücün parçaları hâline geldi.
Belki de mesele hiçbir zaman yalnızca beden değildi.
Her toplum, içinde bulunduğu hayat biçimine göre neyi değerli bulacağını yeniden belirliyor. Toprağın çağında başka bir beden aranıyor; kentin, eğitimin ve bilginin çağında başka bir insan profili öne çıkıyor.
Bugün geçmişe bakıp “Naçar gelin” diye yapılan o yorumlara gülümseyebiliriz. Fakat o sözlerin arkasında, kendi çağının şartları içinde kurulmuş bir hayat hesabı vardı.
Çünkü insan, yalnızca yaşadığı dönemin değil; yaşadığı coğrafyanın, üretim biçiminin ve toplumsal düzenin de aynasını taşır.
Belki bu yüzden insanı değerlendirirken yalnızca nasıl göründüğüne değil, hangi hayatı taşıdığına bakmak gerekir.
Çapadan kaleme uzanan yol, aslında yalnızca bir meslek ya da yaşam biçimi değişimi değildir.
İnsanın gücünün ölçüsünü yeniden keşfetmesidir.
Hamiye GÜL
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.