Zweig'in Satranç Kitabı Üzerine Düşünceler
Stefan Zweig'in uzun bir öykü sayılabilecek Satranç kitabı güzel bir tat bıraktı zihnimde. İnsan psikolojisinin baskı altında yalnızlaşması üzerine kendisini savunmaya geçmek istemesi ve beynin muazzam bir disiplin ile bir uğraşı yapay şizofrenik bir yetenek haline getirmesi. Kurgunun bu noktası kitabı okumak için tek yeterli sebep değil tabii ki de özgürlük, takıntı, baskı, insan iradesi bu kitapta en çok ön plana çıkan temalardan. Bu kitapta sizi sorgulamaya götüren içsel konuşmalar ve ansızın gelen yüzleşme duygusu. Her insanın hiçlik yaşadığı anlar vardır. "Hiçliliğin karşısında kalmak" diye geçiyor kitaptaki bir cümlede. Sayısızca hiçliğin karşısında kalıp hiçsizleştirmek için tutunduğumuz o kadar saçma uğraşlarımız olmuştur ki hayıflanmamak elde değil. Ve tabii ki zamanın akıp gittiği düşünülünce daha da saçma gelen uğraşlar bunlar. Ve yine kitapta şöyle bir ifade geçiyor: "Benliğimin etrafında hatta kendi vücudumda mutlak hiçlik inşa ediliyordu." "Mutlak hiçliği yerleştirilmek." Malum olduğu üzere yeryüzünde hiçbir şey insan ruhu üzerinde hiçlik kadar baskı yaratmazdı.
Bu baskının gücü bedenen ve ruhen o kadar güçlü hissedilir ki kaçmak için elimizden geleni yaparız. Yeter ki olumsuzluk ortamdan çıkıversin gerisini sonra düşünürüm. Bu bir çaba ama beyhude bir çaba. Hiçsizlik bir virüs gibi bulaştı mı kolay kolay yok olmaz. Gizlenir ama geri de gelebilir. Peki ne olacak bu durumda hiçsizliği hiçsizleştirmek için onu bize veren duygunun kökünü kazıyıp yerine varoluşun muazzam tatminkarlığını koymak gerek. Ne kadar da kolay söylemesi değil mi hatta kitapta şöyle de geçiyor: "Beyinlerimizin aklı rahatsız edici ve onun için tehlikeli olabilecek şeyleri kendiliğinden ıskartaya çıkaran gizem dolu güçler tarafından kontrol edildiği apaçık."
İşin içinde beyin varsa işler daha da zorlaşıyor çünkü beyin inandığı kendi gerçekliğinden vazgeçemiyor. Bu durumda "Varoluşsal Uyanış" devreye girmeli. İnsanın kendi düşüncesinin ve idrakinin olması, dünyayı ve insanları anlamlandırabilme yetisine ulaşabilmesi elzem hale geliyor.
Öncelikle yalnızlık ve yalnızlığa yüklediğimiz anlamı ve bizi nasıl yönlendirdiğini, mücadele ruhunu hayatımızın esas konusu haline getirmeliyiz. Satranç'taki kahramanımız Dr. B. önce mekansal yalnızlıkla karşı karşıya kalıyor ve sonra bu durum içsel yalnızlığa evrilip dayanılmaz bir hale gelince hayali uğraşlarla bu durumu bertaraf etmeye çalışıyor. Yani kendi etrafında korunaklı bir hayal kalesi kurmuş oluyor.
Mekansal yalnlızlık, ruhsal yalnızlık, insanlar içindeki yalnızlık ve bir de bilinçli yalnızlık...
Hayatımızda anlamsızca tutunduğumuz bize hiç faydası olmayan aile yadigarı uğraşlarımız var. Bunlar bizim demir parmaklıklarımız. Bizden çocuklarımıza kalacak...
İnsanın ruhunun özgür olduğu düşünülünce ne acı bir döngü bu. Özgürlük, yaşamını nasıl kurduğun onu nasıl dönüştürdüğün, toplumsal dayatmalarla nasıl mücadele ettiğin, en zor durumlar da bile zihnen nasıl zincirlere meydan okuduğun ile ilgili bir başarı durumudur.
Koşullar bitmez tükenmez şekilde evrilerek gelir. İyi ki gelir. Onları tanıdığım sürece problem olmaz. Benim ruhumun kanatları bu deneyimlerden oluşur.
O halde olaylar değil bizi ilgilendiren, olayları anlamlandırma biçimidir.
Çünkü hayat, kaçınılmaz boşluklar ve kırılmalar arasında ilerler; önemli olan bu boşlukların içinde kaybolmak değil, onları dönüştürebilecek bir bilinince sahip olmaktır.
Bu yaşamak dedikleri pek güzel hele ki anlam baş rolde ise daha da muazzam.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.