Şüphe Belirsizliğinden Öz Yurdun Eşiğine Müttaki Olmak
Bismillahirrahmanirrahim
Günün birinde biri size hiç beklemediğiniz bir anda içten bir şekilde gülümsese ya da durup dururken bir iyilik yapsa ilk ne düşünürsünüz? Mesele insanoğlu olunca, zihnimiz ister istemez hemen o gardını alır, değil mi? "Acaba benden bir şey mi isteyecek? Durup dururken neden bu kadar iyi davrandı ki?"
Şüphe etmek insan doğasında var. Bir bakıma iyidir de; bizi aldanmaktan korur, sorgulatır, gerçeği aratır. Ama kabul edelim, her şeyden şüphe duymak bir süre sonra insanı inanılmaz yorar.
İşte tam bu noktada, o ilk ayet çıkıyor karşımıza: "Bu, kendisinde hiçbir şüphe olmayan kitaptır." ("Zâlikel kitâbu lâ raybe fîh..." ) (Bakara Sûresi 2)
İnsan dönüp bir duruyor. Dünyada her şeyin değiştiği, kendi niyetlerimizden bile bazen emin olamadığımız bu hayatta, ayağımızı basabileceğimiz sarsılmaz tek bir zemin var: Kur’an.
Bize adeta şöyle diyor: "Sakin ol. Zihnindeki o yorucu gürültüyü kapat. Burada şüpheye yer yok."
Peki, bu kitap kime yol gösteriyor? Ayet devam ediyor: "Müttakiler için bir rehberdir."
Müttaki deyince aklınıza hemen ulaşılamaz, kusursuz insanlar gelmesin. Müttaki; samimi olan, "Benim bir yol haritasına ihtiyacım var" diyebilen, içindeki doğruyu arama hissini kaybetmemiş insandır.
Kibirle, açık aramak için gelen birine bu kitap kapılarını açmaz; ama samimiyetle yaklaşanın hayatını baştan aşağı değiştirir.
Peki kimdir bu müttakiler? Ayetler bizi onlarla tanıştırmaya devam ediyor.
Bakara Suresi 3.ayet:
"Onlar gaybe inanırlar..."
Görmediğine güvenmek zordur, biliyorum. Ama müttaki insan, görmediği halde o İlahi Güç’e, O’nun adaletine ve merhametine kalpten güvenir. Şüphe, yerini derin bir iç huzuruna bırakır.
"...namazı dosdoğru kılarlar..."
Ayet "namaz kılarlar" demiyor dikkat ederseniz, "namazı dosdoğru kılarlar" (yukîmûn’es-salât) diyor. Buradaki kelime kökü aslında "ayağa kaldırmak, ikame etmek, hakkını vererek doğrultmak" anlamına geliyor.
Demek ki mesele sadece vakit geldiğinde aradan çıkarılması gereken bir borç ya da şekilsel bir beden hareketi değil. Mesele, devrilmeye meyilli olan hayatı namazla yeniden ayağa kaldırmak.
O seccadeye oturduğumuzda, sadece telefonları ve dünyayı arkamızda bırakmayız; kibrimizi, dertlerimizi, aceleciliğimizi de bırakırız. Karşındaymışçasına tam bir teslimiyetle huzura durmak demektir bu.
Dosdoğru kılınan namaz, seccadeden kalktığımızda başlar:
Esnafken tartıda hile yapmamaktır,
Evdeyken eşine, çocuğuna nazik olmaktır,
İş yerinde adaletli ve ahlaklı kalabilmektir.
Yani namaz, sadece camide veya odada yaşanan bir ibadet değil; insanın karakterini, duruşunu ve hayatını dosdoğru yapan bir şaküldür (hiza terazisidir). Müttaki insan, günde beş vakit bu terazide kendini yeniden ayarlar.
"...kendilerine verdiğimiz rızıktan harcarlar."
Rızık deyince aklımıza hemen cüzdandaki para geliyor değil mi? Oysa tebessüm de bir rızıktır, ilim de, birine ayırdığınız vakit de... Müttaki insan bilir ki, elindeki hiçbir şey aslında tam olarak kendisine ait değil. "Allah bana verdi, ben de paylaşayım" der. Paylaştıkça hafifler, verdikçe özgürleşir, huzur bulur.
Bakara Suresi’nin 4. ayetine geldiğimizde:
"Sana indirilene de, senden önce indirilenlere de inanırlar..."
Müttaki dar görüşlü değildir. "Sadece ben doğruyum, hakikat yalnızca bana ait" demez. Hz. Âdem’den Hz. İbrahim’e, Hz. Musa’dan Hz. İsa’ya ve Efendimiz’e (s.a.v.) kadar uzanan o büyük hakikat zincirini tek bir ruhla kucaklar.
Bu inanç, insanı zamansız ve mekânsız kılar. Müttaki bilir ki kendisi tarihte tek başına duran bir ada değil; ilk insandan beri hakkın, iyiliğin ve adaletin peşinden gitmiş devasa bir kardeşlik kervanının son halkalarından biridir. Bu yüzden geçmişe hürmet duyar, kibirlenmez; hakikati kendi tekelinde görmediği için de köksüz ve yalnız hissetmez.
"...ahirete de kesin olarak inanırlar."
İşte hayatın düğümünün çözüldüğü, bakış açımızın kökten değiştiği yer burası. Müttaki insan için dünya, hırslarla sahiplenilecek kalıcı bir mülk değil; uzun bir yolculukta soluklanılan bir mola yeridir.
Ahirete kesin olarak inanmak (yûqınûn), insanın gözündeki o dünyevi hırs perdelerini kaldırır. Yolcu olduğunu bilen bir insan, yol üstündeki bir ağacın gölgesine ev yapmaya kalkışır mı? Ya da bir yol üstü çay bahçesindeki masayı, sandalyeyi sahiplenip kavgaya tutuşur mu? Hayır; içeceğini içer, dinlenir, teşekkür eder ve yoluna devam eder.
İşte müttaki de bu dünyada bir "misafir" olduğunun, asıl evinin, öz yurdunun ahiret olduğunun farkındadır. Misafirliğin adabını bozmaz. Geçici şeyler için kalp kırmaz, kul hakkına girmez, dünyalık makamlar veya hırslar için ruhunu satmaz. Dünyayı elinde tutar ama kalbine sokmaz. Bilir ki bu dünyada ne kadar kalırsa kalsın, nihayetinde gerçek evine dönecektir.
İşte zihnini şüpheden arındıran, namazla duruşunu düzelten, elindekini paylaşan ve dünyada bir misafir gibi yaşayan bu insan için son ayet müjdeyi verir:
"İşte onlar Rabb’lerinden gelen bir doğru yol üzeredirler ve kurtuluşa erenler de ancak onlardır." Bakara Suresi 5. ayet
"Şimdi dönüp kendimize soralım: Biz bu hikâyenin neresindeyiz? Zihnimizi şüpheyle yormak mı, yoksa bu sarsılmaz zemine basıp güvenle yürümek mi?"
Sizinle bugün Bakara Suresinin ilk beş ayeti üzerinde hasbihal ettik; inşallah verimli ve güzel geçmiştir. Allah razı olsun.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.