Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
21.08.2026 · 108 · 0 · Tahmini 15 dk okuma
PDF olarak indir

“Aşkı Anlatmak Kolay Değildir” yazısını çevrimdışı oku.

İndir
(0 oy)

Aşkı Anlatmak Kolay Değildir

Aşkı Anlatmak Kolay Değildir


Aşkı Anlatmak Kolay Değildir



Dilara Aksoy kardeşimin “Apseli Sözcükler Teşhisi” eserinden bir alıntı ile devam etmek isteğiyle kaleme alınmıştır.


“Aşk, yokluktan çok; çoktan daha büyük bir yokluktu.” — Dilara Aksoy


Aşkı anlatmak kolay değildir. Çünkü aşk, kelimelerin başladığı yerde değil, kelimelerin sustuğu yerde kendini gösterir. İnsan sevdiğinde çoğu zaman ne hissettiğini tam olarak anlatamaz. Bir bakışa sığdırır koca bir ömrü, bir sessizliğe binlerce cümle bırakır. Belki de bu yüzden aşk, insanın bildiği en güzel ve en ağır bilmecedir.


Aşkın hakiki yüzü, kavuşmanın sevincinden önce ayrılığın sessizliğinde görünür. Bir insan yanındayken onu sevmek güzeldir; fakat asıl mesele, yokluğunda da kalbinin aynı kişiye doğru dönmeye devam etmesidir. Çünkü insanın yanında olanı sevmesi kolaydır. Zor olan, araya mesafeler, yıllar, suskunluklar ve hayatın türlü imtihanları girdiğinde bile kalbinin bir köşesinde aynı ismi saklayabilmektir.


“Yokluk” dediğimiz şey bazen bir insanın artık hayatımızda olmamasıdır. Fakat aşkın tuhaflığı şuradadır: İnsan, sevdiğinin yokluğunda bile onunla yaşamaya devam eder. Bir şarkının içinde çıkar karşısına, sokaktan geçen bir kokuda, eski bir fotoğrafın kenarında, yağmurun cama vuruşunda... Bir zamanlar birlikte yürüdüğün bir sokak, artık yalnızca bir sokak değildir. Bir fincan kahve, yalnızca kahve değildir. Bir akşamüstü, yalnızca akşamüstü değildir. Sevdiğin insan, hayatın sıradan ayrıntılarına öyle sessizce karışır ki, ondan sonra hiçbir şey eskisi kadar sıradan kalmaz.


İşte aşk biraz da budur.


Bir insanın yokluğunun, varlığından daha fazla yer kaplamasıdır.


Bazen sevdiğin kişi yanındadır ama ona ulaşamazsın. Aynı odada oturursunuz, aynı gökyüzüne bakarsınız, aynı cümleleri duyarsınız; fakat kalpleriniz arasında görünmeyen bir duvar vardır. İşte o zaman anlarsın ki aşk yalnızca fiziksel bir yakınlık değildir. İnsan bazen birine sarıldığı hâlde ondan kilometrelerce uzakta olabilir. Bazen de arada şehirler, yıllar, hatta bir ömür varken sevdiğine hiç olmadığı kadar yakın hissedebilir kendini.


Aşkın hakiki yüzü biraz da burada saklıdır.


Çünkü aşk, “seni seviyorum” demekten ibaret değildir. Aşk, o cümlenin arkasında durabilmektir. Sevdiğin insanın kusurlarını gördüğünde sevgini yeniden seçebilmektir. Onun en güzel hâline değil, en kırgın hâline de bakabilmektir. Güldüğünde yanında olmak kolaydır; asıl mesele sustuğunda da elini bırakmamaktır.


Aşk, bir insanı değiştirmeye çalışmadan sevebilmektir.


Onu kendine benzetmeye uğraşmadan, olduğu hâliyle kabul edebilmektir.


Çünkü gerçek sevgi sahip olmak istemez yalnızca. Bazen korur, bazen bekler, bazen susar. Hatta bazen gitmesine izin verir. İşte insanın kalbini en çok yoran da budur. Sevdiğin kişinin iyiliği için ondan vazgeçmek zorunda kalmak...


Birini sevmek, her zaman onunla kalabilmek demek değildir.


Bazen sevdiğin insan başka bir yola gider ve sen onun ardından yalnızca güzel şeyler dilersin. İçinde fırtınalar koparken yüzüne sessiz bir gülümseme yerleşir. “Mutlu olsun,” dersin. Ve bu cümleyi kurduğun anda anlarsın ki aşk, bencillikten arınmaya başlamıştır.


Çünkü aşkın ilk hâli “Benim olsun.” der.


Olgunlaşmış hâli ise “İyi olsun.” diyebilir.


Belki de aşkın en hakiki yüzü budur.


Sevdiğini kendine ait görmemek.


Onu bir insan, bir ruh, bir hayat olarak sevmek.


Onun özgürlüğüne saygı duyarken kalbinde ona bir yer ayırabilmek.


Fakat bütün bunlar aşkı kolaylaştırmaz.


Tam tersine...


Aşk, insanın kalbine bir ağırlık bırakır.


Çünkü sevdiğin kişi, artık senin mutluluğunun da kırılganlığının da bir parçasıdır. Onun bir gülüşü seni dünyanın en mutlu insanı yapabilirken, bir susuşu bütün gününü karartabilir. Bir “nasılsın?” sorusu içini ısıtır, bir “kendine iyi bak” cümlesi ise bazen bir veda kadar ağır gelir.


İnsan aşkı yaşarken zamanın değerini de öğrenir.


Birlikte geçirilen bir saat, ayrılıktan sonra bir ömre dönüşebilir. Birlikte içilen son kahve, yıllar sonra bile hatırlanabilir. Bir kapının önünde edilen kısa bir veda, insanın hafızasında hayatının en uzun gecesi olarak kalabilir.


Çünkü aşk, zamanı da değiştirir.


Mutluyken saatler çabuk geçer.


Özlerken dakikalar bile ağırlaşır.


Beklerken zaman durur.


Ve kaybettiğinde geçmiş, geleceğinden daha kalabalık hâle gelir.


Belki de “çoktan daha büyük bir yokluk” tam olarak budur.


Bir insanın hayatından çıkmasıyla yalnızca o insanı kaybetmezsin. Onunla birlikte yaşayabileceğin ihtimalleri de kaybedersin.


Birlikte gidilemeyen yerler...


Birlikte kurulmamış sofralar...


Söylenmemiş sözler...


Tutulmayan eller...


Yaşanamayan yaşlar...


İşte insanı asıl bunlar yaralar.


Çünkü insan bazen olanı değil, olabilecek olanı özler.


Hiç yaşanmamış bir geleceğin yasını tutar.


Bir evin nasıl olacağını düşünür. O evde hangi perdelerin olacağını, sabahları kimin önce uyanacağını, pazar kahvaltısında hangi şarkının çalacağını hayal eder. Sonra bir gün bütün bunların yalnızca zihninde kaldığını fark eder.


İşte o zaman yokluk, yalnızca bir insanın yokluğu olmaktan çıkar.


Bir hayatın yokluğuna dönüşür.


Belki de aşkın en büyük acısı budur.


İnsanın sevdiğini değil, onunla olabilecek kendisini de kaybetmesidir.


Çünkü biz sevdiğimiz insanlarla yalnızca bir ilişki kurmayız. Onların yanında başka bir “ben” inşa ederiz. Daha cesur, daha neşeli, daha umutlu bir ben... Onlar gittiğinde bazen yalnızca onları değil, onların yanında olduğumuz kişiyi de kaybederiz.


Bu yüzden ayrılıklar insanı değiştirir.


Bazı insanlar ayrılıktan sonra daha sessiz olur.


Bazıları daha güçlü görünür.


Bazıları bir daha hiç kimseye aynı şekilde güvenmez.


Bazıları ise sevgiyi daha iyi öğrenir.


Çünkü aşk insana yalnızca sevmeyi öğretmez; kaybetmeyi, beklemeyi, affetmeyi ve gerektiğinde bırakmayı da öğretir.


Yine de aşkı yalnızca acıdan ibaret görmek haksızlık olur.


Aşk, insanın hayata bağlandığı en güzel yerlerden biridir.


Birinin sesini duyduğunda dünyanın biraz daha yaşanabilir gelmesidir.


Kalabalıkta yalnızca onun yüzünü seçebilmektir.


Birlikte susarken bile kendini yalnız hissetmemektir.


Bir insanın yanında “ev” duygusunu bulabilmektir.


Belki de insanın hayatında yaşayabileceği en büyük zenginliklerden biri, birinin yanında kendisi olmaktan korkmamaktır.


Aşk, kusurlarını saklamadan sevilmektir.


Bazen saçların dağınıkken, bazen gözlerin şişmişken, bazen hiçbir şey söylemek istemezken de birinin yanında kalabilmesidir.


Çünkü hakiki aşk, insanın en güzel hâline hayran olmak değildir yalnızca.


En kırılgan hâlini gördüğünde de elini tutabilmektir.


Ve belki aşkın en güzel tarafı, insanı kendisinden biraz olsun çıkarıp başka bir kalbin dünyasına götürmesidir.


Birinin acısını kendi acın gibi hissedersin.


Onun sevincine kendi sevincin kadar sevinirsin.


Onun korkusunu anlamaya çalışırsın.


Onun hayallerine yer açarsın.


Fakat burada ince bir çizgi vardır.


Aşk, kendini yok etmek değildir.


Sevmek uğruna kendinden vazgeçmek, her acıya katlanmak, her ihaneti affetmek, her kırgınlığı içine gömmek değildir.


Çünkü insan kendisini tamamen kaybettiğinde sevgi de anlamını kaybetmeye başlar.


Gerçek aşk iki insanın birbirinde kaybolması değil, birbirinin yanında kendisi olarak kalabilmesidir.


Birbirlerine sığınırken birbirlerini boğmamalarıdır.


Birbirlerinin hayatını küçültmek yerine büyütmeleridir.


Aşk, “sensiz yaşayamam” demekten çok, “seninle hayat daha güzel” diyebilmektir.


Çünkü sevgi, bağımlılık değildir.


Sevgi, beraberliğin içinde özgürlüğü de koruyabilmektir.


Belki de bu yüzden bazı aşklar yıllar geçtikçe daha da güzelleşir.


İnsan gençken aşkı daha çok heyecan sanır. Kalbin hızlı atması, geceleri konuşmak, özlemek, kıskanmak... Bunların hepsi aşkın güzel taraflarıdır ama aşkın tamamı değildir.


Yıllar geçtikçe insan başka bir şey öğrenir.


Aşk bazen sessizce çay koymaktır.


Bazen yorgun olduğunu söylemeden anlamaktır.


Bazen tartışmanın ortasında bile kırmamaya çalışmaktır.


Bazen “haklıyım” demek yerine “seni anlıyorum” diyebilmektir.


Bazen de hiçbir şey yapmadan aynı odada oturup huzur bulmaktır.


Aşk büyüdükçe gösterişten uzaklaşır.


Bir çiçek kadar sade, bir dua kadar sessiz olur.


Ve belki en güzeli de budur.


Çünkü hakiki aşk, seyirlik değildir.


Gösterilmek için değil, yaşanmak içindir.


İnsan bazen hayatında bir kez öyle birini sever ki, o insan gittikten sonra bile kalbinin bir köşesinde onun için ışık yanmaya devam eder. Yeni insanlar gelir, yeni hikâyeler başlar, hayat başka yönlere akar. Ama o ilk büyük sevginin bıraktığı iz tamamen silinmez.


Silinmek zorunda da değildir.


Çünkü her sevgi ömür boyu sürmek için gelmez.


Bazı insanlar hayatımıza kalmak için değil, bizi değiştirmek için girer.


Bize kendimizi öğretir.


Neye değer verdiğimizi gösterir.


Kalbimizin ne kadar derin olduğunu fark ettirir.


Ve bazen bize, bir insanı kaybettikten sonra bile sevginin nasıl hayatta kalabileceğini öğretir.


İşte aşkın hakiki yüzü belki de budur:


Kavuştuğunda şükretmek.


Kaybettiğinde güzel hatırlamak.


Kırıldığında kin tutmamak.


Gittiğinde arkasından beddua etmemek.


Ve bir gün yeniden sevebildiğinde, geçmişin sana öğrettiklerini unutmamak.


Aşk, insanın kalbine bırakılmış bir emanettir.


Kimi zaman bir ömür taşınır.


Kimi zaman bir mektubun arasında saklanır.


Kimi zaman bir bankın tahtasına kazınmış iki harfte yaşar.


Bazen bir fotoğrafın kenarında kalır.


Bazen de yalnızca insanın içinde, kimsenin bilmediği bir yerde sessizce nefes alır.


Ve belki yıllar sonra, bir akşamüstü yağmur yağarken, insan pencerenin önünde durup geçmişi hatırladığında yüzünde küçük bir tebessüm belirir.


Artık canı yanmıyordur.


Çünkü anlamıştır:


Bazı insanlar hayatımızdan gitse de, bize kattıkları sevgi gitmez.


Bazı aşklar bitse de, insanın sevme biçimini değiştirir.


Bazı vedalar kavuşmanın karşıtı değildir; insanın kendisine ulaşmasının başka bir yoludur.


Ve bazı yokluklar vardır ki, bir insanın yokluğundan çok daha büyüktür.


Çünkü insan bazen bir kişiyi değil, onunla birlikte hayal ettiği bütün bir hayatı özler.


Belki de bu yüzden aşk, yokluktan çok; çoktan daha büyük bir yokluktur.


Ama yine de...


İnsan sevmekten vazgeçmemelidir.


Çünkü aşkın bütün acısına rağmen, dünyada bir kalbin başka bir kalbe gerçekten dokunmasından daha büyük bir mucize var mıdır?


Bir insanın adını duyduğunda içinin ısınması...


Birinin mutluluğunu kendi mutluluğun gibi istemek...


Bir elin diğerine güvenle uzanması...


Ve bütün dünyanın gürültüsü içinde, yalnızca bir kişinin yanında sessizliğin bile huzur vermesi...


Belki aşk tam olarak budur.


Bir insanın hayatına girip orada sonsuza kadar kalması değil.


Bazen yalnızca birkaç yıl, birkaç ay, hatta birkaç gün kalıp sana kalbinin ne kadar büyük olduğunu göstermesidir.


Sonra gitse bile...


O kalbin bir daha asla eskisi kadar küçük olamamasıdır, vesselam.

Mehmet Aluç

Aşkı Anlatmak Kolay Değildir



Dilara Aksoy kardeşimin “Apseli Sözcükler Teşhisi” eserinden bir alıntı ile devam etmek isteğiyle kaleme alınmıştır.


“Aşk, yokluktan çok; çoktan daha büyük bir yokluktu.” — Dilara Aksoy


Aşkı anlatmak kolay değildir. Çünkü aşk, kelimelerin başladığı yerde değil, kelimelerin sustuğu yerde kendini gösterir. İnsan sevdiğinde çoğu zaman ne hissettiğini tam olarak anlatamaz. Bir bakışa sığdırır koca bir ömrü, bir sessizliğe binlerce cümle bırakır. Belki de bu yüzden aşk, insanın bildiği en güzel ve en ağır bilmecedir.


Aşkın hakiki yüzü, kavuşmanın sevincinden önce ayrılığın sessizliğinde görünür. Bir insan yanındayken onu sevmek güzeldir; fakat asıl mesele, yokluğunda da kalbinin aynı kişiye doğru dönmeye devam etmesidir. Çünkü insanın yanında olanı sevmesi kolaydır. Zor olan, araya mesafeler, yıllar, suskunluklar ve hayatın türlü imtihanları girdiğinde bile kalbinin bir köşesinde aynı ismi saklayabilmektir.


“Yokluk” dediğimiz şey bazen bir insanın artık hayatımızda olmamasıdır. Fakat aşkın tuhaflığı şuradadır: İnsan, sevdiğinin yokluğunda bile onunla yaşamaya devam eder. Bir şarkının içinde çıkar karşısına, sokaktan geçen bir kokuda, eski bir fotoğrafın kenarında, yağmurun cama vuruşunda... Bir zamanlar birlikte yürüdüğün bir sokak, artık yalnızca bir sokak değildir. Bir fincan kahve, yalnızca kahve değildir. Bir akşamüstü, yalnızca akşamüstü değildir. Sevdiğin insan, hayatın sıradan ayrıntılarına öyle sessizce karışır ki, ondan sonra hiçbir şey eskisi kadar sıradan kalmaz.


İşte aşk biraz da budur.


Bir insanın yokluğunun, varlığından daha fazla yer kaplamasıdır.


Bazen sevdiğin kişi yanındadır ama ona ulaşamazsın. Aynı odada oturursunuz, aynı gökyüzüne bakarsınız, aynı cümleleri duyarsınız; fakat kalpleriniz arasında görünmeyen bir duvar vardır. İşte o zaman anlarsın ki aşk yalnızca fiziksel bir yakınlık değildir. İnsan bazen birine sarıldığı hâlde ondan kilometrelerce uzakta olabilir. Bazen de arada şehirler, yıllar, hatta bir ömür varken sevdiğine hiç olmadığı kadar yakın hissedebilir kendini.


Aşkın hakiki yüzü biraz da burada saklıdır.


Çünkü aşk, “seni seviyorum” demekten ibaret değildir. Aşk, o cümlenin arkasında durabilmektir. Sevdiğin insanın kusurlarını gördüğünde sevgini yeniden seçebilmektir. Onun en güzel hâline değil, en kırgın hâline de bakabilmektir. Güldüğünde yanında olmak kolaydır; asıl mesele sustuğunda da elini bırakmamaktır.


Aşk, bir insanı değiştirmeye çalışmadan sevebilmektir.


Onu kendine benzetmeye uğraşmadan, olduğu hâliyle kabul edebilmektir.


Çünkü gerçek sevgi sahip olmak istemez yalnızca. Bazen korur, bazen bekler, bazen susar. Hatta bazen gitmesine izin verir. İşte insanın kalbini en çok yoran da budur. Sevdiğin kişinin iyiliği için ondan vazgeçmek zorunda kalmak...


Birini sevmek, her zaman onunla kalabilmek demek değildir.


Bazen sevdiğin insan başka bir yola gider ve sen onun ardından yalnızca güzel şeyler dilersin. İçinde fırtınalar koparken yüzüne sessiz bir gülümseme yerleşir. “Mutlu olsun,” dersin. Ve bu cümleyi kurduğun anda anlarsın ki aşk, bencillikten arınmaya başlamıştır.


Çünkü aşkın ilk hâli “Benim olsun.” der.


Olgunlaşmış hâli ise “İyi olsun.” diyebilir.


Belki de aşkın en hakiki yüzü budur.


Sevdiğini kendine ait görmemek.


Onu bir insan, bir ruh, bir hayat olarak sevmek.


Onun özgürlüğüne saygı duyarken kalbinde ona bir yer ayırabilmek.


Fakat bütün bunlar aşkı kolaylaştırmaz.


Tam tersine...


Aşk, insanın kalbine bir ağırlık bırakır.


Çünkü sevdiğin kişi, artık senin mutluluğunun da kırılganlığının da bir parçasıdır. Onun bir gülüşü seni dünyanın en mutlu insanı yapabilirken, bir susuşu bütün gününü karartabilir. Bir “nasılsın?” sorusu içini ısıtır, bir “kendine iyi bak” cümlesi ise bazen bir veda kadar ağır gelir.


İnsan aşkı yaşarken zamanın değerini de öğrenir.


Birlikte geçirilen bir saat, ayrılıktan sonra bir ömre dönüşebilir. Birlikte içilen son kahve, yıllar sonra bile hatırlanabilir. Bir kapının önünde edilen kısa bir veda, insanın hafızasında hayatının en uzun gecesi olarak kalabilir.


Çünkü aşk, zamanı da değiştirir.


Mutluyken saatler çabuk geçer.


Özlerken dakikalar bile ağırlaşır.


Beklerken zaman durur.


Ve kaybettiğinde geçmiş, geleceğinden daha kalabalık hâle gelir.


Belki de “çoktan daha büyük bir yokluk” tam olarak budur.


Bir insanın hayatından çıkmasıyla yalnızca o insanı kaybetmezsin. Onunla birlikte yaşayabileceğin ihtimalleri de kaybedersin.


Birlikte gidilemeyen yerler...


Birlikte kurulmamış sofralar...


Söylenmemiş sözler...


Tutulmayan eller...


Yaşanamayan yaşlar...


İşte insanı asıl bunlar yaralar.


Çünkü insan bazen olanı değil, olabilecek olanı özler.


Hiç yaşanmamış bir geleceğin yasını tutar.


Bir evin nasıl olacağını düşünür. O evde hangi perdelerin olacağını, sabahları kimin önce uyanacağını, pazar kahvaltısında hangi şarkının çalacağını hayal eder. Sonra bir gün bütün bunların yalnızca zihninde kaldığını fark eder.


İşte o zaman yokluk, yalnızca bir insanın yokluğu olmaktan çıkar.


Bir hayatın yokluğuna dönüşür.


Belki de aşkın en büyük acısı budur.


İnsanın sevdiğini değil, onunla olabilecek kendisini de kaybetmesidir.


Çünkü biz sevdiğimiz insanlarla yalnızca bir ilişki kurmayız. Onların yanında başka bir “ben” inşa ederiz. Daha cesur, daha neşeli, daha umutlu bir ben... Onlar gittiğinde bazen yalnızca onları değil, onların yanında olduğumuz kişiyi de kaybederiz.


Bu yüzden ayrılıklar insanı değiştirir.


Bazı insanlar ayrılıktan sonra daha sessiz olur.


Bazıları daha güçlü görünür.


Bazıları bir daha hiç kimseye aynı şekilde güvenmez.


Bazıları ise sevgiyi daha iyi öğrenir.


Çünkü aşk insana yalnızca sevmeyi öğretmez; kaybetmeyi, beklemeyi, affetmeyi ve gerektiğinde bırakmayı da öğretir.


Yine de aşkı yalnızca acıdan ibaret görmek haksızlık olur.


Aşk, insanın hayata bağlandığı en güzel yerlerden biridir.


Birinin sesini duyduğunda dünyanın biraz daha yaşanabilir gelmesidir.


Kalabalıkta yalnızca onun yüzünü seçebilmektir.


Birlikte susarken bile kendini yalnız hissetmemektir.


Bir insanın yanında “ev” duygusunu bulabilmektir.


Belki de insanın hayatında yaşayabileceği en büyük zenginliklerden biri, birinin yanında kendisi olmaktan korkmamaktır.


Aşk, kusurlarını saklamadan sevilmektir.


Bazen saçların dağınıkken, bazen gözlerin şişmişken, bazen hiçbir şey söylemek istemezken de birinin yanında kalabilmesidir.


Çünkü hakiki aşk, insanın en güzel hâline hayran olmak değildir yalnızca.


En kırılgan hâlini gördüğünde de elini tutabilmektir.


Ve belki aşkın en güzel tarafı, insanı kendisinden biraz olsun çıkarıp başka bir kalbin dünyasına götürmesidir.


Birinin acısını kendi acın gibi hissedersin.


Onun sevincine kendi sevincin kadar sevinirsin.


Onun korkusunu anlamaya çalışırsın.


Onun hayallerine yer açarsın.


Fakat burada ince bir çizgi vardır.


Aşk, kendini yok etmek değildir.


Sevmek uğruna kendinden vazgeçmek, her acıya katlanmak, her ihaneti affetmek, her kırgınlığı içine gömmek değildir.


Çünkü insan kendisini tamamen kaybettiğinde sevgi de anlamını kaybetmeye başlar.


Gerçek aşk iki insanın birbirinde kaybolması değil, birbirinin yanında kendisi olarak kalabilmesidir.


Birbirlerine sığınırken birbirlerini boğmamalarıdır.


Birbirlerinin hayatını küçültmek yerine büyütmeleridir.


Aşk, “sensiz yaşayamam” demekten çok, “seninle hayat daha güzel” diyebilmektir.


Çünkü sevgi, bağımlılık değildir.


Sevgi, beraberliğin içinde özgürlüğü de koruyabilmektir.


Belki de bu yüzden bazı aşklar yıllar geçtikçe daha da güzelleşir.


İnsan gençken aşkı daha çok heyecan sanır. Kalbin hızlı atması, geceleri konuşmak, özlemek, kıskanmak... Bunların hepsi aşkın güzel taraflarıdır ama aşkın tamamı değildir.


Yıllar geçtikçe insan başka bir şey öğrenir.


Aşk bazen sessizce çay koymaktır.


Bazen yorgun olduğunu söylemeden anlamaktır.


Bazen tartışmanın ortasında bile kırmamaya çalışmaktır.


Bazen “haklıyım” demek yerine “seni anlıyorum” diyebilmektir.


Bazen de hiçbir şey yapmadan aynı odada oturup huzur bulmaktır.


Aşk büyüdükçe gösterişten uzaklaşır.


Bir çiçek kadar sade, bir dua kadar sessiz olur.


Ve belki en güzeli de budur.


Çünkü hakiki aşk, seyirlik değildir.


Gösterilmek için değil, yaşanmak içindir.


İnsan bazen hayatında bir kez öyle birini sever ki, o insan gittikten sonra bile kalbinin bir köşesinde onun için ışık yanmaya devam eder. Yeni insanlar gelir, yeni hikâyeler başlar, hayat başka yönlere akar. Ama o ilk büyük sevginin bıraktığı iz tamamen silinmez.


Silinmek zorunda da değildir.


Çünkü her sevgi ömür boyu sürmek için gelmez.


Bazı insanlar hayatımıza kalmak için değil, bizi değiştirmek için girer.


Bize kendimizi öğretir.


Neye değer verdiğimizi gösterir.


Kalbimizin ne kadar derin olduğunu fark ettirir.


Ve bazen bize, bir insanı kaybettikten sonra bile sevginin nasıl hayatta kalabileceğini öğretir.


İşte aşkın hakiki yüzü belki de budur:


Kavuştuğunda şükretmek.


Kaybettiğinde güzel hatırlamak.


Kırıldığında kin tutmamak.


Gittiğinde arkasından beddua etmemek.


Ve bir gün yeniden sevebildiğinde, geçmişin sana öğrettiklerini unutmamak.


Aşk, insanın kalbine bırakılmış bir emanettir.


Kimi zaman bir ömür taşınır.


Kimi zaman bir mektubun arasında saklanır.


Kimi zaman bir bankın tahtasına kazınmış iki harfte yaşar.


Bazen bir fotoğrafın kenarında kalır.


Bazen de yalnızca insanın içinde, kimsenin bilmediği bir yerde sessizce nefes alır.


Ve belki yıllar sonra, bir akşamüstü yağmur yağarken, insan pencerenin önünde durup geçmişi hatırladığında yüzünde küçük bir tebessüm belirir.


Artık canı yanmıyordur.


Çünkü anlamıştır:


Bazı insanlar hayatımızdan gitse de, bize kattıkları sevgi gitmez.


Bazı aşklar bitse de, insanın sevme biçimini değiştirir.


Bazı vedalar kavuşmanın karşıtı değildir; insanın kendisine ulaşmasının başka bir yoludur.


Ve bazı yokluklar vardır ki, bir insanın yokluğundan çok daha büyüktür.


Çünkü insan bazen bir kişiyi değil, onunla birlikte hayal ettiği bütün bir hayatı özler.


Belki de bu yüzden aşk, yokluktan çok; çoktan daha büyük bir yokluktur.


Ama yine de...


İnsan sevmekten vazgeçmemelidir.


Çünkü aşkın bütün acısına rağmen, dünyada bir kalbin başka bir kalbe gerçekten dokunmasından daha büyük bir mucize var mıdır?


Bir insanın adını duyduğunda içinin ısınması...


Birinin mutluluğunu kendi mutluluğun gibi istemek...


Bir elin diğerine güvenle uzanması...


Ve bütün dünyanın gürültüsü içinde, yalnızca bir kişinin yanında sessizliğin bile huzur vermesi...


Belki aşk tam olarak budur.


Bir insanın hayatına girip orada sonsuza kadar kalması değil.


Bazen yalnızca birkaç yıl, birkaç ay, hatta birkaç gün kalıp sana kalbinin ne kadar büyük olduğunu göstermesidir.


Sonra gitse bile...


O kalbin bir daha asla eskisi kadar küçük olamamasıdır, vesselam.

Mehmet Aluç


Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Aşkı Anlatmak Kolay Değildir

Aşkı Anlatmak Kolay Değildir

kul mehmet kul mehmet