Gülüşü Güzel Babam
GÜLÜŞÜ GÜZEL BABAM
22 Ağustos 2026
Dün gözyaşlarımı silip annemi aradım.
Sesimi toparlamış, hiçbir şey olmamış gibi konuşmuştum. Annem hiçbir şey hissetmedi. Babam da...
Ya da belki ben, yıllar içinde hiçbir şey belli etmeden konuşmayı öyle iyi öğrenmiştim ki onlar da anlamadılar. İnsan zamanla kendi acısını saklamayı öğreniyor. Önce gözyaşlarını başkalarının yanında tutmayı, sonra sesinin titremesini bastırmayı, en sonunda da “iyiyim” derken gerçekten iyiymiş gibi konuşmayı...
Belki annemle babam yaşlandıkça kendi dertlerinin içine daha fazla çekildiler. İnsan yaşlandığında dünyanın yükü kendi omuzlarına daha ağır geliyor olabilir. Etrafında olup bitenleri eskisi kadar fark etmiyor, başkasının sesindeki küçücük değişiklikleri yakalayamıyor olabilir. Belki de bunun adı bencillik değildi.
Ama insan yine de bazen soruyor:
Ben bu kadar görünmez miydim?
Yıllardır onların karşısında güçlü durmaya, derdimi kendime saklamaya, kimseyi kendi yükümle yormamaya çalışırken, acaba onları buna ben mi alıştırdım? Belki de kendi içimde büyüttüğüm sessizlik, sonunda herkesin gözünde “Çiğdem’in bir şeyi yok” anlamına geldi.
Oysa dün vardı.
Hatice vardı.
Malkara vardı.
Çocuklarımızın birlikte büyüdüğü yıllar vardı.
Bir çayın buğusunda yıllar önce kaybolmuş bir arkadaşın yüzü vardı.
Ve ben telefonu kapattığımda annem benim gözyaşlarımı bilmiyordu. Babam da bilmiyordu. Onlara anlatmadım. Belki de yıllardır yaptığım şeyi yine yaptım: Acımı sesimin arkasına sakladım.
Sonra anneme, “Size geleceğim, istediğin bir şey var mı?” dedim.
Üzüm, karpuz ve bir de gül böreği istedi.
Arabama bindim. Anamın siparişlerini tedarik edip yola koyuldum. Yolda önce Mine’yi, annemlere varmadan önce de Yasemin’i aradım. İkisi de gelemeyeceklerini söylediler.
Mine saçını boyayacakmış.
“Yarın düğün var,” dedi.
Yasemin ise düğünden hemen sonra yazlık evine dönmüş. Malum, düğün sezonundayız bu aralar, diye geçirdim içimden. Annem onunla telefonda konuşmuş. Yasemin’i görmeden hemen döndüğü için anam biraz kırılmış.
Bir de annem, “Bugün Balıkesir bulutlu,” demiş.
Oysa Balıkesir güneşliydi. Hem de sıcaktı.
Yine üzüldüm için için.
Annemin gözleri artık gitgide güneşli günleri fark etmiyor.
İnsan bunu düşününce, havanın sıcaklığı bile içine dokunuyor.
Neyse, nerede kalmıştım?
Zili çaldım.
Bu sefer duydu, çok şükür.
Bazen televizyonun sesi son ses olunca, malum, kulaklar duymuyor. Bir yandan zile basıyorum, bir yandan telefonla arıyorum. Neyse ki bu defa kapıyı hemen açtı.
İçeri girdim. Elimde üzümüm, karpuzum, gül böreğim...
Sanki elimde yiyeceklerden çok, çocukluğumdan kalma bir şeyler taşıyorum.
Annemle babamı Çamlık On On’a götüreceğim. Ama önce babamın saç ve sakal tıraşını yaptırmam gerekiyor.
Babam son zamanlarda benimle iletişim kurmayı reddediyor. Benimle pek konuşmuyor ama annemle konuşuyor. Ben de arada kalıyorum.
Tıraştan sonra Çamlık On On’a geçtik. Kahvelerimizi içtik. Bir süre oturduk, konuştuk. Sonra babam yine tutturdu:
“Giderim ben aşağı doğru.”
Nereye gidecek sanki?
Evde zor yürüyor. Tuvalete gitmek bile başlı başına bir mesele. Başı dönüyor. Birazı da psikolojik galiba. Dışarı çıkmak istemiyor, hep yatmak istiyor. Ama bir yandan da kendi kararlarını kendi vermek, istediği yere gidebilmek istiyor. Bedeni onu dinlemiyor, aklı ise hâlâ gitmek istediği yerde.
İstediği olmadı tabii.
Sonra söylendi:
“Herkes kendini düşünüyor. Beni düşünen yok.”
Oysa ben oradayım.
Götürüyorum, getiriyorum, saçını sakalını yaptırıyorum, ihtiyaçlarını alıyorum. Ama insan bazen yaptığı şeylerin görülmesini değil, kendisinin görülmesini istiyor. Sanırım babam da biraz bunu istiyor.
Sonra yine aynı şeyleri konuşuyoruz.
Aynı cümleler, aynı itirazlar, aynı cevaplar...
Yaşlılık böyle bir şey galiba. Zaman ileriye doğru akıyor ama konuşmalar bazen aynı yerde dönüp duruyor.
Derken babam gülüveriyor.
Gülüşü güzel.
Annem de hemen fark ediyor:
“Gülüyor baban. Gülüşü güzel,” diyor.
Keşke sık sık gülse.
Annemin o küçücük cümlesinde babama duyduğu sevgi var. Bunca söylenmenin, yakınmanın, yorgunluğun arasında hâlâ onun gülüşünü güzel buluyor.
Sonra annem babama dönüyor:
“Beni de düşün. Beni düşünen var mı?”
İşte...
Minik bir kavga.
Aslında kavga bile değil.
Üçümüzün de kendi derdini anlatmaya çalıştığı, birbirimizin derdini duymaya çalışırken kendi sesimizi biraz fazla yükselttiğimiz küçük bir aile içi çarpışma.
Ben onları düşünüyorum.
Onlar da beni düşündüklerini sanıyorlar.
Ama galiba hepimiz, tam o anda, biraz da kendimizin düşünülmesini istiyoruz.
Belki de aile olmak biraz böyle bir şey.
Herkes birbirini düşünürken, herkesin içinde sessizce aynı cümle dolaşır:
“Beni de düşün.”
Sonra babam yine gülüyor.
Annem yine onun gülüşüne bakıyor.
Ben de ikisine bakıp içimden geçiriyorum:
Gülüşü güzel babam...
H. Çiğdem Deniz
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.