Beyaz Ölümün Kroniği
Zaman, Allahuekber’in taş basamaklarında dondu,
O gece Bardız’ın sırtlarında saatler,
İnsanın kendi etini kemiren bir kış uykusuna yatmıştı.
Çam dallarında asılı kalan donmuş fenerler,
Karanlığı aydınlatmıyor, yalnızca soğuğu somutlaştırıyordu.
Yemen’in kızgın kumlarından sökülüp getirilen yetmiş bin can,
Burada, gökyüzünün kilitlendiği o amansız beyazlıkta,
Kendi nefeslerinin sıcaklığına sarılmak isterken eriyordu.
Atların kirpiklerinden sarkan buz kristalleri,
Şafağın doğmayı unuttuğu bir göğe saplanan iğneler gibiydi;
Ve her nefer, merminin değil, havanın insafına terk edilmişti.
Karadeniz'in derinliklerinde boğulmuştu ordunun umudu, daha yola çıkmadan;
Bezm-i Âlem, Bahr-i Ahmer ve Mithat Paşa, üç koca gövde,
Rus torpillerinin aleviyle haritalardan silinirken sessizce,
Tonlarca kışlık giysi, çizmeler ve erzak, denizin soğuk karanlığına gömüldü.
İstanbul’un göndermediği, gönderemediği o sıcaklık,
Trabzon limanına ulaşamayan o son şefkat, askerin kaderini mühürledi.
Sırtlarında yazlık keten kaputlar, ayaklarında çarıklar,
Gözleri yollarda, limandan gelecek bir haberi bekleyen o masum gözler,
Karadeniz’in dalgalarında batan ümitle birlikte dağ başlarında yapayalnız kaldı.
Yetmezmiş gibi fırtına ve açlık, bir sinsi düşman daha sızdı siperlere;
Kumaşların kıvrımlarında büyüyen, temiz kanı zehirleyen o görünmez bela.
Tifüs, o soğuk koğuşların, o loş çadırların nemli karanlığında,
Kurşundan daha hızlı, daha sessiz biçmeye başladı canları.
Dondurucu ayazın ortasında, yüksek ateşle yanan bedenler,
Karların üstüne yığılırken çölün sıcağını sayıklıyordu hezeyanlar içinde.
Bir nefer, yarasını saracak bir sargı bezi bile bulamazken,
Gözleri açık gidenlerin lekeli teninde, koca bir ordunun çaresizliği okundu;
Ölüm, arkada bir kurşun izi bile bırakmadan, koğuş koğuş, çadır çadır gezdi.
Bir fırtına koptu ki ovada, ses hiyerarşiyi sildi süpürdü.
Rütbeler, donmuş yakalardan düşen kurşun levhalar gibi değersizdi artık.
Tüfeğin demirine yapışan parmaklar, etten ayrılmıyordu;
Çelik, insanın sıcaklığını hoyratça emen bir asalağa dönüşmüştü.
O gün dağ, sadece bir coğrafya parçası değil;
İçine çekilen her nefeste ciğerleri yırtan keskin bir cam kırığıydı.
Göz kapakları ağırlaştıkça, ölümün beyaz kadifesi cazip geliyor,
Uyku, cephede verilebilecek en amansız, en tatlı taviz oluyordu.
Birbirinin sırtına yaslanarak ısınmaya çalışan iki köylü çocuğu,
Gecenin sonunda tek bir taş blok gibi kenetlenmiş,
Ruhlarını, birbirlerinin göğsünde atan o son cılız vuruşa emanet etmişti.
Strateji odalarında çizilen o kırmızı, mağrur oklar,
Yırtık çoraplardan sızan irinin ve kanın içinde boğuldu.
Sayıların soğuk kibri, bir çocuğun donmuş gözbebeğindeki son anı resminde donakaldı:
Orada ne ihtişamlı bir sancak vardı ne de zafer marşları.
Yalnızca çorbasına doğrayacak bir parça kuru ekmeğin hayali,
Ve memlekette bırakılan, ocak başında tütün saran bir babanın gölgesi.
Onlar ki arkalarında ne bir iz bıraktılar ne de bir mezar taşı;
Gözlerinde Akdeniz’in maviliğini, avuçlarında ise çölün sıcağını taşıyarak
Kendilerini tarihin en uzun, en sessiz uykusuna bırakan isimsiz neferlerdi.
Ocak ayı, haritalarda kaybedilen bir mevzi değil,
Kurşun atmadan toprağın koynuna dökülen o temiz alınların,
Bizim adımıza ödediği o dehşetli, o sessiz kefarettir.
Şimdi ne zaman dağlara amansız bir kar düşse,
O beyazlığın altında titreyen bir ordunun nefesi duyulur.
Bir daha hiçbir kibir,
İnsanın canını bir sayı gibi namlunun ucuna sürmesin diye,
Tarihin buz tutmuş göğsüne kazınan, sessiz ve kan kırmızı bir çığlıktır Sarıkamış.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.