Tok Bir Hayat
Otobüs akşamı taşıyordu.
Camların dışında
şehir, ışıklarını yeni yakmış bir ev gibiydi;
bazı pencerelerde yemek vardı,
bazılarında kavga,
bazılarında kimsenin dönmediği odalar.
İnsanlar yan yana oturuyordu
ama herkes kendi evine gidiyordu.
Bir koltuk ötede
küçük bir kız çocuğu vardı.
Ayakları yere değmiyordu.
Ayakkabılarının uçları
otobüsün her freninde
havada iki küçük salıncak gibi sallanıyordu.
Babası yanında oturmuştu.
Kız bir şey anlatıyordu.
Çok önemli bir şeydi belli ki.
Çünkü elleri de konuşuyordu.
— Baba, bugün öğretmen bana yıldız verdi.
Adam gülümsedi.
— Neden?
— Resmimi beğendi.
— Ne çizdin?
Kız biraz düşündü.
Sonra:
— Seni.
Adam güldü.
Öyle büyük değil.
İnsanın kendisine ait olmayan bir mutluluğu
başkasından ödünç alırken çıkardığı
küçük bir gülüştü bu.
— Benim neyimi çizdin?
— Her şeyini.
— Benim her şeyim ne?
Kız babasına baktı.
Bir çocuğun
bir yetişkine söyleyebileceği en basit
ve en ağır cevabı verdi:
— Babam olmanı.
Adamın yüzünde
bir anlığına bütün şehir söndü.
Sonra otobüs bir çukura girdi.
Kızın başı babasının omzuna çarptı.
— Acıdı mı?
— Biraz.
Adam kızının saçını düzeltti.
— Geçti mi?
— Geçti.
Çocukların bazı yaraları
ne kadar kısa sürüyor, diye düşündü adam.
Sonra kız yeniden konuştu.
— Eve gidince bana masal anlatacak mısın?
— Anlatırım.
— Dün yarısında uyuyakalmıştım.
— Biliyorum.
— Sen bitirdin mi?
— Bitirdim.
— Ben yokken mi?
— Sen uyuyordun.
Kız kaşlarını çattı.
— Ben uyurken masal bitmez ki.
Adam sustu.
Sonra:
— Haklısın.
Otobüs ilerledi.
Şehrin ışıkları camda
çocukların yüzüne vurup kayboluyordu.
Adam onları izliyordu.
Otuzlarının ortasında değildi daha,
ama artık gençliğin arkasından
kapıyı kapatmayı düşünmeye başlamıştı.
Bekârlık bazen özgürlük değildi.
Bazen
akşam eve geldiğinde
kimsenin “geldin mi?” dememesiydi.
Bazen buzdolabının
senden başka kimseyi tanımamasıydı.
Bazen bir pazar sabahı
uyanıp tavana bakmak
ve günün senden başka
hiçbir şey beklemediğini anlamaktı.
Adam ilk kez o akşam
evinin sessizliğini düşünmedi.
Başka bir ev düşündü.
Koridorda küçük ayak sesleri.
Mutfaktan gelen tabak sesi.
Kapının açılması.
— Baba!
Bir çocuk koşuyor.
Küçük eller
pantolonunun dizlerine sarılıyor.
Adam eğiliyor.
Saçlarını kokluyor.
Kız çocuğu.
Otobüsteki gibi.
Pijamaları biraz büyük.
Bir çorabı kaymış.
Elinde yarısı yenmiş bir elma.
— Bugün ne yaptın?
— Seni bekledim.
Adamın içinde
yıllardır kapalı duran bir oda
sessizce açıldı.
İçeri güneş girdi.
Bir masa vardı.
Dört sandalye.
Duvarın birinde
çocuğun yaptığı resimler.
Buzdolabında mıknatısla tutturulmuş
yamuk bir kâğıt:
Babam.
Adam o kâğıda baktı.
Kendini
ilk kez birinin hayatında
başrol gibi gördü.
Sonra bir kadın geçti hayalinden.
Yorgun bir akşam.
Mutfakta ışık yanıyor.
Kadın:
— Çay koydum.
Adam:
— Geliyorum.
Çocuk odasından ses:
— Baba!
— Ne oldu?
— Uyuyamıyorum.
Adam gülümsüyor.
— Gel.
Küçük bir beden
gecenin içinden çıkıp
onun kollarına giriyor.
Adam yatağın kenarına oturuyor.
Çocuğun başını okşuyor.
Dışarıda yağmur.
İçeride nefes.
Bir evin
dünyaya karşı kurduğu en küçük savunma.
Adam düşündü:
Benim de böyle bir evim olabilir.
Tam o sırada
içindeki başka biri konuştu.
Soğuk.
Düz.
Aceleyi sevmeyen.
Duyguların üzerine
cetvel koyan biri.
Olabilir.
Ama olmak zorunda değil.
Adam camdaki yansımasına baktı.
Yansıma konuşmaya devam etti.
Ya mutlu olmazsan?
Bir soru.
Arkasından başka bir soru.
Ya evlendiğin kadın
sandığın kişi çıkmazsa?
Bir başkası.
Ya sevgi azalırsa?
Sonra:
Ya çocuk hastalanırsa?
Ya faturalar masada birikirse?
Ya işini kaybedersen?
Ya evin içinde iki insan
birbirine yabancılaşırsa?
Adamın kafasında
az önceki sıcak evin duvarları
yavaş yavaş çatlamaya başladı.
Masanın üzerindeki tabaklar kalktı.
Çocuk sustu.
Kadın pencerenin önünde
arkasını döndü.
Adamın içindeki mantık
henüz gerçekleşmemiş felaketlere
anahtar teslim evler dağıtıyordu.
Sonra en sessiz yerden vurdu.
Çocuğa baktı.
Otobüsteki küçük kıza.
Bir gün büyüyecekti.
Ayakları yere değecekti.
Sonra kapıya ulaşacaktı.
Sonra başka bir eve.
Başka insanlara.
Başka bir hayata.
Adam bunu düşündü.
Küçük kızın
şimdiki elleri yerine
bir gün telefon tutan ellerini gördü.
Şimdiki:
— Baba.
yerine
— Baba, sonra konuşuruz.
duydu.
Çocukluğun
bir insanın yanında sonsuza kadar kalmadığını hatırladı.
Bir gün odanın kapısı kapanır.
Bir gün anahtar başka bir cebin içinde taşınır.
Bir gün sarılmak yerine
mesaj gelir.
Bir gün çocuk
babasının hayatındaki en yakın insan olmaktan çıkıp
uzakta yaşayan bir yetişkine dönüşür.
Adamın zihni
henüz doğmamış kızının
henüz yaşanmamış uzaklığını
şimdiden özlemeye başladı.
Ya seni sınırlarsa?
dedi içindeki ses.
Ya onun yüzünden istediğin yere gidemezsen?
Ya hayatını ona göre kurarsan?
Ya yıllarını verirsen
ve sonunda senden uzaklaşırsa?
Adam bir şey söylemedi.
Otobüs ilerledi.
Küçük kız hâlâ babasının yanında oturuyordu.
Henüz hiçbir şey kaybolmamıştı.
Ama adamın zihninde
gelecek çoktan cenaze kaldırıyordu.
Kız başını babasının omzuna koydu.
Adam ona baktı.
Bir insanın başka bir insana
bu kadar güvenebilmesi
ona garip geldi.
Sonra kendi çocukluğunu düşündü.
Kendi babasını.
Kendi evini.
Kendi sustuklarını.
İnsanın bazen
yaşamadığı şeylerden değil,
yaşadığı şeylerin tekrarından korktuğunu düşündü.
Otobüs bir durakta durdu.
Baba ayağa kalktı.
Kızın montunu düzeltti.
— İnecek miyiz?
— Evet.
— Eve mi?
— Eve.
Kız babasının elini tuttu.
Otobüsten indiler.
Adam camdan onları izledi.
Kız yürürken
bir kez dönüp otobüse baktı.
Sonra babasının elini daha sıkı tuttu.
Şehir onları yuttu.
Otobüs tekrar hareket etti.
Adam camda
kendi yüzünü gördü.
Az önce kurduğu ev
yoktu.
Kadın yoktu.
Çocuk yoktu.
Duvarlarda resim yoktu.
Mutfakta ışık yoktu.
Yalnızca kendisi vardı.
Ve kendisinin
haklı olma ihtimali.
Bu ihtimal
ona nedense mutluluk vermedi.
Ama güven verdi.
İnsan bazen
mutlu olmak yerine
yanılmamayı seçer.
Otobüs son duraklara yaklaşırken
şehir seyrekleşti.
Apartmanlar azaldı.
Işıklar birbirinden uzaklaştı.
Adam indi.
Eve doğru yürüdü.
Anahtarını çıkardı.
Kapıyı açtı.
İçeride hiçbir ses yoktu.
Lambayı yaktı.
Ayakkabılarını çıkardı.
Ceketini astı.
Mutfaktan geçerken
masaya baktı.
Tek sandalye.
Bir bardak.
Bir tabak.
Buzdolabının üzerinde
kimsenin çizmediği bir resim için
boş kalan beyaz bir mıknatıs.
Adam salona geçti.
Televizyonu açmadı.
Telefonuna bakmadı.
Pencerenin önünde durdu.
Camda yine kendisi vardı.
Bu kez arkasında
hiç kimse yoktu.
Bir süre öylece kaldı.
Sonra otobüsü hatırladı.
Küçük kızın ayaklarını.
Babasıyla konuşmasını.
“Ben yokken masal bitmez ki.”
deyişini.
Adam gözlerini kapattı.
Bir an için
evinin içine küçük bir ses doldu.
— Baba.
Gözlerini açtı.
Ses yoktu.
Ev yine sessizdi.
Adam mutfağa gidip
kendine bir bardak su koydu.
Suyu içti.
Bardağı tezgâha bıraktı.
Hayatı boyunca
kaybetmekten korktuğu şeylerin
hiçbirini kaybetmemişti.
Çünkü hiçbirine sahip olmamıştı.
Korktuğu yalnızlık
onu korumuştu.
Koruduğu hayat
onu yalnız bırakmıştı.
Gece ilerledi.
Şehrin ışıkları tek tek sönerken
adamın evinde yalnızca mutfak lambası kaldı.
Ve adam o gece
hayatında ilk kez
bir şeyin eksik olduğunu değil,
neyi eksik bıraktığını düşündü.
Sonra yatağına gitti.
Çift kişilik yatağın
kendi tarafına uzandı.
Öbür taraf
hiç kullanılmamıştı.
Belki de bütün mesele buydu.
Bazı insanlar hayatlarını
kaybettikleriyle ölçer.
Bazıları sahip olduklarıyla.
Adam uzun süre tavana baktı.
Ve sonunda
kendi kendine söyledi:
“Kaybettiklerim çoktu.
Kazandıklarım tok.”
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.