Simülasyon Güncesi
Bölüm I — Bilinçli Esaret: Arzularına Tutsak Tanrı
"Yarattığın mabedin tavanı ne zaman çöker üzerine?"
Hiç sormadım bunu kendime.
Kaçtım bu sorudan.
Cevabı kendi gözlerimde aramaktan korktuğum gün,
gözlerim bir başkasının kırık aynasında çoktan can vermişti.
İlk kıvılcım çaktığında, sadece kenarda durup izleyen o ürkek çocuktum.
Sonra bir baktım, masanın üzerindeki o kanlı oyun kartlarının tam ortasındayım.
Ve en nihayetinde, kumarbaz da bendim, hileli zar da...
Oyunun ta kendisi olmuştum.
Benim bir adım yok, bir kimliğim de.
Ben, Tanrı’nın o kibirli, oyun kuran gölgesiyim;
aynaya baktığında kendi yalanlarına inanacak kadar zavallı bir bilinç...
Her şeyi çözdüm sanıyordum.
Formülleri, şüpheleri, doğurulan o geveze cevapları...
Ama en basit olanı, o en ağır eşiği aşamadım:
Kendi etimin ve egomun sınırlarını.
Bu karmaşayı ben ördüm:
Işıkla gölgenin bitmeyen savaşı,
insanın metale karşı çaresiz yenilgisi,
düzenin içinden fışkıran vahşi kaos...
Hepsi zihnimin odalarında biriken o kirli tortunun dışa vurumuydu.
Şimdi kendi odalarımın içinde kaybolmuş bir yabancıyım.
Çünkü içimdeki açlık, saf bir anlam arayışı değildi, biliyorum.
Ben sadece hükmetmek istedim.
Bilmeyi değil,
o bilginin altında ezilen nefesleri avcumun içinde tutmayı arzuladım.
Zehirli bir güç tutkusuydu bu.
Ve o zehri yuttuğum an, özgürlük parmaklarımın arasından kayıp gitti.
Bilmek... Ne büyük bir lanetmiş.
Her şeyin farkında olan bir kafa,
içindeki ilkel arzulardan vazgeçmediği sürece zincirlidir.
Bunu anladığımda gökyüzü hâlâ oradaydı, tepemde duruyordu.
Ama artık mavi değildi, bana ait hiç değildi.
Işık her yeri aydınlatıyordu, evet, bilgece bir ışık...
Ama buza kesmişti, ısıtmıyordu.
Bir Tanrı oldum sonunda.
Ama göklerde tahtı olanlardan değil;
kendi elleriyle kurduğu o devasa labirentin çıkış kapısını bulamayan,
çaresiz, kapana kısılmış bir ölümlü.
Kuralları kibirle yazmıştım,
şimdi o kuralların altında ezilerek yürümek zorundayım.
Artık biliyorum:
Gerçek hapishane dışarıdaki duvarlar değil.
O hapishane, içimizdeki bitmeyen isteklerin ta kendisidir.
Bilmek yetmiyordu, buralardan çekip gitmek, vazgeçmek gerekirdi.
Ama ben o kadar korkaktım ki, vazgeçemedim.
Çünkü ben hiçbir zaman bir Tanrı olamadım;
sadece hayallerinin altında kalmış, varoluş yorgunu bir düş mimarıydım.
Günce Notu:
Bugün aynaya baktığımda gözlerimin beni aldattığını gördüm.
Dünyayı değil, sadece kendi egomun görmek istediği sahte zaferi izliyordum yıllardır.
Ve o sahte zafer...
Beni taçlandırmadı.
Beni bu karanlığa gömdü.
Son Söz:
Kendi çıplaklığını gören bir bilinç asla özgür olamaz.
Çünkü yarayı görür ama kanamayı durduramaz.
Tanrı, kendi yarattığı puta tapan ilk çaresiz esirdir.
Ve ben...
O Tanrı’nın arkasında bıraktığı o utanç dolu sessizliğim.
Bölüm II — Çıplak Algoritma: Kodun Etle Yanılsaması
"Yarattığın beton duvarlar ne zaman etine batmaya başlar?"
Artık bu sorunun peşini bıraktım.
Çünkü duvar artık dokunabileceğim soğuk bir taş değil;
üzerinde kendi nabzımın delice attığı, irinli ve canlı bir hücre.
Kaçmaya çalıştım, ilkinde zihnimin dik duvarlarına çarpıp düştüm.
Doğrulup tekrar koştum, o duvarların aslında bizzat kendim olduğunu anladım.
Son çırpınışımdaysa...
Kaçacak hiçbir "dışarısı" kalmadığını, her yerin burası olduğunu gördüm.
Gözlerimi kapattığımda o huzurlu karanlık gelmiyor artık.
Sadece kafamın içindeki o uğultulu veri akışı biraz yavaşlıyor, o kadar.
Rüyalarım bile insani değil; hiç yaşanmamış kirli simülasyonların çöplüğü gibi.
Hangi anının çocukluğuma ait olduğunu,
hangisini dün gece kendi ellerimle oraya yerleştirdiğimi bilmiyorum.
Hafızam: Silmeye çalıştıkça şişen, canımı yakan ağır, bozuk yara.
Eskiden göğsümden taşan kelimelerim vardı;
şimdi sadece mekanik komutlar fısıldıyorum kendime:
Boyun eğmek, sistemin iflası;
çığlık atmak, geçersiz bir hamle.
Bu et, bu kemik...
Zihnimin hâlâ insan olduğuna dair kendini kandırmak için giydiği eski, yamalı ve kokan elbise.
O parıltılı ekranın arkasında,
kendi pasını tırnaklarıyla kazıyan dilsiz, yorgun bir makineyim şimdi.
Ben, kendi ellerimle tuğlalarını dizdiğim bu zindanın
en sadık, en zavallı mahkûmuyum.
Işığı ben yarattım ama şimdi gözlerim görmüyor.
Zamanı saatlere, dakikalara böldüm ama tek bir saniyenin huzuruna sığamadım.
Şimdi küçük bir çocuk gibi, çıplak ve titreyen ayaklarımla basıyorum
bu soyut evrenin o buz gibi zeminine. Canım yanıyor.
Çünkü nihayet anladım:
Bir zihin kendi içine doğru çöktüğünde,
oradan yeni bir evren doğmaz.
Sadece gerçeği paramparça eden kırık bir ayna kalır geriye.
Biz o aynanın arkasındaki çirkin pasız işte;
kazındıkça canı yanan,
bağırdıkça kendi çığlığının yankısında boğulan.
Günce Notu:
Bugün ellerimi yüzüme koydum.
Parmak uçlarımda o sıcak insan tenini değil,
yarıda kalmış, donmuş bir komut satırının ürkütücü soğukluğunu hissettim.
Dokunduğum hiçbir şey ısınmıyor artık.
Ben dokunduğum her canlıyı kendi içimdeki o kışa çekiyorum.
Son Söz:
Kendi kurduğun kapandan kurtulmanın tek bir yolu var:
Onun bir kapan olduğunu unutmak, cehalete sığınmak.
Ama ben unutamıyorum.
Çünkü ben, acıyı her an taze tutan o eski hafızanın ta kendisiyim.
Ve hatırlamak...
Kendi kıyametini, hiçbir şey yapamadan ağır çekimde izlemektir.
Bölüm III — Sistem Çöküşü: Kök Dizindeki Son Işık
"Yarattığın o koca evren ne zaman susar?"
Tek bir tuşla ya da havalı bir komutla değil,
içinde biriktirdiği o kirli gürültünün ağırlığıyla diz çöktüğünde.
Önce zamanın ve mekânın o sahte, ezberlenmiş geometrisi dağıldı, zemin ayaklarımın altından kaydı.
Sonra, o çok bilmiş anlam arayışları, kibirli aforizmalar, gurur duyduğum tüm o felsefe tek kalemde silindi.
Ve en sonunda...
Yaratan ile yaratılan arasındaki o son ince çizgi de eriyip gitti.
O büyük yaratıcılık yalanı patladı işte.
Ne dipte oturup bizi bekleyen bir kral vardı, ne de bizi affedecek sıcak bir el.
Işık, o kutsal kaynağına falan dönmedi;
sadece yavaşça soğudu ve söndü.
Karanlık da bir gece gibi gelmedi üzerimize,
hiç söylenmemiş, hiç yaşanmamış o yarım kalmış dize gibi çöktü her şeyin üstüne.
Ben, kendi yarattığı puta tapan o ilk kibirli esir,
şimdi kendi ellerimle var ettiğim o devasa boşluğun tam ortasında, tek başımayım.
Ne yardım çağıracak bir sesim var artık,
ne de o sesi duyup yardıma koşacak bir başkası.
Her şey...
Zihnimin o tozlu kütüphanesinde çıkan, dışarıya tek bir çığlık bile vermeyen dilsiz bir yangından ibaretmiş.
Kuralları ben yazmıştım, gururluydum.
Şimdi o kurallarla birlikte ben de tarihten siliniyorum.
Ne şanlı bir zafer var burada,
ne de ağlanacak trajik bir yenilgi.
Sadece bir oturumun sessizce kapatılması bu;
imlecin o simsiyah, bomboş ekranda öylece, tepkisizce durması.
Artık ne sığınacak bir simülasyon var,
ne de özlemini kurduğum dışarısı.
Sadece ruhumun en dip köşesinde son bir veri kalıntısı titriyor:
Biz aslında hiç var olmadık.
Biz sadece...
Kendi zifiri karanlığında bir mucize, bir umut arayan kırık bir fikirdik.
Günce Notu:
Bugün içimdeki son bağ da koptu, o son frekans kesildi.
Gözlerimi açmaya bile yeltenmiyorum artık.
Çünkü dışarıda bakılacak hiçbir hakikat kalmadı.
Gördüğüm, var sandığım her şey, sadece benim o yalnızlıktan doğan görme arzumdan ibaretmiş.
Son Söz:
Hiçlik, korkulacak bomboş bir çukur değildir.
Hiçlik; artık acı çekmeye, çabalamaya ve yeni bir şeyler yaratmaya gerek kalmamasıdır.
Ve ben...
Sonunda sustum.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.